DÖŞ CEBİ
Mehmet Yaşar
Edebiyat, İnsan, Hakikat ve Vicdan
Bugün edebiyat üzerine konuşurken çoğu zaman üsluptan, teknikten, biçimden ve estetikten söz ediyoruz. Oysa yüzyıllara sâri okunan büyük eserleri zamana karşı dirençli kılan şey yalnızca bu teknik sanat güçleri değildir. Onları ayakta tutan, insan ruhuna temas eden bir hakikat damarına sahip olmalarıdır. Aradan yüzyıllar geçse de bazı metinlerin canlılığını korumasının sebebi budur. Çünkü zaman değişse bile ve dahi insan değişse bile vicdanın soruları değişmiyor.
Adalet nedir? Merhametin sınırı nereye kadardır? İyi ile kötü arasındaki çizgi tam olarak nereden geçer? Bir insan, hiçbir çıkarı olmadığı halde başkasının yükünü neden omuzlamak ister? Soruları çoğaltmak mümkün… Edebiyat, varlığını biraz da bu sorulara borçlu değil midir?
Dolayısıyla diyebiliriz ki edebiyat yalnızca kelimelerden ibaret değildir. Kelimelerin ardında insan vardır. Faniliğiyle insan, sonsuzluğuyla insan, umutlarıyla insan, kederleriyle insan. Ya insanın ardında…
Şirazlı Sâdî bir damla kan ve bin endişeden ibaret olduğunu söylüyor insanın. Bin endişe… Say say bitmez ki… Dün endişesi, bugün endişesi, yarın endişesi, rızık endişesi, başarma endişesi, kaybetme endişesi, bilinme endişesi, ilââhir.. Bunca endişe girdabı içinde, ne zaman müracaat etse ona hakikati işaret eden, ne zaman yolunu kaybetse ona doğru yolu gösteren bir pusula bekler insanı: Vicdan. Evet insanın ardında onu hep hakikate çağıran vicdan vardır.
Yazarın/şairin ilk sorumluluğu dile karşıdır denir. Doğrudur. Niyetim bu ifadeyi tekzip etmek değil fakat dilden evvel hakikate karşı bir sorumluluk söz konusudur bence. Dil, hakikati taşıdığı ölçüde anlam kazanır. Hakikatten uzaklaşan dil, zamanla kendi gösterisinin oyuncusu hâline gelir. Bir metni okurken çoğu zaman bunu hissederiz. Kelimeler yerli yerindedir, benzetmeler başarılıdır, kurgu sağlamdır; fakat metin insana dokunmaz. Okur ve geçeriz. Bir başka metinde ise teknik kusurlar bulunabilir, fakat satır aralarında yaşayan bir insanla karşılaşırız. Orada gerçek bir arayış, gerçek bir acı veya gerçek bir saadet vardır. İşte vicdanın sesi çoğu zaman tam da burada duyulur. Büyük roman kahramanlarını unutulmaz kılan şey kusursuz olmaları değil, insani olmalarıdır. Korkmaları, hata yapmaları, pişman olmaları, arayış içinde bulunmalarıdır.
Hâsılı bir metni değerli kılan yalnızca estetik gücü değildir; hangi duygudan, hangi niyetten ve hangi hakikat arayışından doğduğu çok daha önemlidir. Güzel cümleler kurmak mümkündür. İnsanları etkilemek de mümkündür. Fakat vicdana temastan mahrum bir metin, ne kadar parlak görünürse görünsün, hep nâkıstır.
Bugün hızın, görünürlüğün ve beğenilme arzusunun kuşattığı bir çağda yaşıyor ve yazıyoruz. Alkış, doğruluğun önüne geçiyor ve söylenmesi gereken değil, ilgi görecek olan söyleniyor. Oysa edebiyat, insanın içinden yükselen o sessiz çağrıyı duyulur kıldığı ya da daha doğru bir ifadeyle vicdanın sesini duyurabildiği ölçüde kıymetlidir, kalabalığın sesini çoğalttığı, gürültüye ses ilave ettiği ölçüde değil.
Nitekim tarih boyunca nice metinlerle muhatap olan okur, aslında bir hikâye değil bir yankı arayışındadır. Kendi acısının, kendi tereddüdünün, kendi vicdan muhasebesinin bir başkasının kaleminde de var olduğunu görmek istiyordur.
