
DÖŞ CEBİ
Mehmet YAŞAR
Maraş’a “Kırk Bir Kapı”dan Bakan Kitap: Öykülerde Maraş
Maraş denildiğinde çoğumuzun aklına önce şiir gelir. Necip Fazıl gelir, Abdurrahim Karakoç gelir, Cahit Zarifoğlu gelir... Şehrin edebiyatla kurduğu bağ en çok şiir üzerinden anlatılır ki bu da gayet normal bir durumdur; bu topraklar şiire gerçekten cömert davranmış. Bununla birlikte, "Öykülerde Maraş" kitabını elinize aldığınızda fark ediyorsunuz ki Maraş'ın bir de sessiz, biraz daha geride durmuş ama bir o kadar da zengin öykü damarı var. Bu kitap, işte tam o gölgede kalmış damarı gün yüzüne çıkarıyor.
Editör Erdoğan Aydoğan hocanın bir tabiri var: "şehre kırk kapıdan girmek." Şiir genellikle tek bir sesle, lirik bir "ben"le konuşurken; öykü çoğul bir mecra. Bu kitap da editörün hikayesi ile birlikte tam 41 yazarın öyküsünü bir araya getirip Maraş'a 41 farklı kapıdan bakmamızı sağlıyor. Şairler şehri bir duygu, bir özlem, bir manevi iklim olarak yoğururken; öykücüler aynı şehri sokaklarıyla, insanlarıyla, kavgalarıyla, mutfak kokularıyla anlatıyor. Yani şiir Maraş'ın ruhuysa, bu kitaptaki öyküler de onun gündelik hayatta yaşayan bedeni gibi.
Aralık 2020’de Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları etiketiyle ve Bünyamin K.’nın kapak görseliyle çıkan kitapta; öyküleri, yazarların doğum yıllarına göre kronolojik olarak dizmek, editörün en iyi kararlarından biri olmuş. Çünkü bu sıralama, bir şehrin neredeyse asırlık değişimini de gözler önüne seriyor. Sayfaları çevirdikçe zamanda bir yolculuğa çıkıyorsunuz; her yazar kuşağıyla birlikte şehrin bir dönemini mercek altına alıyor.
Şevket Yücel'in 1930 doğumlu kuşağında Maraş, Ulucami önündeki kalabalık meydanların, meyan şerbetçilerinin, kar küreyen köylülerin ve açlıktan evlere sokulan kekliklerin şehri; herkesin birbirini tanıdığı, kırsalla iç içe yaşanan bir kasaba sıcaklığı taşıyor. "Babama Benzeyen Adam" ve "Sevgi Kaynakları" gibi öyküleri, bugün artık büyük ölçüde kaybolmuş bu hayat tarzının canlı birer fotoğrafı gibi.
Şevket Bulut'un "Takoz Ahmet"inde ise karşımıza bambaşka bir bakış çıkıyor: Ardıçlırampa denen o meşhur tehlikeli yokuşta, kayan otobüsün altına kendini atıp herkesi kurtaran fedakâr şoför yardımcısı. Burada şehir artık kırsalla kentin arasında, dağ yollarında, otobüslerde geçiyor; ulaşımın, yolun, mesafenin acı hikâyesi bu.
Gültekin Yazıcıoğlu'nun "Hocayla Yolculuk" öyküsü ise resmen bir coğrafya dersi gibi: Amerikalıların yaptırdığı kolej binaları, Kazma Bağları, Ahır Dağı, Ceyhan Vadisi... Burada Maraş, tarihi bir eğitim mirasıyla, Toroslar'ın kıyısındaki bağ kültürüyle tanıtılıyor.
İnsan tiplerine gelince, kitap gerçek bir çeşitlilik sunuyor: dört yol ağızlarında amele bekleyişleri, göç edip şehre yerleşen yaşlı köylüler, aşiret çadırlarında karar veren ağalar ve söz sahibi kadınlar, misket oynayan mahalle çocukları, kekliğini avcılardan koruyan duygusal bir adam, deli mi velî mi olduğu kestirilemeyen cezbeli güller, vesaire vesaire.
Hasan Ejderha'nın öykülerinde işin içine bir efsane havası giriyor: "Hortum" lakaplı, eve erkek çocuk doğunca elinde bayrakla koşan yarı evliya yarı meczup karakter ya da "Hacaslan'ın Cezbelisi" gibi etrafına çizilen çemberden çıkamayan bir cezbeli gül tipi, şehrin inanç dünyası ile gerçeklik arasındaki o ince çizgiyi gösteriyor bize. Hasan Keklikçi'nin "Bizim Köy"ü ise daha sakin bir kayıt tutuyor: Kocaseki köyünün yolları, Kocabendi Deresi, baraj inşaatıyla değişen güzergâhlar... Kentin değil, kırsalın kendi içinde nasıl dönüştüğünü somut ayrıntılarla belgeliyor adeta. Her bir öykü, Maraş'ın farklı bir vechesini aktarıyor.
Şehrin mekânsal hafızası da kitapta adeta bir harita gibi: Kale, Kanlıdere, Pınarbaşı, Bakırcılar Çarşısı, Kıbrıs Meydanı, Elbistan, Ketizmen, Belen... Bu isimler okurken sadece birer yer adı olarak kalmıyor, her biri bir öykünün, bir hatıranın, bir duygunun adresi haline geliyor.
Özellikle Bünyamin K.'nın "Sarı Leyland" öyküsünde, Kıbrıs Meydanı'nda 1987'den 2012'ye kadar aynı köşede duran, Bekir Sıtkı Erdoğan şiirleri mırıldanan o yaşlı hamalın tasviri, bana kalırsa kitabın can alıcı noktalarından biri. İlginç bir tesadüf: öyküdeki adam bile şiirle avunuyor. Sanki yazar, şehrin şiirle kurduğu o eski bağı, en yorgun ve en unutulmuş bir karakter üzerinden bize hatırlatıyor. Yirmi beş yıl boyunca aynı köşede duran bir adam üzerinden, şehrin değişimini onun değişmemesiyle anlatmak… bu, ancak edebiyatın yapabileceği en zor ve zarif işlerden biri.
Sonuç olarak "Öykülerde Maraş", şehrin şiirle kurduğu o bilinen, sevilen bağın yanına, bir de öyküyle kurduğu sessiz ama derin bağı ekliyor. Kırk bir kapıdan girip kırk bir farklı zamanda dolaşmak gibi bir şey bu ve her kapının ardında, hâlâ o sokaklarda yaşayan ya da artık sadece kâğıtta kalan bir ses var. O sese kulak verelim…
Erdoğan Aydoğan hocaya teşekkür ediyoruz.
YARENLİK DEFTERİ
Enver ÇAPAR
Edebiyatın Umudu Öğrenci Dergileri / Enver Çapar
Gençlerin geleceğimizin teminatı olmaları için okumaları, düşünmeleri, bir dert sahibi olmaları gerekir. Fikri olmayan gençlik bir güruhtan ibarettir. Dijital çağın araçları zihinleri işgal ediyor ve insanları mankurtlaştırmaya devam ediyor. Böyle bir dönemde okumak, yazmak, düşünmek daha bir kıymetli hale geliyor. Bunu başarabilenler var olma mücadelesi verebilir ancak.
Gençlik nereye gidiyor diyenlerin gençlere bir ufuk açacak, onlara yol gösterecek bir durumları yok. Bunca badire arasında hala okuyan, düşünen, bir araya gelerek dertleşen, yol arkadaşlığı yapan gençleri takdir etmeliyiz. Hele bu gençler bir de iflah olmaz bir azimle dergi çıkarmayı düşünüyor ve bir iki sayı dahi olsun dergi çıkarmayı başarıyorsa onları alınlarından öpmek gerekir.
Yıl bir, sayı bir deyip ikincisini getiremeyen nice öğrenci dergisi vardır. Tek sayıda kalsalar bile onların bu gayreti, var olma çabaları, çağın ayartmalarına baş kaldırıları kültür duvarına konmuş bir tuğladır ve çok kıymetlidir.
