Whatsapp Image 2026 06 25 At 15.42.50

DÖŞ CEBİ

Mehmet Yaşar

Kelimelerin Kanadında Bir Yıl

Geçtiğimiz yılın 20 Haziran Cuma günüydü… Avuçlarımızda biriken kelimeleri, bu şehrin kadim sokaklarına doğru bir rüzgâr eker gibi savurduğumuzda, hem içimizde ilk günün o tatlı heyecanı hem de omuzlarımızda bu şehrin edebi mirasının ağır mesuliyeti vardı. "Garbi Yeli" demiştik adına; çünkü bu rüzgâr, kavurucu sıcaklarda yüreklere serinlik getiren, bereketi müjdeleyen bir esintiydi. Bugün, okuduğunuz bu sayıyla birlikte tam 52 haftayı, yani koskoca bir yılı geride bırakmış olmanın sevinci ve gururu içindeyiz.

Kahramanmaraş, sadece sudan, taştan ve topraktan ibaret bir mekân değildir; o, sözle mayalanmış, mana ile yoğrulmuş, kelimelerle nefes alan bir şehirdir aynı zamanda. Bizler Garbi Yeli’ni çıkarırken yeni bir yol icat etmedik; aksine, bu topraklarda zaten var olan o köklü edebî geleneğin ayak izlerini takip etmeye çalıştık. Kâğıdın ve mürekkebin kokusunu her Cuma Manşet Gazetesi’nin sayfalarında yeniden duymak, sıladan gelen bir emaneti bağrına basan gurbetçinin hâli gibiydi.

Bu bir yılın bize sunduğu en büyük bereket, hiç şüphesiz yeni kalemlerle, taze nefeslerle tanışmak oldu. Garbi Yeli, eli kalem, dili kelam tutanların bir şeyler karaladığı bir mekân değil sadece, kalbi ilk kez yazı ve şiirle çarpan gençlerin de uğrağı hatta belki de sığınağı oldu. İlk defa bir dizesi gazete sayfasında basılan, yazdığı ilk denemeyle adını burada gören o genç kalemlerin gözlerindeki ışıltı, bizim bu yolda en büyük iftiharımız, mükâfâtımızdır.

Aziz dostlar; Döş Cebi’nde haftalardır pek çok konuyu misafir ettik; bazen bir dostun hatırasını, bazen bir şiirin ince sızısını, bazen bir kitabın serencâmını... Bu hafta da “Döş Cebi”mizden "vefa" ve "teşekkür" çıkıyor.

Evvelemirde, Garbi Yeli’ni salt bir gazete sayfası olmaktan çıkarıp edebi bir mahfile dönüştüren, yazılarını, şiirlerini ve kalplerinin en mûtenâ köşelerini bizimle paylaşan tüm dostlara, ismini burada tek tek zikredemeyeceğim yazar ve şair arkadaşlarımıza en kalbi şükranlarımı sunuyorum. Sizler nefes vermeseydiniz bu rüzgâr, böyle istikrarla esemezdi.

Bununla birlikte bazı isimleri de zikretmezsem haksızlık etmiş olurum. İşin mutfağında, büyük fedakârlıklarla emek eden yol arkadaşlarıma hususi bir parantez açmak boynumun borcudur. En büyük teşekkür, 47 sayı boyunca Garbi Yeli’nin en ağır yükünü çeken önceki editörümüz Ufuk Türk’edir. Onca hayat telaşesinin arasında editörlükten çok daha fazlasını yaparak, bir kuyumcu hassasiyetiyle ve küçük bir aksaklığa bile meydan vermeden Garbi Yeli çıksın diye uğraşmış; adeta bir derviş sabrıyla sayfanın yükünü, kahrını, çilesini çekmiştir. Sağ olsun, var olsun, sıhhatte olsun...

48. sayı itibarıyla editörlük bayrağını devralarak bu zorlu vazifeyi aynı titizlik ve heyecanla sürdüren Mustafa Cihan Alliş ve Kadir Aydın kardeşlerime de şükranlarımı arz ederim. Ellerine sağlık, emeklerine bereket…

Aynı zamanda, ilk günden beri maddî-manevî destekleriyle, katkılarıyla ve kurumsal himayeleriyle her daim yanımızda olan değerli ağabeyim, Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şube Başkanı Enver Çapar’a da teşekkürü bir borç bilirim.

Ve elbette, bu edebî heyecana sayfalarını açan, sözümüzün haftalardır kesintisiz olarak okura ulaşmasına vesile olan, edebiyata, kültüre ve sanata ayırdığı bu kıymetli alanla şehrin hafızasına büyük bir hizmette bulunan Manşet Gazetesi ailesine gönülden teşekkür ederim.

