Whatsapp Image 2026 07 30 At 15.21.10

Mehmet Raşit Küçükkürtül

Üniversite Tercihi Yapacaklara Mektup

(edebifikir-dör döküntü defteri – 19)

kıymetli kardeşim,

artık sen üniversite tercih edecek çağa gelmiş bir insansın. evvela “sayısalcı, sözelci, eşit ağırlıkçı” gibi sıfatları kendin için kullanmayı bırak lütfen. bu sıfatları, hani o şikayet ettiğimiz ve beğenmediğimiz eğitim sistemi sana yakıştırdı. muvakkaten yapılmış ve senin şahsiyetini ifade etmeyen bu sıfatları kullanma artık. bazı arkadaşlarından “ben sayısalcıyım şiir okumam ki!” veya “ben sözelciyim, newton fiziği denince ne anlaşılacağını bilmemem normal değil mi?” gibi cümleler işiteceksin. sakın böyle cümleler kurma, bu eğitim sisteminin sana giydirmeye çalıştığı kalıpları üzerine alma, reddet. elbette bu reddiye işini üniversite tercihi yaparken de hatırda tutmalısın ve “ben sayısalcıyım şunu tercih etmeliyim” türünde cümlelerle kendini şartlandırma.

hatalı tercih yapan, üniversite işinin ne olduğunu anlamamış insanların şu cümleleri kurduğunu göreceksin:

1. çocukluktan beri beraberiz, çok yakın arkadaşım, aynı tercihleri yaptık. düğünümüzü de aynı gün yapacağız.

2. babam çok ısrar etti, illa tıp fakültesini yaz diyor. ben ise rüyamda mühendis olduğumu görüyorum. ama tıp fakültesine geldik işte.

3. ya sonuçta iş garantisi var, hani bayburt’ta da okusan istanbul’da da okusan fark etmez diye düşündüm. annem de bayburt’un bir köyünden biliyor musun? aslında babam da gümüşhane’ye sonradan gelmişler.

4. ne düşündüm biliyor musun? nasılsa merkezî geçişle bölümümü değiştirebilirim, bir deneyeyim dedim. açıkçası o dönemde ne istediğimi de bilmiyordum. bölüm bölüm geziyoruz bakalım.

5. kardeş n’apalım, en sonunda polisliğe gideriz, o da bir şey. ben vatanını milletini seven bir insanım, polisliği severek yaparım. babam köyde, ben köye dönemem bu saatten sonra. zaten köyde tarım da bitti. hem polisliğe gidersem askerlik derdim de olmaz. bi’ dört yıl daha gezelim bakalım, devlet de burs veriyor nasılsa.

sevgili kardeşim,

yukarıdaki cümleleri veya benzerlerini kuranları duymuşsundur. sende de bu tür cümleleri kurma potansiyeli varsa, her ne kadar kendine itiraf edemesen de, sana hitap eden cümleye gelince yüreğin onu tanımıştır. umarım kendine bu kötülüğü yapmak için ısrarcı olmazsın. türkiye’de şartları o hâle getirdiler ki üniversite okumanın anlamı bizde bambaşka bir şeye dönüştü. en temel husus şudur: üniversite meslek öğretme yeri değildir. ama bizde “iş garantisi var diye bu bölüme geldim!” diye bir cümle var değil mi? hatta sen de “üniversite meslek kazandırmayacaksa başka ne yapacak ki?” diye düşündün sanırım. haksız sayılmazsın. ancak meslek okulu ayrıdır, akademik eğitim ayrıdır. meslek eğitimi pratisyen, üniversite eğitimi akademisyen yetiştirir. meslek okulu, o mesleğin icra edildiği yere bağlı bir müessese olur normal şartlarda. usta-çırak münasebetiyle yetişir meslek erbabı. mühendisi de öyle, marangozu da öyle.

