CİHAN GURBETİ

Mustafa Cihan Alliş

Yaşayan İnsan İlmihali-2

(geçen haftanın devamı)

Üçüncü ve Diğer Bölümler:

3. Kitap olan Namaz Kitabı’nı bitirmek oldukça zaman aldı. “İmanın alameti” namaz hükümlerinin oldukça ayrıntılı, çeşitli ve bir o kadar titiz hazırlanmış olması bölümü oldukça uzatmıştı. Neticede dinimiz sadece fiziksel ibadet hükümlerinden, sadece içtimai ya da kalbin-niyetin temizliğinden ibaret değil. Efendimiz’in “gözümün nuru” diyerek nitelediği namaz hakkındaki hükümler de tek açıdan veya insanın ruh ve bedenindeki bazı kısımları eksik bırakacak şekilde olmayacaktı.

Bu bölümde kolaylaştırıcılığına rağmen manadan ödün vermeyen namaza dair hükümler, biraz eşelendiğinde mantıken de yerine oturan açıklamalarla verilmiş. Kitabın kendi sistematiğindeki sayı numaralı konu başlıkları okumayı, anlamayı ve kendi yaptıklarımızla karşılaştırmayı oldukça rahat kılıyor. Hatta kimi kısımlarda okuyucuyu durdurup “Ben şöyle yapıyorum…” dedikten birkaç satır sonra anlatılan duruma dair hükümler sıralanıveriyor.

Okuduk, okuduk, okuduk…

Her şey güzel gidiyordu da bir yerden sonra hepimizde bazı pürüzler peydâ olmaya başlamıştı ve Ali Hocamızı biraz daha iyi anlar olmuştuk. Okuyup geçtiğimiz bölümler aklımızda kalmıyordu. Dahası birbirine karıştırdığımız yerler olmaya başlamıştı. Ayrılığa düştüğümüz yerde telefon uygulamasından bakıp hemen cevabı öğrenebiliyorduk ama muhtemelen asıl problemler bazı şeylerin vaktinin gelmemesi ve bazılarını da bizim yaşamıyor olmamızdı. Elbette biz Müslümanlar olarak vakit, cenaze, Cuma gibi namazları kılmayı ve kıldırmayı bilmeliydik. Ölü yıkamayı, cenaze defnetmeyi, kurban kesmeyi bilmeliydik. Bilmeliydik ama bayram namazının kılınışını, bir sonraki Kurban Bayramı’na kadar kurbanın hükümlerini ya da hac ve zekât ibadetini unutuyorduk. Miras paylaşımının, avlanmanın bizim hayatımızda yeri yoktu. Buradan sonra İslam’ın yaşayan insanlar için yaşanan bir din olduğunu öğrendik. İslam’ın yaşanabilir olduğunu gördük.

Bu okumalarımızın üzerinden yıllar geçti. Büyük İslam İlmihali’ni hiçbir zaman tam olarak bitiremeyenlerimiz oldu. Sıkıştığımız yerlerde aklımızda kalan hükümlerle hareket edip çok namaz kurtardığımız veya karşılaştığımız birtakım yanlışlardan döndüğümüz de oldu. Hiç değilse utanmadan danışabileceğimiz bir yerin varlığını bilmek bizi bahanelerden korudu.

Bir gün buz gibi havada şadırvanda abdest alırken birimiz “Bu mest harika bir şeymiş. Ulan o kadar hükümlerini okuduk bir şey anlamadıydım. Soğuk başıma vurunca üç günde termal mestin fetvasına kadar öğrenmedik bir yerini koymadım.” derken başka bir gün güneş enerjilerinde artık paslanma dolayısıyla ve devridaim sayesinde suyun vasfında bozulma olmadığı için günümüzde o sudan abdest alınabileceğini öğreniyorduk.

Birimizin babası vefat ettiğinde cenazenin ve mirasın hükümlerini az çok biliyor olup kendi zekatını hesaplayabiliyor bir başka birimiz Andırın dağlarında avlanırken hangi hayvana nasıl muamele etmesi gerektiğini yine ilmihale bakarak öğreniyordu.

Velhasıl yaşantımız olan İslam’ı okumadan yaşayınca eksik veya yanlış yaşamış oluyor veya sadece okuduğumuzda ise aklımız da ruhumuz da sosyal hayatımız da tamamlanmamış oluyordu.