Bir yılı geride bıraktık a dostlar… Ama heyecanımız ilk günkü gibi taze ve istikbale dair umudumuz ise gün geçtikçe daha da artıyor. Garbi Yeli, Türkçe’nin ruhunu taşımaya, yeni seslerle zenginleşmeye ve her cuma yüreğimizi ferahlatmaya devam edecek inşaallah.

Yolumuz uzun ve açık, sözümüz bereketli ve daim olsun. Hep birlikte nice yıllara…

YÂRENLİK DEFTERİ

Enver Çapar

Şairler Şehri Kahramanmaraş

Şehirlerin ruhunu taşıyan mekanlar ve insanlar vardır. Bir şehre vardığınızda önce o mekanları ve o insanları ziyaret edersiniz. Kültür ve medeniyet şehirlerde oluşur. Kültürü taşıyan ve gelecek nesillerin şekillenmesinde büyük rol oynayan bu mekanlar ve kültür insanları o şehrin en büyük değeridir. Maraş denilince akla ilk önce dondurma gelir. Dünyaca ünlü bir yiyecek olsa da dondurma ayırt edici bir özellik taşımaz. Çünkü artık her yerde onun benzeri üretilebilmektedir. Maraş’ın asıl ayırt edici ve dillendirilmesi gereken özelliği bir şairler şehri olmasıdır. Kuddusi Baba’dan Karacaoğlan’a, Necip Fazıl’dan, Abdurrahim Karakoç’a daha adını sayamadığımız nice büyük şair yetişmiştir bu şehirde. Ulusal ve uluslararası çapta tanınan ve okunan bu şairler Maraşlıdır ve şehrin ruhunu taşırlar.

Maraş’tan çıkıp başka bir şehre gittiğinizde, az çok okuyan şiire ilgisi olan birisi hemen size Maraş’tan neden bu kadar çok şair ve yazar çıktığını sorar. Havasından mı suyundan mı bilinmez bu şehrin bahtına da şiir düşmüş dersiniz. Hakiki şiirler dilden dile gönülden gönle yayılır gider. İnsanları kalbinden yakalayan, onların duygularına da tercüman olan şiirler ölümsüzleşir. Onları yazan şairler de aynı şekilde ölümsüz olurlar. Kalplerde dillerde yaşamak kadar büyük bir bahtiyarlık yoktur. Maraşlı şairlerin çoğu bunu başarabilmiştir. Onların yaktığı şiir meşalesi elden ele dolaşmakta. Bu şairler şehrin ışığı ve tanığı olmuşlardır. Şehre ruh ve anlam katmışlardır. Maraş’a bağlılık onların sayesinde geçici olan şeylerle değil ölümsüz olan bir medeniyet damarıyladır.

Şairlerin görünür ve bilinir olmak gibi bir dertleri yoktur. Onlar çağa tanıklık eder, sözlerini söyler ve giderler. Yeni nesillerin onları tanıması ve onların bıraktığı söz mirasını geleceğe taşımaları için şairlerin tanıtılması ve eserlerinin yaşatılması bir mecburiyettir. Şehri yönetenler, şehirde söz sahibi olanlar şehirlerinin kültürünü korumak, değerlerine sahip çıkmak zorundadır.

Şiir ve şair şehri olan Maraş, bu özelliğini dünyaya da duyurmak amacıyla bir yolculuğa çıkmıştı. Unesco yaratıcı şehirler ağına edebiyat alanında girmek istiyordu. Uzun ve meşakkatli bir sürecin sonunda nihayet Maraş’a “Unesco Edebiyat Şehri” ünvanı verildi. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Atatürk Kültür Merkezinde düzenlenen bir tanıtım toplantısı yapıldı. Kültür ve Turizm Bakanının yanı sıra Maraş Büyükşehir Belediye Başkanı, milletvekilleri, bürokratlar, STK temsilcileri, yazarlar ve şairler, İstanbul’da yaşayan Maraşlıların da katılımıyla görkemli bir program icra edildi. Maraş’tan yüzlerce kişi katıldı bu programa. Böylesi büyük bir organizasyonu başarıyla yöneten ve bütün bir süreci sorunsuz tamamlayan Büyükşehir Belediyesi çalışanlarına teşekkür etmek lazım. Yolculuktan konaklamaya, İstanbul’da mini bir gezi turu yapmaya kadar son derece yorucu bir yükü omuzladılar. Büyükşehir Belediye Başkanı Fırat Görgel’in şahsında bu organizasyonda görev alan bütün personeli kutluyoruz.