Bu yüzdendir ki bazen yüzyıllar önce yazılmış bir mısra, bugün yaşanan bir kederi daha doğru anlatır; çünkü o mısra, geçici bir modanın değil kalıcı bir hakikatin sesidir. Vicdan, çağlar üstü bir dildir ve edebiyat, bu dili tercüme etmeye çalışan en sadık kalemdir.
İKTİBAS
Ahmet Doğan İlbey
Yüreği Yanında Olmak
İnsan, attığı her adımda, varacağı yahut ulaşmak istediği her menzilde, muhatab olmak istediği her insan karşısında önce yüreğini yoklamalı: Yüreğim yanımda mı?
Hâdiseler, fikirler, toplum meseleleri ve kavramlar karşısında insan, çok zaman dirençli ve bilgili olduğu vehmiyle hazırlıksız yakalanır. Anlaşılır ki sadece bilgi donanımı ve belli bir fikir, inanç ekseninde bulunmak yetmez. O fikir ve inancın kendisini zihniyet ve yüreğe özümsetmek ve yaşatmak lâzım gelir. Yâni yaşamak ve bir hayat üslubu hâline dönüştürmek. Bir insan olarak, verilen vaktin her anını dakika dakika, zerre zerre yüreği inancıyla tutuşmuş bir hâlde yaşamak; eşya, insan ve hâdiselere öylece yansımak…
Fikir ve inanç ekseninde sırf kelle gösterenlerin, simsarlık ve nüfuz ticareti yapanların toplumdaki müessiriyeti, iç oluşu ve “yüreğe yaslanan insan” modelini hepten olumsuz yönde etkilemiştir. Samîmiyetsizlik, riyâkârlık gibi bir süre sonra böylelerinin gerçek yüzü ortaya çıktığında bu kutlu yolda bir adım ileri gidilmeye çalışılırken iki adım geriye düşülmüş olacaktır. Çünkü her insanın yüreği yanında mıdır?
Eşref-i mahlûkat olmanın mihveri, yüreği yanında olmaktır. Bir fikri, bir dâvâyı kucaklarken, bir çocuğu severken, bir kuşa tüfek çekerken, eşya ve hâdiseleri sorgular ve sahiplenirken müslümanca oluşun sarıp sarmaladığı yüreğin her saniye yanında olmasını bilmek, bilmek! Kirli ve kapitalist çağın her bir yana sirâyetinden uzak kalabilmenin zorluğu elbette bilinir. En çetin yerli fikir ve bilgilerle kuşanmış birisinin dahi kirli ve materyalist çağ karşısında pes ettiği bir vasatta daha çetin ve daha mukavemetli olanı kuşanmak gerek. İslâm’ca oluşun bütün sirâyeti ve varlığıyla doldurulmuş bir yürekle çıkmak lâzım bu kapkara çağın karşısına.
Bilgi ve fikir zırhlarını delip geçen bizim olmayan bu hayât karşısında tek tutunacak ölümsüz silahımız yüreğimizi her saniye yanımızda bulundurmak. Yüreğimizi İslâm’ca iksirin sürekli dolaşım yaptığı bir ulvî ateş nahiyesi yapabildiğimiz bütün vakitler, gerçek insan mânasında güçlü olduğumuz vakitlerdir. Ol vakit böyle bir yüreğe ne dayanır? Siyasetteki ikilik ve yalan mı? En güzel ve neşideli kelimelerden derin şiirler ve kitaplar yazıp da adam olamayan şâir ve yazarlar mı? Kuşlara ağıt yakan ozan-şâirlerin ava çıkması mı? Her söz başında âyet ve hadîslerden örnekler verip de kapitalizmin rüyâsına yatan ve övgüler yağdıran Müslüman münafığın cilâlı görüntüsü ve imajı mı?