Bir Müslüman için, yaşamak ibadetti.

Allah, yaşantısı ile bizlere yaşamayı öğretenlerden razı olsun.

ZORAKİ YAZILAR

Melih Erdem

O Eski Bayramlar

“Selamunaleyküm baba, hayırlı akşamlar. Nasılsın ne yapıyorsun?”

“Aleykümselam oğlum, iyilik sağlık senden ne var ne yok? Hâl keyif yerinde mi?”

“Elhamdulillah babam, çalışıyoruz iş güç bilirsin.”

“Allah kolaylık versin oğlum, yar ve yardımcın olsun.”

‘Nerede o eski bayramlar?’ sorusunun dile düştüğü en eski bayram nasıldı acaba? İlk nerede ne zaman kim hangi bayram adetini özledi de bu sözü sarf etti? Merakımı kendimle giderecek olursam bu sözü ilk sarf ettiğimde on sekiz yaşındaydım. Bu yaşıma kadar büyüdüğüm bahçeli evimizden apartman dairesine henüz taşınmıştık. Bu evdeki ilk ramazanımızdı. İlk defa dedemle anneannemin elini öpmek için başka bir binaya geçecektik. Eski evimizde altlı üstlü oturur, bayram namazına giden dedemin kapımızın önünden geçerken “Hadi oğullarım! Namaz vakti!” diye çağırışıyla bir önceki geceden yastığımızın kenarına iliştirdiğimiz bayramlıklarımızı apar topar giyer peşine takılırdık. Hoş o evden ilk onlar taşınmıştı ama biz de taşınana kadar bunun kıymetini hiç anlamamıştım.

“Allah razı olsun babam… Baba, kurbanlık işini ne yaptın?”

“Geçen sene aldığımız yerden alacağız oğlum, tıpkı evvelki sene yaptığımız gibi. Hacı kesecek yüzecek teslim edecek.”

“Eyvallah babam. Benim de niyetim var bu sene ama var mıdır Hacı Abi’nin elinde şöyle benim gibi küçük, garib, kurban olmaya hevesli bir davar?”

Bayram ramazansa ilk onlara gider ellerini öper kahvaltımızı yapar ardından anneannemin yaptığı hoşaf ve çörekleri yerdik. Sonra gelen misafirlerini ağırlamalarına yardımcı olurduk. İkisi de en büyük olduğundan bir günde yüzlerce kişi ağırladığımız olurdu. Anneannemin haylaz yeğenlerinin, haylaz dediğime bakmayın otuz-otuz beş yaşlarındalardı o zamanlar, balkona torpil atıp geldiklerini farklı yollardan belli etmeleri de ayrı bir mizansen katardı bayramlarımıza. Günün sonunda yorgunluktan perişan olur yatağa huzur içinde daha düşmeden uyurduk.

“Vardır evladım olmaz olur mu? Amcanla haftaya bakmaya gideceğiz. Sana da alırız gözümüzün kestiğinden.”

“Allah razı olsun babam, beni gözünde nasıl görüyorsan öyle kurban seç bana da inşallah.”

“İnşallah, oğlum.”

Kurban Bayramımız ise pek telaşlı olurdu. Ev bahçeli dedem de maharetli olduğundan hiç olmasa en az iki kurban olurdu. Ama en güzeli bayramdan öncesiydi. Çünkü dedem kurbanları iki gün önceden getirir hem bize sevdirir hem de son günlerinde kendi eliyle beslerdi. Aynalı, Rıfkı, Güllü… Kurbanlardan bazılarının ismiydi. O yaştaki çocuğun saf yüreğiyle bağlanır, kurban edilmesinler diye çabaladığım olurdu. Çocuk aklı işte…

Bu bayram da eski bayramları özlediklerimden. Gurbet çok ağır. Gönle yük, hasreti çok, vuslatı neredeyse yok. Özlemle dolu geziyorsunuz doğup büyüdüğünüz sokakları. Hasretle öpüyorsunuz özlediğiniz elleri. Birkaç gün sonra gideceğinizin burukluğuyla gülüyorsunuz yüzlere. Bir de hiç bayramlarını kutlayamayacaklarınızın hüznü çöküyor yüreğinize. Sonra kurban ediyorsunuz tüm hayal ve düşlerinizi her hatıranın bir hatırına. Sonra ellerinizi açıp dua ediyorsunuz:

“Yârabbi! Biz ölürsek de bayram olsun. Âmin!”