Unesco Edebiyat Şehri ünvanı almak beraberinde birtakım mesuliyetler de getiriyor elbette. Bu şehrin edebiyat şehri olduğunu öğrenen ve sırf bunu görmek için gelecek insanların beklentilerini karşılayan bir edebiyat ikliminin olması gerekir. En başta büyük bir kütüphane olmalı. Maalesef şu an şehirde ciddi bir kütüphane yok. Belediyenin birçok kütüphane tabelalı ders çalışma salonları var. Burada öğrenciler ders çalışıyor. Bu da güzel bir hizmet ama kütüphane ihtiyacına cevap vermiyor. Üniversitenin geniş çaplı bir kütüphanesi mevcut fakat halkın kullanımına açık değil. Necip Fazıl Kültür Merkezinin yerine büyük bir kütüphane ve konferans salonu yapımına başlandı. Umarız bir an önce buraya gerçekten bir kütüphane yapılır. Yedi Güzel Adam Edebiyat Müzesine bir şiir kütüphanesi kurulacağı haberini verdi belediye başkanı. Bu gerçekten çok özgün bir çalışma olacak. Şairler şehrine şiir kütüphanesi çok yakışır. Bu projenin de hayata geçmesini heyecanla bekliyoruz.

Edebiyat şehrinde bir edebiyat ve sanat sokağının olması beklenir. Kültür ve edebiyat alanında faaliyet gösteren derneklerin bulunduğu, sahaflar çarşısının olduğu, kitabevlerinin, çay evlerinin bulunduğu bir kültür iklimi oluşturmak gerekir. Bu vesile ile Unesco Edebiyat Şehri ünvanı şehrimize hayırlı uğurlu olsun. Emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz.

Maşide Aydoğan Dinçer

Garbi Yeli

Bazı rüzgârlar vardır, insan onları yıllar geçse de unutamaz. Garbi yeli de onlardan biridir benim için. Çocukluğumun yazları onunla başlar, onunla biterdi sanki. O zamanlar rüzgârların isimleri olduğunu bilmezdim. Sadece ikindi vakti yaklaşınca evin içinde bir hareketlenme olurdu. Annem pencereleri açar, babam gökyüzüne bakardı. Bir süre sonra perde hafifçe kıpırdamaya başlardı. İşte o zaman anlardık. Garbi yeli gelmişti.

Yazları Maraş'ın, sıcağını bilenler bilir. Güneş sabah erkenden çıkar, akşama kadar damların, taşların ve insanların üzerine çökerdi. Öğle vakitlerinde sokaklar sessizleşirdi. Köpekler gölge arar, insanlar evlerine çekilirdi. Bizim ev de sıcaktan bunalmış olurdu. Annem mutfakta yemek yaparken yüzündeki teri yazmasının ucuyla silerdi. Babam eve geldiğinde önce avludaki çeşmenin başına gider, ellerini yüzünü yıkardı. Sonra Garbi yeli çıkar, sanki bütün şehir aynı anda derin bir nefes alırdı.

Babamın o saatlerde söylediği tek bir kelime vardı:

"Oh"...

Çocukken bu kelimeyi çok sıradan bulurdum. İnsan bazı kelimelerin anlamını yıllar sonra öğreniyormuş. Babamın "oh" deyişinde bütün günün yorgunluğu vardı.

Evin geçim derdi ve şükür vardı. Belki de bize hiç anlatmadığı kederleri...

Garbi yeli yalnızca serinlik getirmezdi.

Yağmur yağmışsa toprak kokusunu... İğde ağaçlarının kokusunu... Üzüm asmalarının kokusunu, beraberinde getirirdi.

Bugün hangi şehirde olursam olayım, bir yerden iğde kokusu gelse çocukluğuma dönüyorum.

İnsan bazı yolları yürüyerek değil, koklayarak dönüyor geçmişe.

Bir de damlarımız vardı. Şimdiki çocuklar bilir mi bilmiyorum. Yaz gecelerinde dama çıkardık. Battaniyeler serilir, yastıklar taşınırdı. Gökyüzü başucumuza kadar yaklaşırdı sanki.

Yıldızları saymaya çalışırdık. Sayamazdık. Ama her gece yeniden sayardık. Çocukluk biraz da böyledir zaten. Bitmeyeceğini bildiğin şeylerin içinde yaşamaktır.

O damların bir gün boşalacağını hiç düşünmezdik. Babamın yaşlanacağını... Annemin saçlarına ak düşeceğini... Bir gün hepimizin başka yerlere savrulacağını... Bilmezdik.