Mukavemetsiz yüreğini kirli çağın makine dişlilerine kaptırmış zavallı insan, şekil ve gelenek cihetiyle hangi inanç ve fikir manzûmelerini sahiplenirse sahiplensin, bir çağdaş köle olmaktan kurtulamayacak, bir “homo ekonomikus”tan farkı olmayacaktır. Dinin ve millî unsurların en renkli ambalajlarına sarılıp sarmalanan bir insan eğer yüreği yanında değilse sırf “imajım tamam” sahteliğiyle aç komşusunu unutmaz mı? Ya on adım ötedeki eğreti meskenlerde oturan kavruk insanların yoksulluğunu unutup lüks mâlikânesinde insan azdıran yemekleri koklayarak “imanı kurtarma” tâlimi yapmak sahteliğine düşmez mi? Bütün dertlerin, acıların, yalanın, riyâkârlığın, adam olmazlığın, merhametsizliğin, fikir, dâvâ ve siyasette mesafe alamamanın ilacı yüreği yanında olmaktır. Yüreği yanında olmak, kirlenen her çağın arkasından bir yeni çağı çağırmak ve Müslüman-Türk’ün yüreğini yeniden müslümanca doğrultmasıdır.
Sırf dış cephesiyle bir yiğitlik ve pervasızlık değildir yüreği yanında olmak. Yunus inceliğinde incelmek, kendi evinin yanmadığına şükredip de sonra kırk yıl bu şükrün izâlesi için yanıp tutuşan Cüneyd-i Bağdadî’nin Allah aşkı gibi alevli olmak, dahası ömrü boyunca İslâm’a ait fikrini ve mücadelesini, nice fikir devlerini tesir altına alan Batıcı resmî ideolojiye yamamadan ve teğet bile geçmeden dümdüz sürdüren Bediüzzaman’ın imanını ve celâdetini yüklenmektir.
Kirli çağı, kalp âfetlerini ve toplumsal çözülüşümüzü ok gibi delip geçecek bir soru: Yüreğin yanında mı? Yahut her insanın yüreği yanında mı? Evet bu soru, her insanın beyninde yoğunlaşmaya başladığında Müslüman Türk inkılâbının ayak sesleri duyulmaya başlayacaktır. Geleceğin Türkiye’si bu sese, bu seste yüreği yanında olanlara gebe ve muhtaçtır
GENÇ KALEMLER
Hale Abdrabbo
Araf’taki Sandalye
Sandalyenin yeri hep aynıydı. Pencerenin yanı, sobaya ne çok yakın ne de çok uzak bir yer... Oturunca hafifçe sağa kayardı; babam ayağını altına sıkıştırır, gıcırdamasın diye ağırlığını dağıtırdı. Annem her sabah sandalyeyi düzeltirdi ama oturan olmazdı.
Yine de orada dururdu. Evde olmayan birini bekler gibi... Babam o sandalyede otururdu. Çayını içer, pencereden sokağın ucuna bakardı. Orada ne vardı bilmiyorum. Belki de bakmak için bir şey gerekmiyordu. Bazen bakmak, düşünmemek içindir. Gittiği gün sandalyeyi kimse çekmedi. Annem mutfağa girdi, ben kapının yanında kaldım. Ev ilk kez bu kadar sessizdi; sobanın çıtırtısı bile yerini şaşırmış gibiydi. Öğleden sonra annem çay demledi. Dolaptan iki bardak çıkardı. Sonra durdu. Birini geri koydu. “Akşam ekmek almayı unutma.” dedi. Sanki bu cümleyle evin
dağılmasını engelleyebilirdi. Akşam sandalyeye gözüm takıldı. Biraz daha pencereye yaklaşmış gibiydi. Elimle ittirdim, eski yerine gelsin diye. Tam olmadı. Bazı eşyalar, sahibini tanır. Gece uyuyamadım. Kalkıp salona çıktım. Sandalyenin karşısında durdum. Oturmayı düşündüm. Dizlerim bükülmedi. Oturursam bir şey bozulacakmış gibi geldi. Sandalyeyi biraz ileri çektim, sonra geri ittirdim. Yerini yanlış öğrenmekten korktum. Ertesi gün annem sandalyenin üstüne bir hırka bıraktı. Babamın hırkasıydı. Kimse giymiyordu ama kaldırılmıyordu da. Evde bazı şeyler kullanılmak için değil, hatırlamak için dururdu. Günler geçti. Sandalye yerinden kıpırdamadı. Misafirler geldi, başsağlığı diledi. Kimse sandalyeye oturmadı. Farkında olmadan herkes aynı şeyi yapıyordu.