üniversite okumanın yüklerinden birisi de sosyal hayata dair kesif bir tecrübe yığınıyla dolu oluşudur. iş bulma endişeleri, evlenecek bir aday bulma endişeleri, başka bir şehirde aileden uzak yaşama çabası gibi. daha önemlisi şahsiyetini bulma meselesi var. aileden ayrılıp birden bire sosyal hayatın ortasına tek başına dalınca insan kendisinin kim olduğunu dolaysız öğrenebiliyor. üniversitede “ha sen bizim kasap niyazi’nin oğlusun” gibi bir irtibatla değil, doğrudan kendiniz olarak var oluyorsunuz. hangi partiye oy verdiğinizi söyleyince kantinde oturduğunuz masa değişebiliyor. bir de bu mesele var: çoğu talebenin umurunda değildir ama sen, “demokrasi ve insan hakları” dersinde oy pusulası nedir görmemiş bir delikanlı olarak oy kullanacak, vergi verecek (ve silah altına alınacak) bir türkiye cumhuriyeti vatandaşı olduğunu hatırla. hatırla ve türkiye’nin dünyadaki yerini de kavramaya çalış.

üniversiteye giderken sana birçok nasihatlerde bulunacaklardır. ben sana gitmeden hatta tercih yapmadan ahmet inam’ın “yaşamla yoğurulmuş bilgi” kitabını okumanı tavsiye ederim. “ben sayısalcıyım bu kadar kısa zamanda okuyup bitiremem.” deme sakın. artık sen üniversitelisin, kafesten çık. sayısalcı olmak, gülünüp geçilecek bir ergenlik hikâyesi artık.

09/08/2018

Maşide Aydoğan Dinçer

Yazamamanın İçinden Geçmek

Yazacak hiçbir şey bulamadığını söyledi. Masanın başına oturdu. Kâğıt önünde, kalem elinde.

Pencere aralıktı. Perdeler hafifçe kıpırdıyordu. Şehir gürültüsünü dışarıda bırakmış gibiydi.

“Bugün yazmayacağım,” dedi. Güçlü bir giriş bulamadı.

Bir derginin ilk sayfasına yakışacak bir ağırlık… İlk cümlenin omuzlarına yüklediği sorumluluk ağır geldi.

Bu da çok yazıldı, diye geçirdi içinden. İlk cümlenin yükü… Hep aynı hikâye.

Masada buruşturulmuş kâğıtlar vardı. Birine “Kapının Eşiği” yazdı, üstünü çizdi. Kapılar, eşikler, arada kalışlar… Bunlar da defalarca yazıldı.

Birine “Bir Kuşun Hikâyesi.” Onu da sildi.

Kuş metaforu fazla kullanıldı, dedi kendi kendine. Özgürlük, kanat, gökyüzü… Bunlar da çok söylendi.

Bir kâğıtta tek bir cümle kaldı: “Gitmek bazen kalamamaktır.”

Uzun süre baktı. Yetmedi. Bunu da bir yerde okumuş gibiydi sanki. Belki kendisi yazmıştı. Belki başkası. Fark etmiyordu artık.

Kâğıdı avucunda sıktı, yuvarlayıp masaya bıraktı.

Masalar dirsek izlerini saklar. Yarım kalmış cümleleri, vazgeçilmiş hayalleri. Ahşabın içinde ince bir sızı gibi durur hepsi.

Masaların hafızası üzerine de çok yazıldı, diye düşündü. Eşyaların tanıklığı… Bu da yeni değil.

Çayını yudumladı. İnce belli bardaktan yükselen buhar yüzüne değdi. Buhar, yüz, hatıra…

Bunlar da yazıldı.

Eski bir radyoda çalan şarkı kulaklarında çınladı. Ses hafif cızırtılıydı.

“Çaya kaç şeker alırsın diye sormalı ya.” Bazı cümleler yazıya değil, birine söylenmek için var olur. Ama bunu da başkaları söyledi, dedi içinden.

Yazı ile hayat arasındaki mesafe… Çoktan konuşuldu.

Aklına bir kapı geldi.