Annemin vişne reçeli yaptığı günleri de Garbi yeli hatırlatıyor bana. Reçel kaynarken mutfağın içi mis gibi kokardı. Ben reçelin kendisinden çok suyunu severdim. Annem görmesin diye kavanozdan alır, bardağa doldururdum. Sonra buzluğa koyup yavaş yavaş içerdim. Her seferinde kavanozdaki reçelin suyu eksilirdi. Annem fark edince, biraz söylenirdi. Ama ertesi gün eksilen kısmı yine tamamlar, hiçbir şey olmamış gibi işine devam ederdi. Anneler galiba böyle oluyor. Eksilen şeyleri sessizce tamamlıyorlar.

Geçenlerde eski evimizin önünden geçiyordum. Bahçedeki söğüt ağacı hâlâ yerindeydi. Dalları rüzgârla konuşuyordu. Kapının önünde bir süre durup baktım öylece. Çünkü bazı evlere insan ayakkabılarıyla değil, hatıralarıyla girebiliyordu. Tam ayrılacakken hafif bir rüzgâr çıktı. Söğüt ağacının dalları sallandı. Perde kıpırdadı. Bir an için yıllar önceki hâlimi gördüm sanki. Damda yıldız sayan bir çocuk... Mutfaktan gelen reçel kokusu... Babamın "oh" deyişi... Annemin telaşı... Sonra hepsi yeniden dağıldı. Rüzgâr geçti. Sokak sessizleşti. Ben yoluma devam ettim. Ama giderken şunu düşündüm:

Evler de insanlar gibi hatıra biriktiriyor olmalı. Yoksa bir rüzgâr, yıllar sonra insanın içindeki bütün kapıları nasıl açabilirdi?

Arkamı dönüp son kez baktım. Ev yerindeydi. Ağaç yerindeydi. Garbi yeli yine aynı sokaklarda dolaşıyordu. Bir tek bizim seslerimiz eksikti. Tıpkı bir gölge gibi süzülerek kayboluyordum, eksilen yerlerimizden...

GENÇ KALEMLER

Nuseybe Alhatimi*

Bir El Gördüm

Bir el gördüm

bir ressamın fırçası kadar ince

tuvali kadar güzel bir el,

bir el gördüm,

kar tanesi kadar beyaz,

parlak bir el

Bir el gördüm

gülerken ağlayan bir el,

bir el gördüm

aşina olup unutamadığım

bir el

Bir el gördüm,

gözlerimin ona yabancı geldiği

bir el,

bir el gördüm

el gibi göçüp giden bir el.

*Hacı Mehmet Kalay Kız Anadolu İHL

10.SINIF ÖĞRENCİSİ

Samet Yurttaş

Bozkır Ölüleri

Bir bozkır toprağı olarak

Yâr olmadım kimseye

Ölülerden başka.

Alnımı çiğnedi yalın ayaklar,

Karıncalar devleşti üzerimde.

Bir ölüler uzandı yanıma,

Sarılarak kefenlerine.

Bir ölüler oturdu soframa,

Işıksız tahta evin içinde.

Bir bozkır toprağı olarak

Düşmedi boynum yere.

Çok mevsimler gördüm;

Eskitmedi yüzümü.

Çok nehirler taştı;

Aşındırmadı göğsümü.

Çünkü ben tutununca

Sımsıkı tutunurdum ölülere.

Ölüler sımsıkı tutunur göğsüme.

Bir bozkır toprağı olarak

Yaşamadım yalnızlığı.

Rüzgâr sayıklardı adımı.

Gece ay ışığı beklerdi başımı,

Gündüz taşları çatlatan

Güneşin kıskacı.

Yine de yâr olmadım kimseye,

Ölülerden başka.

İnsanlar göç etti benden,

İnsanlar göç etti bana.

Hatice Aleyna Yavuz

Suyun Balığın ve Çocuğun Hikayesi

Çatlak havuzdan su kaçıyor

Bir çocuk başında ağlıyor

Balığım ölüyor! Balığım ölüyor!

Uzaktan bir çift göz bana bakıyor

Su bir çift göze bakıyor

Çocuk bir çift söze

Havuz sızıyor.

Balık kara çamura dalıyor

Kara çamur dönüyor

Balık kararıyor kararıyor

Çocuk ağlıyor

Balığım dönecek mi?

Kara balık da beyazı gibi ölecek mi?

Gözüm çocuğa bakıyor

Gözüm havuza dalıyor

Yetiş ya talih!

Çocuk bu halde yazamıyor,

Balık yaşamıyor...

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]