Bir sabah annem pencereyi açtı. Soğuk içeri doldu. Sandalyeyi çekti. “Güneş gelsin.” dedi. Ama sandalyeyi pencereye değil, kendine yaklaştırmıştı. “Anne,” dedim, “Orası…” sözüm yarım kaldı. Bana baktı. Gözleri yorgundu. “Artık burada dursun!” dedi. Akşam annem sandalyeye oturdu. Hırka omzundan kaydı, düzeltmedi. Ellerini dizlerine koydu. Ne ağladı ne konuştu. Bir süre sonra kalktı; sandalyeyi geri itti. Eski yerine koymadı. Ne pencereye yakındı ne sobaya. Arada bir yerde kaldı.
Sandalyeye baktım bu kez, pencereye bakmadım.
*Hacı Mehmet Kalay Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi
10.sınf öğrencisi
Resul Bayraktar
Gökyürüyen
dünya bir kekeme
konuştukça anıları eskitir
gamzemde ay çöreği bir anne bağı
parmaklarımda o uçarı telaş
avucumda gökyüzü
yüzümü okşayan bir devinim
gökyürüyen çocukluğum
bir nefes bir düğüm
elimde göğe tutunmuş narin kırmızı
Bedirhan Dal
Araf ve İtiraf
çek ipini rahvan gitsin
deyiver bunu yüreğine sevdiğim.
mektuplar ki yankısı henüz süregelmemiş,
bir hece dahi fuzulî düşmemişken kâğıda
ve bir sevda tortusu bile
daraltmamışken pak göğsünü
bir alaca ömrün, bir karaca bahtın pençesinden
çek ve kurtar beni ki
geleceğin, sevdamın letafetiyle erisin.
ve de ki yüreğine:
çek ipini rahvan gitsin.
sen toprağı seyret,
ben toprak rengi gözünü seyre dalayım
kıvrılmış hâlde parıldayan kirpiklerine
yine nazar eyleyeyim yandan bakışlarımla
gözlerine amenna, kirpiklerine amenna
ve o nezih, o mukaddes varlığına...
göğsümden göğsüne elvan elvan sevda aksın
bir an olsun, ilanıaşkın ateşi
seni de benim gibi yaksın.
adaklar yerini bulsun, dualar kabul olsun
yol olayım, yoldaş olayım, toprak olayım
sen toprağı seyret,
ben toprak rengi gözünü seyre dalayım.
fistanları kuşan yeniden mesela
cüret getir o müphem bakışlarıma
zaman donmak istediyse bir defa
müspet bir haberle, bereketlendir vakti.
şimdi iki dudağının arası kaderime yoldur
ey seni mevsimlerce sevdiğim
gel, bu meçhul bahtı zarafetinle doldur.
uzaklardaki fısıltıları duy ve yüreğine fısılda
yine cennetiâla rengine bürün
fistanları kuşan yeniden mesela.
şiir ki sevdiğim, asıl şimdi yazılacak.
her şey aşikâr diye vardım mı sanırsın?
ilanıaşk yolun yarısıdır
sen beni bir nebze yol aldım mı sanırsın?
vuslata çığırılacak hoyratlar var
vuslatsa, taze bir muştu kadar.
henüz türküler yakmadım gelişine
sen benden ezgiler duydun mu sanırsın?
bu sevda masallara abidevî bir konuktur
ruhum ruhuna işte böylece raptolmuştur.
bir kandır yürek çeperimden kazınacak
şiir ki sevdiğim, asıl şimdi yazılacak.
Mustafa Işık
Bakabileyim
Bedenim üstümde başım alma da
Geçtiğin yollara bakabileyim
Toz olmasın diye bastığın yerler
Öpmeye su olup akabileyim
Süslenip gelende mülkü bekaya
Durmaya utanıp gün döner aya
Giydiği al fistan çağırsa toya
Bin kilit kapıdan çıkabileyim
Gurbet elden bana mendil sallasa
Ahvalim sormaya name yollasa
Yazdığını bin bir renge pullasa
Uğruna cihanı yakabileyim
Onu gören bahtsız mecnunca gezer
İstemez tabibi canından bezer
Sadakta oklara etmeden nazar
Yaş yerine kanım dökebileyim
Kahrıyla sunduğu badeye kanıp
Naz u niyazını pervane sanıp
Canımdan geçerek canına yanıp
Kalbimi kökünden sökebileyim.
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: