YARA BANDI

Hacı Ahmet Eralp

Dağca Dostluk

Hayatımızın haritası, çoğunlukla hiç hesaba katamadığımız sarsıntılarla yeniden çiziliveriyor. Coşkun nehirlerin yatağı bir gecede değişiyor; geriye derin yarıklar, kurumuş topraklar ve tarifsiz bir sessizlik kalıyor. Yüce dağların heybetinin saniyeler içinde acziyete dönüverişi gözlerimizin önünde kendini gösteriyor.

Tam olarak böyle bir kırılmanın, yeryüzünün o en acımasız titreyişinin ardından başlayan bir ömrü devraldık belki de. Deprem, sadece şehirleri yerle yeksan etmekle kalmadı; içimizde büyüttüğümüz, dalları göğe uzanan dostluk çınarlarını da kökünden sarstı. Ferhat'ı da o kara günün enkazında şehit verdiğimizde, içimdeki dağların karlar altında kalacağını, bir daha hiçbir baharın o beyazlığı eritemeyeceğini sanmıştım. Fakat hayat, en büyük hüznün ortasına bile bir parça yeşillik kondurmayı ihmal etmiyormuş.

Ferhat, toprağın dilinden anlayan bir ziraat mühendisiydi. Toprakla konuşur, onun dilini insanlara tercüme ederdi. Yüksek lisans ve doktora yapıyordu, kampüsün o loş ve nemli serasında geçirdiği vakitlerde herhangi bir akademisyenden öte duygular yeşertiyordu samimiyetsiz makale sütunlarına. Çoğu akademisyen serayı sadece bitkilerin büyüdüğü mekanik bir alan olarak görürken, Ferhat orayı bir ibadethane, bir laboratuvar ve en çok da bir gönül coğrafyasının inşa alanı gibi yaşıyor ve yaşatıyordu. Onun avuçlarında toprak her zaman canlıydı. O seranın köşesinde, minik saksılarda yetiştirdiği kekikler Ferhat’ın ruhunun özeti tam da o kekik kokusunda gizliydi. Dağ kekiği derdi ona, "Dağ kekiği asidir, zorluğu sever. Rüzgâra göğüs germeden, kayanın çatlağına tutunmadan o keskin kokusunu vermez insana" derdi. Eliyle hafifçe dokunup, parmaklarının ucuna bulaşan o buruk, aromatik kokuyu içine çekerken yüzünde beliren o çocuksu tebessüm, her saniye gözlerimin önündedir. Ferhat, o serada aslında sadece kekik yetiştirmiyordu; zorluklara direnen, her şeye rağmen ayakta kalan bir dostluğun tohumlarını serpiyordu hayatımıza. O keskin kekik kokusu, onun karakterinin, dürüstlüğünün, dervişliğinin ve tavizsiz dostluğunun kokusuydu.

Sonra o "felaket" geldi. Toprak, Ferhat’ın âşık olduğu, bağrını yeşerttiği o asil toprak, bir gece ansızın hırçınlaştı ve canımızı aldı. Ferhat’ın gidişiyle içimize çöken o devasa hüzün, sanki sırtımıza yüklenen koca bir dağ gibiydi. İnsan, dostunu kaybedince sadece bir insanı kaybetmiş olmuyor; onunla paylaştığı geçmişi, geleceğe dair kurduğu hayalleri ve en çok da yaşanacak hatıraların haritasını kaybediyor. Enkaz başında, o derin yasta, o bitmek bilmeyen hüzün günlerinde Ferhat’ın yokluğunun açtığı boşluğa bakarken, onun geride bıraktığı en değerli emanetle göz göze geliyorum: Ömer. Depremi ben Adana'da Ömer ise Konya'da karşıladık.

Konya'da Tıp okuyordu Ömer, ta ki o kara güne kadar. Hem okulun kalan vaktini hem de ömrün kalan nakdini Şehr-i Maraş’ta geçirmek için dönüp gelmişti. Duygusal düşünmeyi bırak, gelmemen daha mantıklı diyen büyüklere: "Mantıklı kararlar alırım genel olarak ama şimdi mantıklı olan duygusal karar vermek." demiş ve gelmişti. Gelmiştik... Tayinler, prosedürler ve olması gereken teknik detaylar yerine gelmişti.