Eskişehir Türk Ocağı bünyesinde bir araya gelen bir grup genç rahat duramamışlar. İcat çıkarmışlar durduk yere. Koca koca dergilerin kağıt masraflarını bahane ederek dijital yayıncılığa geçtiği birçok derginin okur bulamamaktan dolayı kapandığı bir dönemde dergi çıkarmaya başlamışlar. Üstelik matbu bir dergi çıkarmışlar. Bildiğiniz kağıttan hem de kaliteli kağıttan. Elinize alıp dokunabiliyorsunuz. Bildiğiniz okumalık bir dergi.
Derginin ismi de çok güzel “Siriderya”. Türkistan’dan Kızılelma’ya akıp giden bu kadim nehrin sesine seslerini katmak istemişler. Üç aylık edebiyat, fikir ve kültür dergisi Siriderya’nın ilk sayısı hayırlı uğurlu olsun. Ömrü nehir gibi uzun sesi gür çıksın. Derginin imtiyaz sahibi Bedirhan Dal, Yazı İşleri Müdürü Mehmet Turgay Çakır. Editörler: Bedirhan Dal, Mücella Duman, Ravza Çapar. Bu sayının şairleri: Fatma Erdem, Cengizhan Gişi, İlteriş Karlıdağ. Bu sayının yazarları : Abdulkadir Irak, Ahmet Enbiya Uzdil, Tahsin Haşere, Bedirhan Dal, Emirhan Alliş, Mehmet Turgay Çakır, Betül Sefa Ulusoy, Okan Ediz Bek, Tarık Aşçı, Taha Elçeri, Oğuzhan Gezgin, Betül Öztürk, Burak Çat. Bu sayının çizerleri : Can Işık, Beyzanur Davulcu, Semih Arslan. Emek ve eser veren gençleri kutluyoruz.
Günümüz yazar ve şairlerinin çoğu ilk eserlerini öğrenci dergilerinde yayınlamıştır. Bu dergilerde samimiyet ve hasbilik vardır. Derginin mutfağında gayret edenler, yazı ve şiirleriyle katkı verenler hepsinin emeği önemlidir. Ortak bir gaye için bir araya gelen ve fikir cengine çıkmaya çalışan bu gençleri yüreklendirmek ve desteklemek de takdir edilecek bir husustur.
Siriderya dergisini görünce aklıma bizim üniversite yıllarımızda bir grup arkadaşla çıkardığımız dergimiz geldi. İlk sayımızı fotokopi olarak çıkarmıştık. Dergimizin adı “düş parantezi” idi. Daha sonra matbaada bastırdık. Hiç reklam almadan sekiz sayı çıkarabildik. Dergi vesilesiyle çok sıkı dostluklar kurduk. O dergide yazan arkadaşlar bugün, günümüz edebiyatının önemli isimleri oldu. Güzel hatıralarımız kaldı geriye.
Tyb Kahramanmaraş şubesi olarak genç kalemlerimizi isimlendirecek bir kol daha oluşmuş oldu bu dergiyle birlikte. Daha önce Refekat dergisi çıkaran gençleri, Refakatçiler olarak adlandırıyorduk, Zevahir dergisini çıkaran gençlerimizi Zevahirciler diye isimlendirmiştik. Henüz çıkmayan şimdilik teşebbüste kalan vecize dergisi ekibini de vecizeciler diye isimlendirdik. Artık bu kervana Siriderya ekibini de dahil edebiliriz. Telaffuzu biraz zor olacak ama Sirideryacılar diyeceğiz artık bu gençlere. Yolları ve bahtları açık olsun.
Heyecanını kaybetmemiş, çağa tanıklık eden iz bırakmak isteyen bu yürekli gençleri bir kez daha tebrik ediyoruz. Okuyan, düşünen, yazan gençler olduğu sürece edebiyatımız ve kültürümüz adına umudumuz artıyor. Mesuliyet duygusunu, paylaşmayı, dayanışmayı somut olarak dile getirdikleri bu yolda başarıları daim olsun.
