Whatsapp Image 2026 06 18 At 16.31.51

YARA BANDI

Hacı Ahmet Eralp

Gurbet Aşısı

Memleket, insanın doğduğu, ilk nefesini aldığı, havasından suyundan nasiplendiği o toprak parçası, ömrü boyunca kalbinde taşıyacağı bir mühür gibidir. Biz buna sıla deriz. Sıla, sadece coğrafi bir mekân değil; çocukluğun safiyaneliği, annenin kokusundaki güven, babanın gölgesindeki huzurdur. Köyü, kenti, sokakları, kaldırımların dört mevsimini tükenmez bir sılaya çeviren ise dosttur. Hayat bazen insanı kendi gerçekliğinden söküp bilmediği, yabancısı olduğu iklimlere savurur. İşte o ilk kopuş anında, ruhun derinliklerinde incecik bir sızı başlar. Zamanla büyüyen, derinleşen ve kabuk bağlamayan bir yara haline gelen bu sızının adı gurbettir.

Gurbet, sadece kilometrelerle ölçülen bir mesafe değildir; aidiyetsizliğin, kalabalıklar içinde yapayalnız kalmanın diğer adıdır. İnsan gurbete düştüğünde, içindeki o sonsuz boşluğu neyle dolduracağını bilemez. İlk zamanlar her şey bir rüya gibi gelir; yeni sokaklar, yeni yüzler, yeni binalar, yeni kaldırımlar, yeni gölgeler... Ancak eşya eskidikçe, sokaklar sıradanlaştıkça kalbin en kuytu köşesinden o tanıdık sızı baş gösterir. İnsan o an anlar ki, gurbet insanın tenine bir kere değdi mi, artık her yer biraz eksik, her mekân biraz eğretidir.

İşte tam bu noktada, modern çağların çaresiz bir tesellisi olarak “gurbet aşısı” fikri düşer aklımıza. Tıpkı tıptaki gibi; hastalanmamak ya da hastalığı en hafif hasarla atlatabilmek için virüsün zayıflatılmış bir hâlini vücuda enjekte etmek gibi... İnsan da gurbetin o öldürücü, felç edici hasretine karşı kendi ruhunu aşılamak ister. Hafızasındaki hatıraları birer birer çıkarır, onları zayıflatıp zayıflatıp ruhuna zerk eder ki, asıl büyük sancı kapıyı çaldığında yıkılmasın. Ancak ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bu aşı tam anlamıyla tutmaz.

Ya da ziraatçilerin en keskin neşterleri ellerine alıp bir türün bereketini başka bir kökten büyüyen daha çeşitli bir bahçeye dönüştürebilmek için yaptığı aşı. Bu sabah akademisyen kalemleriyle makalelerin keskin köşeli sütunlarında mükerrer hale dönüşüp savrulmayan bir aşı değdi yüreğime: “Gurbet aşısı”. Bir güldestenin yaslandığı destebaşının yedi vakitlik gurbet yolculuğuna çıkmazdan evvel yaptırdığı aşı. Yarasını kendi omuzlarına, şifasını küldeste olup öylece kalmaktan endişe duyan dostluğa ısmarlayarak yapılan aşı. Aşılanan çınara değil de sılada kalan yapraklara bereket olsun diye yapılan aşı. Dost, şehrin kapılarından ayrılınca geride kalan yerin adı sıladan gurbete dönüveriyor gün batımı gibi. Gurbetin açtığı yara, sıradan bir sıyrık değil ki üzerine eczaneden alınmış basit bir yara bandı yapıştırıp geçesin. Yara bandı teni kapatır, gözden gizler ama içerideki o kanamayı, o derinden gelen sızlamayı durdurmaya yetmez. Ruhun kanayışını hangi bant durdurabilir ki?