Ömer bir doktordu. Ferhat toprağın yaralarını sarıyordu, Ömer ise insanlarınkini. Ferhat bitkilere can suyu veriyordu, Ömer ise hastanenin o beyaz koridorlarında acı çeken bedenlere şifa arıyor. İki kardeş, aslında aynı büyük nehrin iki farklı kolu gibi; ikisi de yaşatmak için nefes alıyordu. Ferhat’ın göçünden önce Ömer’le elbet tanışıklığımız, selamımız vardı ama aramızdaki bağ, Ferhat’ın gölgesinde serinleyen ince bir iplikten ibaretti. Ne zaman ki o büyük acı mağaramızın tam ortasına düştü, işte o zaman o ince iplik, kopmak bir yana, çelikten bir halata dönüşmeye başladı.

Hüzün, garip bir çimento imiş meğer, insanları birbirine öyle bir bağlıyor ki ne neşe ne süfli aktüaliteler ne de ortak zeminlerde gerçekleşen başarı hikayeleri aynı sağlamlığı yakalayabiliyor. Ömer’le yan yana geldiğimizde, kelimelere dökemediğimiz o büyük boşluğu paylaşıyoruz. Ben ona bakınca Ferhat’ın gözlerini görüyorum, o bana bakınca Ferhat’ın sesini, onunla geçen günlerimizin resmini buluyor belki de.

Bir dağın kalbinde yazılabilirdi ancak bu dağca dostluk. "Bir dağın sırtında dağ varmış gibi" omuzluyoruz birbirimizi üç bin yılı aşkın vakittir. Telefonda ismi görünüyor, kulağımda sesi en güzel türkülerden birini besteliyor bir anda: "Ekmek almaya çıktım şimdi, fırına doğru adımlarken Hacımabim’i arayayım, ekmek yerine tütün, çay ve sohbet ile karnımı doyurayım" diyor. Dağlara doğru yola çıkıyoruz Ömer’le. Dağ, Ferhat’ın ta kendisi. Zirvelere doğru tırmandıkça, havadaki o temiz ama keskin soğuk içimizi titretiyor, yol kenarında ansızın burnumuza bir koku çalınıyor. Yabani, asil ama tanıdık bir koku… Dönüp birbirimize bakıyoruz. Ömer eğilip kayaların arasından filizlenmiş dağ kekiğini koparıp bana uzatıyor. O an ikimiz de konuşamıyoruz. Gözlerimizden süzülen yaşlar, kekik yapraklarının üzerine damlarken, Ferhat’ın üniversite serasındaki o çocuksu gülüşü dağların yamaçlarında yankılanıyor sanki. O kekiğin, Ferhat’ın bize dağlardan gönderdiği bir selam, "Ben buradayım, topraktayım, rüzgardayım!" deme şekli olduğunu biliyor ve iman ediyoruz bu hakikate.

Ömer’le dostluğumuz o gün o dağ başında, o kekik kokusunun şahitliğinde pekişiveriyor. Biz sadece iki arkadaş olmadık; biz Ferhat’ın eksik bıraktığı cümleyi tamamlamaya çalışan iki yoldaş olduk. Onun doktorluk mesleğindeki o fedakâr ve samimi duruşu, insanları yaşatma gayreti, bana Ferhat’ın toprağa duyduğu o derin sadakati hatırlatıyor. Ömer, abisinin hatırasını yaşatmak için mesleğine daha bir sıkı sarılıyor; bense Ferhat’ın öğrettiği o dimdik ve sabırlı duruşu, "tatilim sensin" cümlesindeki gözyaşımı kurutmayacak o nehir yatağını Dağca bir omuzda coşkun nehire dönüştürüyorum.

Bir araya geldiğimizde, o ağır hüznü dağıtmak için susmuyoruz. Ferhat’ın en sevdiği türküleri mağaranın duvarlarına resmediyoruz. Türküler, bu mağaranın acısını da umudunu da en iyi bilen yoldaşımız. Sazın teline vurulduğunda, sanki o deprem gecesinin acısı da dile geliyor, seradaki kekiğin kokusu da dağların azameti de. Ömer’le "yan yana” oturup türkülerin nakaratlarına eşlik edemiyorken, boğazımıza düğümlenen o hıçkırıklar zamanla yerini derin bir huzura bırakıyor. Türküler bize ölenin sadece beden olduğunu, ruhun ve arkada bırakılan muhabbetin asla ölmeyeceğini haykırıyor.

Bizim dostluğumuz, adına "Dağca" dediğimiz bir lisanla kuruldu sanki. Dağ gibi sarsılmaz, dağ gibi vakur ve dağ gibi hüzünlü. Ama bir o kadar da zirvesinde umut barındıran, eteklerinde kekikler yeşerten bir dostluk bu. Ferhat toprağın altında uyuyor olabilir ama biliyorum ki Ömer’in verdiği her şifalı selamda, Ferhat büyüklüğündeki kavanozun kapağını kapatıp avuçlarıyla bize sunduğu kekiğin her zerresinde, birlikte yaşadığımız her vefakâr hatırada ve dağların o asil yalnızlığında Ferhat’ın kokusu, Ferhat’ın ruhu hep bizimle yaşamaya devam edecek. Bedenimizde değil, ruhumuzda dinmeyecek olan sızının iman gibi gerçek olduğunu unutmayacağız elbette. Topraktan geldik, toprağa gideceğiz ama aradaki bu ince sızıyı, bu dağca dostluğu türkülerle, yaşadığımız yaşayacağımız hatırlarla ve kekik kokularıyla ebediyete kadar büyüteceğiz inşallah, âmin. Âmin kere âmin.

ZORAKİ YAZILAR

Melih Erdem

Dergâh Yayın Bürosu

Bir kütüphaneden faydalanabileceğimizin fazlasını alıyorduk o zamanlar. Şimdi dönüp bakınca ne büyük nimetmiş de anlamamışız, değerini de bilmeyip şükrünü az etmişiz. Öte yandan ömrümüzün belki de en hızlı geçen zamanlarıydı. Neyden mi bahsediyorum? Tüm Dünya Çocuklarının Amcası ünvanıyla tanıdığımız Hasan Ejderha’nın üniversite kütüphanesindeki ofisinden tabi ki. Başkomutan buraya gerek zamanında Emmim’in ve diğer dostların Dergâh Dergisi’yle olan münasebetinden gerekse Yoldaki Kalemler’in editörlüğünü yapmasından ötürü Dergâh Yayın Bürosu derdi. İsmiyle de müsemmaydı. Nice yazarlar ve şairler gelir Emmim’in çayından içer gönül doyuran muhabbetinden ve fikirli hatıralarından nasiplenirdi. En çok da bizim gibi talebeler gelirdi. O üniversitede okumuş olsun ya da olmasın fikirli bir davası olan, derdi çok, yükünü paylaşmak isteyen neredeyse her gencin yolu düşmüştür oraya. Emmim’in çayını içmiş, tütününden nasiplenmiş çok şanslıysa sofrasına bile oturmuştur. Seher Yeli, Derviş Ali, Meczup Muallim ve fakir epey aşındırdık o kapıyı. Öğle arası olsa da Emmim’in dizinin dibine gidip çay içsek, ders bitse de Emmim’le dertleşsek, hatıra dinlesek, varsa yükü sırtımıza verse, varsa yükümüz serçe parmağıyla alıp öteye atıverse diye yerimizde duramazdık. Biraz da abartırdık. Öyle abartırdık ki en sonunda Emmim “Yavrum sizin dersiniz yok mu? Sene sonu transkriptinize bakacağım ona göre. Bakın ben eleğini duvara asmış adamım. Sizin daha eleyeceğiniz çok malzeme var.” demişti. Yine de duramaz “Tezgahınızda ne var? Neler yazdınız?” diye kurcalardı hep. Biz de bir bir dökerdik eteğimizdeki taşları. Üşenmeden dinler, özellikle bana “Okuman lazım, okumalısın!” derdi.

Destebaşımız da gelirdi. Şiir okur, yazılar okur gönlümüzü şâd eder yüreğimizi ferahlatırdı. Akademinin gri duvarlarıyla soğutup buruşturduğu yüzümüzü güz çiğdemi gibi açtırırdı o küçücük odada. En iyi hatırladığım okuma Osman Kılıç’ın Kader Kurbanı kitabıydı. Destebaşımız’ın memleketini anlatan bir kitaptı. Göç meselesini ilk o zamanlar anlamıştım.

Udebâmız da uğrardı. İkinci üniversitesine başladığında gerek ders aralarında gerek okula yolu düştüğünde illaki tıklatırdı Emmim’in kapısını. Bazen siyasî, bazen edebî, bazen içtimaî ama hep fikirli zarflarla sıkıştırırdı Emmim’i. Emmim de hiç geri durmazdı. Biz de mal bulmuş Mağribî gibi dinler heybemize atardık her şeyi.

En çok hatıralarını dinlemeyi severim Emmim’in. Zamanında bir meslek yüksekokulunda yurt müdürlüğü yapmış. Öğrenciler kendilerine veya birbirlerine zarar vermesin diye ütü, ocak, fön makinesi gibi şeyler yasaktır yurtlarda. Emmim bir gün denetime çıkmış. Koridorları gezerken öğrencilerden birisi ütülerinin alınmasından şikayetçi olmuş. “E kızım çamaşır odasında var ya ütü. Ne yapacaksınız fazlasını?” demiş. “Hocam saçımızı düzlüyoruz.” cevabını duyan Emmim’in yufka yüreği vecde geçmiş. Yardımcılarına dönüp “Her koridora bir tane ayna yaptıralım hemen, yanına da bir tane fön makinesi bir tane de düzleştirici koyalım. Kız yurdu burası. Kız çocukları güzel olmalı.” demiş.

Bir gün Emmim bize tütün ısmarlamışken Derviş Ali çıkageldi. “Sınav vardı ona geldim Emmi.” dedi. “Ee nasıl geçti Ali’m?” dedi Emmim alacağı cevabın kendisini nasıl şaşkına uğratacağını bilemeden. “Saat ikideymiş Emmi, kaçırmışım. Ama iyi geçti. Geçerim sanırım.” Emmim bir bize döndü baktı bir Derviş Ali’ye. Sonra katıla katıla güldük. O sınavın nasıl olduğunun sırrı bende hâlâ yok.

Öyle kalender birinin ofisiydi işte Dergâh Yayın Bürosu. Gençliğimizin en güzel anına denk geldi. Genç olduğumuzu bildik. Toyluğumuzu attık. Bazen çok abarttık. Bazen az bildik. Ama hep güzeldik. Allah Emmim’den razı olsun. Başımızdan eksik etmesin. Dünya’daki her çocuğun bir Emmi’ye ihtiyacı var.

Maşide Aydoğan Dinçer

İkinci Koltuk Değneği

Farklı zamanlarda, farklı yerlerde sık sık aynı kadına rastlıyorum. Sanki şehir onun çalışma alanı değil de mahallesi. Neredeyse hep aynı kıyafetlerle, aynı telaşla ve aynı neşeyle çıkıyor karşıma.
Onu ne zaman görsem telefonda konuşuyor. Ama öyle bizim konuştuğumuz gibi değil. Sanki dünyanın en kalabalık toplantısının tek konuşmacısı o. Toplu taşımada, sokakta, Pazar yerinde... Etrafında kim var, kim yok? Kim onu dinliyor, kim rahatsız oluyor; umurunda bile değil. Kahkahası bir otobüs durağından diğerine rahatlıkla ulaşabilecek kadar güçlü. İlk zamanlar buna şaşırıyordum. Sonra merak etmeye başladım. Konuşmalarından temizlik işlerine gittiğini öğreniyordum. Aslında "öğreniyordum" demek haksızlık olur. Kadın, hayatını fısıldayarak değil, mahalle hoparlörü ciddiyetiyle anlatıyordu. Toplu taşımada böyle insanlara sık rastlıyoruz. İstemeden birilerinin aile meclisine katılıyor, kavgasını dinliyor, barışmasına şahit oluyoruz.

Bir gün genç bir kız, annesiyle telefonda tartışıyordu. "Senin kocana sinir oldum! Beni deli etti. Neyse... sonra sakinleşince ararım." Telefon kapandı. Otobüste kimse kıza bir şey sormadı ama hepimiz hikâyenin istemsiz figüranı olmuştuk.

Bir başka gün yine otobüse bindim. Benden sonra eşi ve üç kızıyla aynı kadın geldi. Kızların enerjisi annelerinden aşağı kalmıyordu. Arka tarafta oturan bir kadını görünce üçü bir ağızdan "Aaa... abla!" Otobüsün yarısı istemsiz dönüp o "abla"yı aradı. Kadın kısa cevaplarla sohbeti bitirmeye çalışıyordu ama bizimkiler pes etmeye niyetli değildi. Babaları da yanlarındaydı. Adamcağız sessizliğin vücut bulmuş hâliydi. Kadın ise bir orkestra şefi gibi herkesi yönetiyordu.
"Geç kızım oraya."
"Sen buraya otur."
"Çantanı kaldır."
Bir yandan çocuklar, bir yandan yolcular, bir yandan da hayat... Ayağındaki alçıyı görünce ister istemez ne olduğunu merak ettim. Tam o sırada telefonu çaldı: "Temizlik yaptığım evde başım döndü. Pat diye düştüm. Ayağı kırdık. Hastaneye götürdüler. Şimdi alçıyı çıkartmaya gidiyoruz." Bir an sustu. Sonra kahkaha attı. "Anam, ne zormuş evde yatmak! Çatladım vallahi. İyi ki şu telefon var." Telefon sanki onun ikinci koltuk değneğiydi. Ayağını değil belki ama can sıkıntısını onunla taşıyordu. Kızları eteğini çekiştiriyordu. "Anne, gelsin ama..."
Karşıdaki gelsin, sohbet uzasın, gün biraz daha şenlensin istiyorlardı.