Eşiğinde duran biri. Gitmekle kalmak arasında. Kapının tokmağı soğuk. İki insanın arasına yerleşen o kırılgan susuş. Bunu yazabilirdi. Üstünü çizdi. Kapı metaforu fazla kullanıldı.

Kalemi bırakıp pencereye baktı. Gökyüzünden bir kuş geçiyordu. Sınır tanımayan bir kuş. Pasaportsuz, vizesiz. Hiçbir haritanın sınırlarına razı olmayan. Gökyüzü onun için bölünmemişti. Renklerle ayrılmamış, cetvelle çizilmemişti. Kanatlarının altındaki hava kimseye ait değildi. Ama kuşun özgürlüğü de çok yazıldı. Göğe karşı duran bir insanın iç çekişi de.

Özgürlüğü bir kuşun omzuna yüklemek… Bu da tanıdık. Aklına Tarık Tufan’ın sözü düştü:

“Sana atlaslar ve haritalar gösterecekler. Aslında bütün bunlar kurmaca.”

Atlasları düşündü. Çizgileri, renkleri. Bölünmüşlükleri. Hiçbir harita bir kuşun gökyüzündeki yolunu göstermez. Ama haritalar üzerine de çok yazıldı. Sınırlar, bölünmüşlükler, insanın icat ettiği mesafeler… Bunlar da yeni değil.

Kuş uzaklaşırken denizin ötesinde başka bir masa hayal etti. Başka bir şehirde, başka bir pencerenin önünde oturan birini. Onun da önünde buruşturulmuş kâğıtlar vardı belki.

O da bir cümleyi yazıp siliyordu. İki masa arasında uçan bir kuş. Hiç tanışmamış iki yalnızlığı birbirine değdiren bir gölge. Ama iki yalnızlığın kesişmesi de çok yazıldı. Aynı boşluğa bakmak… Aynı kelimeyi aramak… Bunlar da defalarca söylendi.

Masadaki kâğıtları açtı. Kırışıklıklar düzelmedi. Cümleler yerinde duruyordu. Yazmak kusursuz bir sayfa bulmak değildi.

Yazmak, izleri silmemekti. Fakat beyaz sayfa metaforu da eskidi, dedi içinden.

Sessizlik ve beklemek… Bu da yazıldı.

Elinin hafif titrediğini fark etti. Titreyen el, kırılgan insan… Bu da yeni değil.

Yeni bir imge aramadı. Kimsenin yazmadığını yazma iddiasına girmedi. Zaten “kimsenin yazmadığı” diye bir şey var mıydı? Bu soru bile çok soruldu. İçindeki düğümü tarif etmeye yöneldi. Başaramamanın sıkıntısını. Aynı kelimelerin etrafında dönüp durmanın yorgunluğunu.

Gökyüzü boştu. Kuş görünmüyordu artık. Özgürlük de gözden kaybolmuştu sanki. Ama özgürlüğün kaybı da çok yazıldı. Masada kaldı.

Çayından son bir yudum daha aldı. Bardakta ince bir iz kaldı. İzler… Kalıntılar… Bunlar da yazıldı.

Radyodaki şarkı sustu. Sessizlik çöktü. Sessizlik üzerine de çok yazıldı. Bir süre hiçbir şey yazmadı. Sonra şunu fark etti:

Yazı bazen yeni bir şey söylemez. Söylenmiş olanın içinden geçer. Aynı kapının önünde durur. Aynı kuşu göğe bırakır. Aynı haritayı yırtmak ister. Belki mesele yeni olmak değildir.

Mesele, herkesin söylediği bir cümleyi kendi titreyen sesiyle yeniden söyleyebilmektir.

Bunu da birileri yazdı, diye düşündü.

Bu kez üstünü çizmedi. Kalemi kâğıda değdirdi. Süslü bir cümle kurmadı. Sadece içinden geçen ağırlığı yazdı.

Eksik, kırılgan, tekrara düşen bir insan sesiyle.

İlk kez, yazamamanın içinden geçerek yazdı.

İbrahim Bayram

Gule II

Gül yaprağında çiy damlası gözlerin
Bayılıp bayılıp, ayılasım geliyor gule
Toprak içine çekmişti yağmuru,
Nar çiçeği güneşi
Harlandıkça harlanıyor yüreğimin ateşi
Beni gözlerine çek sürüneyim
Kalbim unutursa eğer seni bin parçaya bölüneyim.

Ne zaman bir yağmur yağsa
Kokun gelir aklıma, divane olurum
Büyür içimde çığlığın
Sana en esrarlı sesler bulurum
Gözümde nem
Hasretini kuşandı sinem
Göğsümde çatal mızrak
Zırh yok bedenimde
Hayret sen
Ah bir gelsen
Ölüm gibi sen
Ölüm sen
Gülüm sen

Ay ışığı diyorum ne kadar da benziyor yüzüne
Ölüp ölüp dirilesim geliyor gule.
Çiçekler içine çekmişti renkleri
Gözlerin evreni
Ruhumu ateşler kuşattı,
taşıyorum gölgeni
Beni kirpiğine sür bend olayım gözüne
Hasretin tırmalıyor rüyalarımı,kurban olayım
Ay tenli yüzüne

Yine akşam oldu görüyor musun
Kuşlar çoktan gitti
Yıldızlar kendi yörüngesinde
Kalbimde sen
Karınca sırtında buğday tanesi
kendinden büyük.
Büyüklük ne ki...
ah bir bilsen
Hep gözlerini çağrıştırır emek
Seni rızkım gibi topluyorum geceden
Sen ki gezegende bir alem
Ben gözlerinle kederli
Sırtındayım bıçağın keskin ve ince
Aklım çıkıyor gözlerini görünce.

Gönül dağı diyorum gule
Hani şu yine karlar yağan
Kime ne söyleyim kime ne deyim
Aklımın her köşesin de bir bilmece
Firez yangını
Can pazarı, tarlada böcek
Gecenin sakinleri bir de hüzün
Sonra sen gelmelisin gule
ay ışığında yüzün.

Mustafa Işık

Affetsin

Kalbi dar-ı Yusuf’tur, güzel sevince âdem

Ateş güle dönüşür, hakkı bilince âdem

Eritir buzdan dağı, içten gülünce âdem

Kara esvap giymeden çileyi bayram eder

Yaraya merhem sürmez, seheri seyran eder

Gamdan sükût eyleyip göreni hayran eder

Aydan parlak yüzüne doyamaz görse yâri

Sözünü başka renge boyamaz görse yâri

Kaç defa öldüğünü sayamaz görse yâri

Bakışının sırrından başka büyü bilemez

Kar kaplasa yüreği ondan izi silemez

Hızır yoldaşı olsa yârden gayri dilemez

Gamzeleri aşiyan bağın bülbüllerine

Ölüp tekrar dirilir, şakıyan illerine

Sığınır vefa diye annenin yüreğine

Mevla böyle buyurmuş, ötesi düşmez bana

Affetsin günahımı, diz çöktüm otağına

Duam, öte cihanda komşu kılsın kapına.

Nuran Nisa Keklikci

Zamansız Adımlar

Yollar uzanır gökyüzünün bittiği yere,

Bir fısıltı taşır rüzgâr, eski günlerden.

Zaman, akıp giden dilsiz bir nehir gibi,

Geçer hayatın sessizce içinden.

Yıldızlar birikir gecenin avuçlarından,

Her biri saklı bir umudun ışığı.

Kelimler köprü olur kalpten kalbe,

Bulur elbet yolunu her sevda akışı.

Ne geçmişin gölgesi ne yarının telaşı,

Şu anın büyüsüdür elde kalan tek miras.

Göğe bak ve hatırla adımlarının sesini;

Dünya döner, hayat yaşandıkça berrak.

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]