Gurbette zaman, sıladakinden çok daha farklı akar. Orada akrep ve yelkovan sadece rakamların üzerinde dönerken, gurbette zaman hüznün üzerinde gezinir. Gündüz, hayatın koşturmacası, maişet derdi, yabancı dillerin ve yabancı yüzlerin gürültüsü insanın zihnini bir nebze de olsa oyalar. İnsan, çalışırken veya sokakta yürürken gurbette olduğunu unutmuş gibi yapar; maskesini takar ve hayata karışır. Fakat ne zaman ki güneş çekilir ne zaman ki şehir kendi içine kıvrılır, işte o zaman gerçeğin yalın kılıç yüzüyle karşılaşır.

Gece, gurbetçinin en büyük imtihanıdır. Gündüzün keşmekeşinde saklanan tüm duygular, gece olunca pencerenin köşelerinden sızıp yatağın başucuna çöker. O zifiri karanlıkta, sılanın kokusu tüter gönlünde insanın. Gece, özlemi büyütür; özlem büyüdükçe de insanın göğüs kafesine sığmayan sarp bir hüzün doğar. Bu hüzün, insanı öyle bir sarmalar ki, yutkunamazsın. Kolundaki saatin tik tak sesleri, sılada bıraktığın her şeyin sensiz de devam ettiğini, zamanın acımasızca aktığını yüzüne vurur.

"Gurbette akşam, güneşin batışı değil; umutların, hayallerin, hatıraların ve yaşanmışlıkların karanlığa gömülüşüdür."

Tam bu çaresizlik anında, gurbetçinin sığınacağı tek bir liman kalır: Bir türkü, zalim değil zalım türkü. Bir türkü başlar odanın sessizliğinde. Bir bağlamanın tellerinden dökülen feryat, bir mızrabın canhıraş çırpınışı. Türküler, gurbet aşısının en güçlü, en saf bileşenidir. Çünkü bir türkü, bin yıllık bir coşkunun, bin yıllık bir acının ve hüznün süzülüp gelmiş halidir. Türküdârın sesindeki o feryat, gurbetteki dostun kalbine dokunduğu an, gözyaşları sağanak olup dökülüverir. O gözyaşları aslında ruhun gurbetçe kirlenmişliğinin dostlukça temizlenmesidir. Türkü dinlerken dost, fiziken binlerce kilometre uzakta olsa da ruhen sılanın o verimli topraklarında, bir çınar ağacının gölgesinde oluverir. Türküler, gurbetçinin pasaportsuz, vizesiz sılasına uçtuğu kanatlarıdır.

Her gurbetçi, içinde iki farklı dünya taşır. Biri yaşadığı, ekmeğini kazandığı ama hiçbir zaman tam anlamıyla ait hissedemediği o soğuk, kurallı gurbet; diğeri ise rüyalarında gördüğü, hayalini kurduğu, her köşesi cennetten bir köşe gibi parıldayan, kaldırımlarında ilmek ilmek "ayak sızısı" olan sılası. Uzaktayken sıla gözümüze ve gönlümüze bir cennet ferahlığı. Oranın kışı bile gurbetin baharından daha sıcak, oranın taşı bile buranın betonundan daha yumuşaktır sanki. Dost, hafızasındaki kötü anıları siler, sadece güzel hatıraları bırakır. Sıla, ulaşılmaz bir hayal, kusursuz bir sığınak haline gelir gurbetçinin zihninde.

Ama bu cennet hayali, içteki yangını daha da körükler. Her sabah uyandığında, bu aşıyı tazelemek, hayata tutunabilmek için yeniden gerçekleşecek olan o büyük buluşmanın hayalini kurar. O hayalin adı vuslattır. Vuslat, gurbet hikayelerinin en mutlu son durağıdır. Bir gün bavulları toplayıp, ardına bakmadan o yabancı şehirden ayrılmak; yabancı şehrin kapılarından geçerken yüreğin yerinden çıkacak gibi çarpması ve nihayet sılanın toprağına ayak basmak... Vuslat hayali olmasa, dost gurbetin o ezici yükü altında un ufak olur. Gurbet aşısının koruyucu gücü, aslında içinde barındırdığı bu vuslat umudundan gelir. "Bir gün döneceğim" düşüncesi, ruhun gurbet zehrine karşı ürettiği en güçlü antikordur. Bir gün gelecek muhakkak hayali alınan nefesi zehirden şifaya dönüştürür.

Ancak acı bir gerçek vardır ki, gurbet aşısı vurulan bir insan, bir daha asla eskisi gibi olamaz. Günler sonra vuslat gerçekleşip memlekete kesin dönüş yapılsa bile, insan bu sefer de bıraktığı yerin eski yer, kendisinin de eski kendisi olmadığını fark eder. Sıla da değişmiştir, gurbetçi de... Dönülen o cennet, hayallerdeki o kusursuz yer değildir artık. İnsan memleketindeyken gurbeti, gurbetteyken memleketi özler hâle gelir. Yani gurbet aşısı, insanı çift yurtlu ama aslında yurtsuz bırakan bir araftır. Tam da bu arafta aşının bile afallayacağı bir şifa vardır ki dostun sadrına sadrını dayayıp sarılmak.

Gurbet, insanın kendi içeri yolculuğunun en çetin durağıdır. Bu durakta ne sıradan bir yara bandı acıyı dindirir, ne de yapılan aşılar hasreti tamamen yok eder. Dost gurbette gündüzü ayrı, geceyi ayrı bir yükle taşır. İçindeki hüzün ve muhabbet, bir türkünün ezgisinde gözyaşı olup akar; sıla hayali ise gönlünde hep bir cennet bahçesi olarak kalır. Ve bizler, küldeste olmaklığın eşiğine değin vuslatın o meçhul gününe kadar, kalbimizdeki bu gurbet aşısıyla, sızlaya sızlaya yaşamayı, eksik kalmayı ve umudu yeniden diri tutabilmeyi öğreniyoruz. Belki de insanı dost yapan, o kabuk tutmayan kutsal hasret yarasının ta kendisidir.

ZORAKİ YAZILAR

Melih Erdem

Babalar En Çok Çocuklarını Sever

“Ben çocuklarımı özledim.”

-Seher Yeli

Baba değilim, belki de hiç olmayacağım. Ama evlatlıkta çeyrek asrı aştığım ömrümde en iyi babalığı gördüğümü söyleyebilirim. En azından benim hikayemde böyle.

Benim babam günde neredeyse on iki saate kadar çalışırdı. İşten geldiğinde o kadar yorgun olurdu ki sırtını bir yere yasladığında göz kapakları ağır bir yük olurdu. Bir süre sonra dayanamaz ela gözlerine indirirdi o biyolojik perdeyi. Yine de çoğu zaman o yorgunluğuna ve bıkkınlığına rağmen bizimle ilgilenir bize anlatır, dinler, yetiştirmekten geri durmazdı. Eli hep üzerimizde oldu. Köylüdür benim babam, milletin efendisi değil de kendisi olanından. Daha on dördünde çıkmış köyünden Kara Lise’de okumak için. Bir yandan okumuş bir yandan çalışmış. Maraş’ın en eski pastanelerinde tatlı dondurma yapmış. Öyle ki şerbetlidir benim babamın elleri. Çok sıkıntı çekmiş o zamanlar ki, hem de babasından uzakta, biz hiçbirini yaşamayalım diye yüreğini hayat taşının altından hiç kaldırmadı. Ben de ilk çıraklığımı yaptığımda on dört yaşımdaydım ama arkamda babam vardı. Bir şey olsa koşar yetiştirirdim. Epey de haylazdım. Tüm gevezeliğimi çekti. Onca yorgunluğuna, bıkkınlığına rağmen yeter ki mayamız sağlam olsun diye uğraştı. Uğraştı da ben adam oldum mu? Babama sormak lazım. Her türlü aksiliğime, huysuzluğuma rağmen hiç elini çekmedi. Vatana millete hayırlı, Allah’ını ve Peygamber’ini (s.a.v.) bilen, yolda yolunda istikamet üzere olan evlatlar yetiştirmek için tel tel saçlarını verdi babam. Dökülmeyeni de ben beyazlattım. Uzun yıllar harcadı fabrikada. Kimyasalların içinde çalıştı sırf benim karnım doysun, büyüyeyim iyi bir insan olayım diye. Üç kuruş daha kazanırım diye mesailerde geçirdi ömrünün neredeyse çeyrek asrını. İlk evladını kırk beşinde gönderdi gurbete. Altmışına erişti, evladı hâlâ gurbetten gelmedi. Bir işçi maaşıyla hem okuttu hem de evlendirdi. Yurt yuva sahibi etti. Borçtan uyuyamadığı gün de oldu torununun minik bir tebessümüne rüyalara daldığı da. Halen de der “Torun başka!”. Değerini bilene çok emek verdi babam, elinden veremediğini dilinden, dilinden veremediğini gönlünden, gönlünden veremediğini ömründen verdi. Özellikle de bana. İnce ince işledi ömrümün temelini. Sırf yoldan sapmayayım, istikamet üzere olayım, yüreğim yanımda olsun, hâzâ insan olayım diye gerek simasında gerek alnında onlarca ömür çizgisi biriktirdi. Tıpkı yüzlerce yıllık çınarlar gibi. Hâlâ da sırtımı babama yaslarım. Bilirim ki en serin, en rahat, en güvenli saye babamdadır. Bir şey olsa ilk koşacaklardandır. Bir şey olsa ilk coşacaklardandır. Yıllar yılı çalışmaların ardından hedefime ulaştığımda tüm hengameye rağmen sevinmişti babam. Çünkü üzerimdeki hüznü gördü. Yükü sırtlamak, derdimi azaltmak sevincimi çoğaltmak istedi.

Fedakâr sebatkâr ve cefakârdır benim babam. Ömrünü feda eder, örfüne sebat eder, sevdikleri için cefa çeker. Hiçbirine de ses etmez. Yalnızca dua eder. En çok da çocuklarını sever. Ela gözlerinden anlarsınız sevdiğini. Sevdiği şeye bakınca âlem aydınlanır. En çok da çocuklarına bakınca karanlık kuytu köşe kalmaz dünyada. Allah hayırlı uzun ömürler versin.

Benim babam en çok çocuklarını sever…

MARAŞ NÜKTELERİ

Ömer Faruk Doğru

Geçen haftaya bir not:

Geçen hafta yayımladığımız “gadgıntı gada savar” darbımeselinde “gada” kelimesinin, kader ve kaza inancındaki “kaza” sözcüğünden geldiğini belirtmiştik. Ancak gelen bir mesajla bu konuda eksik bir nokta bıraktığımızı fark ettim. Aslında ifadenin yeni ve daha güzel bir anlam kazandığını söylesem daha doğru olur.

“Gadgıntı” kelimesi Bertiz yöresinde genel olarak “katmak, katılmak, birleşmek” gibi anlamlarda kullanılıyordu. Bana ulaşan mesaj sayesinde bu kelimenin aslında çok daha özel bir durumu ifade ettiğini öğrendim. Bu yeni bilgiyle birlikte aktardığımız bu darbımesel tam olarak yerine oturdu. İsminin açıklanmasını istemeyen bir hocamızın bana gönderdiği o notu aynen aktarıyorum:

“Ömer Faruk merhaba, ‘gadgıntı gada savar’ sözündeki gadgıntı; ekşili çorba yapmak için yazdan hazırlanan dövme ve mercimek karışımına denir. Rahmetli annem anlatırdı; eskiden kapıya gelen ihtiyaç sahiplerine bulgur, pirinç gibi malzemeler verilirmiş. Gadgıntı da bunlardan biriymiş. Dolayısıyla yoksula verilen bu malzeme bir tür sadaka yerine geçer. Ben de buradan ‘Sadaka kazayı ve belayı önler.’ anlamını çıkardım. Selam ve dua ile...”