Sonraları eşini sokakta karton toplarken gördüm. Kızlarını okul yolunda... Hayatlarının kolay olmadığı belliydi. Ne zaman karşılaşsak konuşmak istiyordum. Sonra vazgeçiyordum. Çünkü konuşmaya başlarsak benim ineceğim durak gelir, onun anlatacağı hikâyeler bitmezdi.

Aradan uzun zaman geçti. Geçenlerde pazar yolunda yine karşılaştık. Her zamanki gibi yolun kenarında durmuş, telefonla konuşuyordu. Bu kez göz göze gelmemeye çalıştım. Yanından geçerken aklıma tuhaf sorular üşüştü:
“Acaba benim hakkımda ne düşünüyordu?
Nerede oturuyorlardı?
Nasıl bir evleri vardı?
Bu kadar yükün altında insan neşesini nasıl kaybetmezdi?” Belki de kaybetmişti de bize sadece sesini gösteriyordu. Belki de bu kahkahalar, hayatın üstüne örtülmüş ince bir battaniyeydi.
Uzaklaştıkça sesi de geride kaldı. Karşıdakine yine aynı içtenlikle soruyordu: "Eee... hayat nasıl gidiyor? Anlat bakalım, ne yapıyorsun?" İçimden cevap verdim, sanki onunla konuşuyordum. "Hayat nasıl gitsin be abla... Bir ters, bir düz. Bir yokuş, bir iniş. Elimize tutuşturulmuş bir oyuncakla oyalanır gibi geçiyor işte. Bir varmış, bir yokmuşuz"...

Ali Eşik

*Bu metnin adı için imama başvurun*

Ne zaman sela okunsa ölesim gelir senin sesinden
Göresi gelirse Azrail'in diyardan göçersin
Çiğneme cebindekileri dişin ekşir
Kiri çıksın diye değil
Musallaya sığmadım
Nar çiçeği
Ne demeye gittin de
dinlendin minarede
Ölesim gelir
Öpesi gibi sevgilinin boğazımdan
Dik başına kılıçla
Yaşamak için hevesim gidin
Unutturan dostların rüyasında
Dağlarımdan inerim
Çıkmadım bulutlara
Ne zaman ezan okunsa isimlerinden birini alasım gelir senin belinden
Sağım duymaz solum sağır
Yaz omzuma okuyanın canından olası
Kahrından aşkına sadık baht
Yangında üzüm yenirmiş
Siyahlardan yazma yaptım
Dilek tutuyorum
Bağladıklarıma bir yıldız dolaşmasın
Aman şu kaz yanmasın
Kimseler uyanmasın
Ne zaman bir çan duysam kalbimdeki İsa'ları asarım
Selalar eksik olmasın

Nurcihan Kızmaz

Acele Cevap

Mektup yazardık eskiden

Sabır tohumları atardık zarfa

Cevap beklerdik tez elden

Hiç acele etmezdi kelimeler

Uzun sürerdi özlemler

Belki de bu yüzden

Şimdilerde hızla geçiyor sözler

Mürekkep kokmuyor sevgiler

Postacının yolu gözlenmeyince

Pek kıymetli olmuyor havadisler

Döş cebinde saklardı mehmetcikler

Sevdalar satır aralarına saklanırdı edepten

Ana, baba, bacı gardaş

Muhtar emmi nasibini alırdı da

Yavuklunun esamesi okunmazdı hicaptan

Okuyup siliniyor artık,

tükendi kalem

Kalbe dokunmadan yok oluyor

her güzel kelam

Mıh gibi gönüle kazınmak varken

Söz de uçuyor yazı da vesselam.

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]