İletişimde Adalet: Dinlemenin ve Anlamanın Kul Hakkındaki Yeri
Geçtiğimiz hafta, mesaimizi ve hayatımızı paylaştığımız kurumsal yapılarda adaletin ne anlama geldiğini konuşmuş; masalarımızda, koridorlarımızda ve yönetim anlayışlarımızda “görünmeyen emeğin” ve “liyakati” hakkını teslim etmenin ahlaki sorumluluğuna dikkat çekmiştik. Güçlü kurumların süslü binalardan değil, emeğine saygı duyulan huzurlu insanlardan oluştuğunu vurgulayıp, bu hafta odağımızı insan ilişkilerinin ve kurumsal yapının harcı olan “iletişime” çevirmeye söz vermiştik.
Bu hafta; sözün, sesin ve en çok da sessizliğin adaletini konuşacağız: Kelamın izzetine, dinlemenin nezaketine ve muhatabımızı anlamanın vicdani sorumluluğuna bakıyoruz... İletişimde adalet ne demektir? Bir insanı dinlemek sadece kulağımızı ona vermek midir, yoksa onun varlığına saygı duyarak kul hakkını gözetmek midir?
Geleneksel değerlerimizde iletişim; sadece bir bilgi alışverişi değil, gönülden gönüle kurulan bir köprü, muhatabına verilen bir değer vesikasıdır. Ancak hızın ve yüzeyselliğin egemen olduğu günümüz dünyasında iletişim, giderek bir “kendini kanıtlama” ve “üstün gelme” yarışına dönüşmektedir. İnsanlar birbirini anlamak için değil, vereceği cevabı yetiştirmek için dinler hale gelmiş; ön yargılar ve peşin hükümler, sağlıklı diyaloğun önüne aşılması güç duvarlar örmüştür.
İletişimde adaletin birinci ve en temel şartı, Ön Yargısız Dinleme Hakkıdır. Bir muhatabı dinlerken zihnimizde ona dair kurguladığımız etiketleri bir kenara bırakamıyorsak, onun sözünü daha bitirmeden zihnimizde mahkûm ediyorsak, orada adil bir iletişimden söz edilemez. Dinlemek; sadece bir nezaket kuralı değil, muhatabın varlığına gösterilen hürmet ve ona tanınan en doğal haktır. Sözünü kesmeden, niyet okumadan, içtenlikle dinlemek; o insanın fikrine katılmasak dahi onun insan olma onuruna gösterdiğimiz adalettir.
İletişimdeki bir diğer önemli boyut ise Anlama ve Anlaşılma Sorumluluğudur. Bir konuyu, bir sorunu ya da bir talebi dinlerken empati yetimizi devreye sokmamak; meseleye sadece kendi penceremizden bakmak, muhatabımızın taşıdığı yükü hafifletmek yerine daha da ağırlaştırır. İletişimde kul hakkı; tam da burada, “anlamaya niyet etmemekle” başlar. Muhatabına söz hakkı tanımamak, onun kendisini ifade etmesine fırsat vermemek ya da söylediklerini çarpıtarak değerlendirmek, doğrudan bir hak gaspıdır.
İster bir kurumun idari kademelerinde ister ailede ister sokakta olsun; iletişim dili, o toplumun adalet terazisinin hassasiyetini gösterir. Yapıcı, nezaketli ve adil bir dille kurulan diyaloglar güven ortamını inşa ederken; peşin hükümle, kibirle ve dinlememe ısrarıyla yürütülen süreçler toplumsal ve kurumsal dokuyu zedeler.
Gelin, bu hafta da bir anlığına durup düşünelim:
· Birlikte çalıştığımız veya yaşadığımız insanları dinlerken gerçekten anlamak için mi dinliyoruz, yoksa sadece kendi fikrimizi söylemek için bir boşluk mu arıyoruz?
· Muhatabımızın sözünü bitirmesine izin veriyor ve ona hak ettiği saygıyı gösteriyor muyuz, yoksa peşin hükümlerimizle sözünü yarıda mı kesiyoruz?
· İletişim kurarken kullandığımız dilin ve takındığımız üslubun adaletine, kul hakkına girip girmediğine ne kadar dikkat ediyoruz?
Unutmayalım ki; adil bir toplum ve huzurlu bir kurumsal iklim inşa etmenin yolu, sadece doğru şeyler söylemekten değil, başkalarının ne söylediğini adaletle dinleyebilmekten geçer. Kelamın ve dinlemenin adaletini sağladığımız gün, aramızdaki güven bağlarını yeniden sağlamlaştırmış olacağız.
Önümüzdeki hafta, “Dur ve Düşün” köşemizde: Bireysel ve kurumsal adalet bilincimizi toplumsal alana taşıyarak “Sosyal Medya ve Dijital Ahlak: Klavyenin Ardındaki Kul Hakkı ve Vicdan” konusunu ele alacağız. Dijital dünyadaki görünmezliğin getirdiği sorumlulukları, bilgi kirliliğini ve dijital mecralardaki adalet arayışımızı konuşacağız.
Haftaya aynı köşede, hayatın, emeğin ve kelamın adaletini birlikte düşünmek dileğiyle...
Hoşça kalın, dostça kalın.