HASAN BAZI
tatar çölünden
günlerin tatar çölündeki gibi tek düze geçtiği bir yerdeyim. “kapalı gurbet” de deniliyor buraya. adımımı attığım gündenberi ne düzenine ne de işleyişine alışabildim. yaşı gelen her türk evladının yaptığı gibi ben de vatan borcumu ödemek için askere geldim. türk milleti asker millet olmalarının yanısıra sultan II.mahmut devrinden beri mecburi askerlik yapıyorlar. türkiye’nin dört tarafından gençleri bir araya getiren askerlik, onların hayatlarının unutulmaz bir anısı oluyor.
askerliğimi “haberci” olarak yapıyorum. askeriyede habercilik mühim bir iştir. habercisi olunan komutanın meşrebine, rütbesine, vazife şuuruna göre niteliği değişebilir. lakin temelde komutanın telefonlarına bakmak, gelişmelerden haberdar etmek, araç şoförlüğünü… vs. yapmaktır. habercilik roma’nın kurulduğu tarihten sümer site devletlerinin oluştuğu günlere dayanır. hatta aristoteles, hocası olduğu büyük iskender’in habercileri vasıtasıyla fethedilen coğrafyalardan bilgiler toplayıp eserlerini yazarken faydalanmıştır.
niyetim askerlik lafına boğmak değil, teknik bir şeyden bahsedip geçmektir. ak saçlı türk beyi ahmet abi sohbeti askerlik lafına boğanlara söylenirdi. gurbette olmanın zor taraflarından biri de dildaşsız kalmaktır. aynı dilden konuşacak, sohbet edecek birinin yokluğu hazin gurbet yarası. askeriyeye girdiğimden beri dostlar dostlar iki kez ziyaretime geldi. kapalı gurbette tanıdık bir yüz görmenin, bir dostla oturup sohbet etmenin kıymetini gurbet çekenler bilir. kurban bayramının üçüncü günü -cuma günü- edem lütfi, ev arkadaşı ahmet ile çıkageldi. nizamiyeye yanlarına vardığımda merak ve sevinçle bekliyorlardı. bayram münasebetiyle dağıtılan şekerlerden dostlara ikram ettim. yaklaşık bir buçuk saat oturduk. kapalı gurbetten, dostlardan, askerlikten, sohbet ettik.
MARAŞ NÜKTELERİ
Ömer Faruk Doğru
Kahramanmaraş, edebi zenginliği ile beraber halkının kendine has nükte ve deyişleri bakımından da oldukça bereketlidir. Türkçemizin, Maraşlının yaşantısında ve dilinde işlenmesiyle samimi, derin ve düşündürücü birçok nükte meydana çıkmaktadır. Belki de Maraşlı şairleri bu nükteler, deyişler de beslemektedir…
Daha evvel 22. Sayımızda yayınlamaya başladığımız “Maraş Nükteleri” köşemize biraz daha derli toplu olarak yeniden başlıyoruz. Sadece nükte bağlamında değil, Maraşlının dilinden dökülen anekdot, anı ya da aramızda dolaşıp bizlere ders veren büyüklerimizin öğüt ve nasihatlerini de derleyip sizlerle buluşturuyoruz.
"Gadgıntı Gada Savar"
Dedemin arı kovanları da bizim arıların arasındaydı. Malum, yaz mevsimi gelince arılarımızı yaylaya çıkartırız. O yaz yayladayken arılara ayı saldırmış ve birkaç kovanı telef etmişti. Gelin görün ki bu telef olan kovanlardan ikisi dedeme, biri de bir komşumuza aitti; bizim kovanlara ise hiçbir şey olmamıştı. Bu durum üzerine dedem, "Gadgıntı gada savar," darbımeselini dile getirdi. Dedem bu sözüyle; bir mal emaneten birine bakması için verildiğinde, eğer bir zarar gelecekse önce emanet olan mala zarar geleceğini anlatmış oluyordu.