Bu darbımeselin bundan sonra hangi durumlar için kullanılacağını siz okurlara bırakıyorum. Bana düşen nakletmekti. Manaları sizlere aktardım, gerisi siz okurlarımızın takdiridir.

‘’Bu bir Adnan Menderes hatırasıdır’’

Dedem Abdullah Doğru’dan naklediyorum:

Adnan Menderes; Bertiz Çayı üzerindeki köprü yapımını başlatmak, köyü ziyaret ve teftiş etmek amacıyla Bertiz’e gelmiş. Başbakanın geldiğini duyan ahali, Menderes’i görebilmek için bir araya toplanmış. Adnan Menderes bir ara kalabalığa dönerek “İçinizde güreşçi var mı?” diye sormuş. Bu sual üzerine halk, hemen iki pehlivanı öne çıkarmış. Bu güreşçilerden biri Çobalı’dan Pehlivan Ali, diğeri ise Boyalı’dan Kirli Ali’ymiş.

İkisi de oldukça çetin güreşirmiş. Pehlivanlar bir süre güreşseler de birbirlerine karşı galebe çalamamışlar. Güreşi izleyen Adnan Menderes, pehlivanların yenişemeyeceğini anlayınca müsabakayı sonlandırmış. Dedemin anlattığına göre Menderes, pehlivanlardan biri yenilip de karşı taraf üzülmesin diye güreşi bitirmiş.

Bu hatıralar tarihe bir nottur. Sizlerin de bu gibi siyasi veya anlatmaya değer bulduğunuz bir hatıranızı bize yazabilirsiniz. Bu hatıralar tarihe not düşülmediği takdirde unutulmaya yüz tutacaktır.

Hatıra, anekdot, öğüt yahut nükteleriniz için iletişim: [email protected]

Çobanlı ve Boyalı: Bertiz’in köyleridir.

Derleyen: Ömer Faruk Doğru
Anlatıcı (Dede): Hacı Abdullah Doğru (d. 1939). Kahramanmaraş'ın Bertiz Baydemirli köyünde oğlu Mustafa Doğru ile birlikte yaşamaktadır.

GENÇ KALEMLER

Merve Hacosman*

Hasan

Adın içimde yankılanan derin ses

sessizlik bile seni anlatır artık

Aynı anda gülebildiğimiz günler vardı,

kimsenin anlamadığı o küçük dünyamız…

Şimdi hatıralar kadar yakın

ama ellerim kadar uzak,

bir kalbi iyileştirmek için çıktığın yolda

kalbimde eksilmeyen boşluk bıraktın

Zaman geçiyor diyorlar

sensiz hiçbir an tamamlanmıyor,

kardeşim…

Bu kelime bile dar geliyor sana

çünkü sen sadece kardeşim değil,

ruhumun en yakın sesi…

Gökyüzüne her baktığımda

orada olduğunu biliyorum

gördüğünü hissediyorum beni…

Bazen bir kuş konuyor pencereme

ve içimden usulca diyorum ki:

“Hasan… yine geldin, biliyorum.”

Hatırlıyorum…

yaptığım kekleri en çok sen severdin

daha fırından çıkmadan mutfağa gelirdin,

“İlk dilim benim.” der gibi bakardın

gülerek sana verirdim en güzelini

Şimdi aynı koku yayılıyor eve

ama o ilk dilim hep eksik kalıyor…

*Hacı Mehmet Kalay KAİHL

Ali Eşik

Abdal Yok Diye Türkçem Eksik

Pir miyim göğsümde gül filizlensin
Boynumdaki ilmiğe asma yaprağından bağ diyeyim
Kuruttunuz kazmayınca dibini
Korkuluk sandıklarımız rüzgâra hü diyendi
Ya çarmıh giyotin olsaydı
İşaretsiz kalırdık diye korkanlardan
Yarım kaldı diye düşünme cümleler
Söyleyeni de ...

Evet astılardı.

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]

Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar

Sayfa Editörü: Mustafa Cihan Alliş-Kadir Aydın

Sayı: 51

Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır.

Her hafta Cuma günü yayımlanır.