Burak Çırak

Cihan’ın Gurbetine Küçük Bir Nazire ve Dombalak

Dostluk dile gelecekse dostun sesiyle gelmeli efendim. Yoksa söz yürür, kalp yerinde sayar.
Gurbet iki türlüdür:
Biri memleketten düşer, biri kendinden.
Dombalak…
Bizim dilde yuvarlanandır ama insanın içinde bir hâl olur bazen cezbe gibi, tutamazsın.
Gönül birden dönmeye başlar; ne ileri varır ne geri döner, aynı yerde döner durur.
Dost yüzü görünce o dönüş kesilir. İnsan, konuşmadan anlaşır; çocuk gibi güler, içindeki düğüm çözülür.
Anladım ki cihan gurbeti uzaklık değil efendim, aynı dili konuşup aynı yeri bulamamaktır.
Dombalak döner durur, ta ki bir dostun omzuna yaslanana kadar.

Mustafa Işık

Neden Genç Kalemler?

Yirmi beş yıldır eğitim-öğretim camiasının içinde biri olarak mevcut okul hayatımdaki idarecilik ve öğretmenlik görev ve sorumluluğuma paralel olarak öğrencilerimi ve çevremde ulaşabildiğim genç kalemleri hayat okuluna hazırlamanın ve edebiyat-sanat-yazın dünyasına dâhil etmenin gayreti içerisindeyim. Bu hususu bir ömür sürdürmeyi kendime şiar edinmiş ve bu aziz memleketin evlatların karşı gönül ve vicdan borcu olarak bilmiş ve kabul etmişimdir.

Genç kalemlere öncülük etmek, aslında bir edebî sorumluluk ve kültürel vefa meselesidir. Gerek eğitimciler olarak gerekse de ehli kalem ve kelamın ilgi ve gayreti neticesinde edebî mirasın devamlılığının sağlanması için gönül borcunun ödeneceği kıymetli bir imkândır. Usta kalemlerin birikimi, gençlerin heyecanıyla birleştiğinde edebiyatın damarlarının canlı kalacağına edebiyat tarihi boyunca mevcut örnekleriyle şahit olmuşuz. Böyle vesileler yeni seslerin keşfine; gençlerin, çağın ruhunu ve kendi kuşaklarının duygularını dile getirmesine fırsat verir. Dolayısıyla onlara yol açmak, edebiyatın yenilenmesini, gelişmesini ve dinamizmini de sağlar.

Ben, naçizane edebiyat yolculuğumda her daim yazmaya istidatı olan öğrencilerimle ve çevremdeki genç arkadaşlarımla daha yakın bir alaka içinde olarak yazma yolculuğunda yol arkadaşlığı yapmak hassasiyetini hem bir emanet hem de bir görev gibi görüyorum. Çünkü genç kalemlere açılan her kapı, aslında edebiyatın geleceğine açılan bir kapıdır.

Edebiyatla sanatla mesgul öğrencilerimle yıllardır yaptığım çalışmanın özeti mahiyetinde birkaç kelam edecek olursak; kitap okumaya teşvik, okunan kitapların mütaalası, özetlendirimesi ve anlatılması, metin yazma çalışması ve yazılan metinlerin birlikte değerlendirilmesi, ortaya çıkan edebi değeri olan metinlerin gazete ve dergilerde yayımlanması aşaması, teşvik etmek amacıyla okuldaki bayrak törenlerinde öğrencilerin ödüllünedirilmesi-taltifi, atölye-okuma sınıflarının kurulması ve öğrencilerin buralarda etkinlikler yapmalarına fırsat sunulması, ortaya çıkan edebi eserlerin uzun vadede kitap haline getirilmesi, öğrencilere dağıtılması ve öğrencilere imza günleri düzenlenmesi… (Şu ana kadar 2 kitap basıldı, 3. kitap da önümüzdeki sene için planlanmıştır.)