Buradaki "gada" kelimesinin aslında "kaza" anlamına geldiğini Mehmet Raşit Abi’den öğrendim. Buradan da anlıyoruz ki Maraşlı, dinimizdeki kaza ve kader inancını diline de aksettirmiştir. Bu meseli paylaştığımda ise Süleyman Hocam, "Emanetin bağrı yuha (ince) olur," darbımeselini nakletti.
"Gadasını aldığım"
Maraş’ta sıkça kullanılan "Gadasını aldığım" sözü de sıkıntı, dert, keder ve zorluk gibi anlamlara gelir. Yani bu ifadeyle, "Senin dertlerini ben yükleneyim, kaderinde yazılı olanı gada (kaza) olarak ben üstleneyim," demek istenir. "gada" kelimesinin kökeninin "kaza"dan geldiğini belirtmiştik. Bu durum, Maraşlının dini hassasiyetlerinin diline kadar yansıdığının bir işaretidir aslında. İslam'da kaza ve kader anlayışı vardır; bu darbımeseller de söz konusu inanışa birer göndermedir.
Hatıra, anekdot, öğüt yahut nükteleriniz için iletişim: [email protected]
Derleyen: Ömer Faruk Doğru
Anlatıcı (Dede): Hacı Abdullah Doğru (d. 1939). Kahramanmaraş'ın Bertiz Baydemirli köyünde oğlu Mustafa Doğru ile birlikte yaşamaktadır.
Mehmet Raşit Küçükkürtül (d. 1988), yazar ve MEB'de tarih öğretmeni.
Süleyman Zeki Demir (d.1978), MEB'de fizik öğretmeni.
Memduh Atalay
Git/erken
Elveda diyoruz dünya paramparça
Bir vefalı dosta yıkarak tüm borçları
Ve helallik istiyoruz uçan kuştan
Hayal tuvalimiz masmavi gökten
Yerdeki karıncadan
Ve gölgesinde konakladığımız çınardan
Siz ey demirden çalanlar
Siz ey kantinlerden pay alanlar
Diniyle alışveriş yapanlar
Zengine kul köle
Yoksula üstten bakanlar
Rozeti çok kartviziti kalabalıklar
Umresi beş yıldız olanlar
Kolay zamanların okursatarları
Zor zamanların kağıttan kaplanları
Yani mesela çok pardon
Tesadüfen ölecekler
Tabut görkemli siyah gözlüklü yasçılar
Gazetelerde ölüm ilanları
Sümmaniyi bir kenara yazan kudret
Bizi meczup ve mahzunlara yazmışlar
- Şükür özrümüz var-
Hatice Yıldırımtepe
Şehvetsiz Meyiller
bilir misin bu başımda gezinenleri
her seherde sıvalı tavanlara
her rüyâda nemli bakışlara iletildim
tombul ellerle yıkandım
şükür eyledim gölgelere tutundum
sağımdan seslen bana
soluma tüküreyim
solumdan geçip git
bastığın toprak mühürlenmesin
yeşersin yeşersin
doğursun ruhunla süzülecek olan
sûr’a mı üflendi
bu telâşe niçin
öyleyse iblis’in gıpta edişine söv
söv söveyim sövelim
terin aynasındaki fâsıklığımıza
gövdenle iklimleri
kucaklarken
kucağındaki ürpertiler
okşasın alnının karasını
ve sen hep böyle kal
böyle eksik
bırak ırmaklar tamamlasın yolunu.
GENÇ KALEMLER
Sibel Bahar*
Yoksun
Issız yollarda kaybettim seni
yokluğunla tutundum geceye
yalnızlıkta aradım çareyi
bir başıma kaldım zifiri karanlıkta
Bir asır uzakta soldum gül gibi
kar tanesi umutsuzluğa sığındım
kalbime düşen hançerdin oysa sen
kefene muhtaç bıraktın yüreğimi
gözlerim uzaklarda kayboldu
ama sen, yoktun.
*Hacı Mehmet Kalay Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi
11.Sınıf Öğrencisi
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:
|
Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar Sayfa Editörü: Mustafa Cihan Alliş-Kadir Aydın Sayı: 50 Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır. Her hafta Cuma günü yayımlanır. |