On yıldan fazladır bu şekilde aktif olarak yapmaya gayret ettiğimiz bu uğraşlar neticesinde kalemi kavileşen ve sonradan teşvik ve desteklerimizle kendi şahsi eserlerini yazıp yayımlayan çok sayıda öğrencimiz oldu. Gazetelerde köşe yazarlığı yapan, yerel-ulusal dergilerde çalışmaları yayımlanan, şiir yarışmalarında dereceler alan yol arkadaşlarım oldu. Bütün bu gayretler neticesinde başarı ve gayretlerinin mutluluğuna ortak olmak bizim için en büyük motive kaynağı olmuştur. Yaradan izin ve fırsat verdikçe yirmi beş yıllık süreç içerisinde mezun ettiğimiz, gönül bağı kurduğumuz öğrencilerimizin, arkadaşlarımızın, dostlarımızın yanı sıra bundan sonra yolumuzun kesişeceği tüm güzel yüreklilerle aynı şevk ve heyecanla devam etmenin gayreti içerisinde olacağız.

(Editör notu: Dil ve eğitim emekçisi, şair, öğretmen Mustafa Işık Hocamızın tezgâhından geçen ve geçmekte olan talebelerinin şiirleri “GENÇ KALEMLER” adlı köşede sizlerle buluşacaktır.)

GENÇ KALEMLER

Hale Abdrabbo*

EN BÜYÜK ZAFERİM

-Babama-

Ev hâlâ Seni bekliyor, Baba!

Kapının sesi değişmedi

ama içeri giren sen değilsin

Zaman akıp gidiyor diyorlar…

ne de kolay söylüyorlar bunu

oysa ben her günü

adını kalbime nakşederek saydım

Ayrılık dediler

anlaması imkânsız bir kelimeydi,

en zoru da

“Artık Yok!” diyen o sessizlikti

Sen gittin ya, Baba!

duvarların rengi soldu biraz

akşamlar erkenden sustu

çay bardakları eksik kaldı masada

Bazen sana benzediğimi söylüyor

gülümsüyorum…

çünkü aynaya her baktığımda

seni, sende olan beni görüyorum

Özlemek geçmiyor, Baba

yollar aramıza girse de bitmiyor,

adını anarken sesim titriyor belki

ama yüreğim seninle dimdik duruyor

Birine derdimi anlatacak olsam

ilk seni arıyorum içimde,

sanki arkamda dağ gibi duruyorsun

“Ben buradayım kızım!” diyorsun

Ben senin toprağına değil

ben senin hatıralarına sığınıyorum,

orada hâlâ sağsın,

hâlâ bana bakıyorsun orada

Sınırlar, mesafeler, şehirler…

hiçbiri senin nefesini benden koparamaz

Bil ki Baba,

yokluğunla büyüdüm ama sevginle güçlendim,

senin kızın olmak

benim bu hayattaki en büyük zaferim

Eğer bir gün gökyüzü biraz daha mavi görünürse

bilirim ki bir yerlerden

yine beni gururla izliyorsundur.

*Hacı Mehmet Kalay Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi

10.sınf öğrencisi

Bedirhan Dal

ACI HOYRAT

bir gün olur
senin de davulunu çalarlar.
civar köyler toplaşır
okuntular, görümlüklere karışır
bir boğuk zurna, abdalın elinde
bir acı hoyrat, ozanın dilinde.
kan kırmızı allar başında
bir gün olur
senin de davulunu çalarlar.

geçti, unutulmaz artık
eğilip kulağıma fısıldadığın heceler.
sorma her ne idi onlar
onlar çoktan şiir oldular, gittiler.

bozdum suskunluk yeminimi
üç şinik kelime pahasına
ağırsın bana, ağır artık yaşamak.
yazgım, gerim gerim gerilip
inceldiği yerden koptu kopacak
ey esir gözlü, sen hançer gözlü!
ne sana varmak, ne senden kaçmak...
gayrı ıra gözlerimin önünden.

uçmak vakti yaklaşıyor yuvadan
ukte nedir, kursakta kalan heves
ne hale getirir insanı, bellettin.
bir gün olur
sen de baba evinden aşağı
ağır ağır inersin o ahşap merdivenlerden
bense zihnimde çalan o dağınık şarkılar
ve bir düzine şiirle yâd ederim seni.
bu bir heyula, bu bir kabus, acı ama ne acı...
korkarım ki
göçünü düzer, gelin eylerler
bir gün olur
senin de davulunu çalarlar.

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]

Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar

Sayfa Editörü: Mustafa Cihan Alliş-Kadir Aydın

Sayı: 49

Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır.

Her hafta Cuma günü yayımlanır.