
DÖŞ CEBİ
Mehmet Yaşar
Zahra
Yaz dediğin, takvim yapraklarının diğer mevsimlere nazaran daha aheste savrulmasının yanında coğrafyanın insana yüklediği tatlı bir sorumluluk, bir nevi bereket ve hazırlık mevsimidir. Şehirlerin beton kafeslerine sıkışmış modern hayat, yazı sadece tatil, deniz ve güneşten ibaret okusun dursun; Anadolu’da, özellikle de Kahramanmaraş’ta yaz; aynı zamanda kışa kesintisiz bir hazırlık, bir rızık ve dayanışma telaşıdır. Güneşin en cömert, toprakların en üretken olduğu bu aylar, Maraş evlerinde bambaşka bir telaşla, kazanların kaynadığı, damların, balkonların tepsilerle ve çiğlerle dolup taştığı manzaralara sahne olur.
Kahramanmaraş’a büyük emekleri dokunan, hayırla yâd ettiğimiz iki kıymetli büyüğümüz merhum Yaşar Alparslan ve merhum Hacı Ali Özturan’ın özenle hazırladıkları ve 2012 yılında Ukde Yayınlarından çıkan "Eski Maraş’ta Aile Ev Ekonomisi ve Zahra" kitabı, unutulmaya yüz tutmuş bu köklü incelikleri gözler önüne seriyor. Bu hafta döş cebimizden çıkarıp okurlarımızla buluşturmak, sayfaları arasında adeta mis gibi tarhana kokuları ve kaynayan şıra kazanlarının tınısı eşliğinde bir gezintiye çıkmak istediğimiz eser budur. Aslında muradımız eserden hareketle zahraya dikkat çekmektir.
Kahramanmaraş kültüründe kış için yaz mevsiminde başlayıp güze uzanan zaman dilimlerinde hazırlanan tüm gıda ürünlerinin genel adıdır zahra. Kitabın takdim ve inceleme kısımlarında da vurgulandığı üzere, "kışlık zahra" hazırlığı yalnızca bir mutfak rutini değil; ailenin rızkını güvence altına alma, imece usulüyle komşuluk bağlarını pekiştirme ve tabiatla uyum içinde yaşama sanatıdır.
Zamanede, ya da diğer bir deyişle dijital çağda teknolojinin hayatımızın merkezine yerleşmesiyle birlikte her şeyin rengi değişti. Derin dondurucular, son teknoloji soğuk hava depoları veya endüstriyel buzdolapları, yazın meyvesini, sebzesini kışa saklamayı bir tuşa basma kolaylığına indirgedi. Artık domatesler kurutulmak yerine püre halinde buzluklara kaldırılabiliyor, konserveler endüstriyel pratiklikle raflardaki yerini alıyor.
Ancak ne kadar sanayileşirsek sanayileşelim, bazı tatlar ve ritüeller vardır ki pratikliğe kurban edilemez. Kitapta detaylıca anlatıldığı gibi, Kahramanmaraş’a özgü o eşsiz tarhana, biber ve domates salçaları, bulgurlar, kurutmalık patlıcan ve biberler, bastıklar, bestiller, samsalar; hâlâ o kadim zahra ruhunu damarlarımızda taşımaya devam ediyor. Teknolojik kolaylıklar işimizi nispeten hafifletmiş olsa da o imece ruhunu, komşuların damlarda kurulan sofralardaki neşesini ve en önemlisi bu gıdaların topraktan sofraya uzanan hikâyesindeki emeği asla ikame edemiyor.
"Eski Maraş’ta Aile Ev Ekonomisi ve Zahra", sadece geçmişin mutfak masraflarını ya da yemek tariflerini listelemiyor; bir şehrin, bir ailenin kısıtlı imkânlarla bolluk üretebilme iradesini, kadının ev ekonomisindeki hayati rolünü ve en önemlisi "paylaşma" kültürünü gözler önüne seriyor.
Eserde yer alan bilgilere göre, eski Maraş ailesi tam bir üretim merkezi gibi hareket ediyordu. Yazın tarladan ve bağdan gelen her mahsul israf edilmeden zahraya çevriliyor; kadınlarımız anneliğin getirdiği sorumluluklarla birlikte aile bütçesinin ve sağlığının da en büyük güvencesi oluyordu.
Kitabın yapraklarını çevirdikçe, bir zamanlar Maraş evlerinin avlularında kaynayan mahsere kazanlarının tınısını duyuyorsunuz. Yazın coşkusunu kışın konforuna dönüştüren o sessiz ama güçlü emeğin mimarı annelerimizin, ninelerimizin ellerindeki bereketi hissediyorsunuz. Hangi malzemenin hangi ayda, hangi titizlikle toplandığını, kurutulduğunu ve saklandığını okurken, aslında kaybolmaya yüz tutmuş bir ruhun inceliğini yeniden keşfediyorsunuz.
Zahra kültürü, bize hayatın sadece tüketmekten ibaret olmadığını, üretmenin, doğru biriktirmenin, paylaşmanın ve yarınlara hazırlık yapmanın insana verdiği o derin huzuru ve güveni hatırlatıyor.
Aziz dostlar, bu kitabı muhakkak bulun, bir garbi yeli serinliğinde sayfalarını karıştırın, modern dünyanın o baş döndürücü hızına biraz ara verip Maraş’ın kadim sokaklarında, damlarda kurutulan tarhanaların, tepsilerde güneşlenen salçaların ve şirelerin serin rüzgârında bir yolculuğa çıkın. Gönlünüzün ve evinizin zahrasının hep bereketli, hafızanızın bu zenginlikle hep diri kalması dileğiyle...
YARA BANDI
H. Ahmet Eralp
Bakü’de Bir Veda, Maraş’ta Bir Dua: İki Zeynep, Bir Baba
Zamanın durduğu, mekânın anlamını yitirdiği ve kelimelerin ağır beton blokların altında ezildiği anlardandı. Kahramanmaraş’ın kalbinde, Azerbaycan Bulvarı’nda hayat saniyeler içinde karanlığa gömüldüğünde, gecenin zifiri soğuğunu yaran tek şey insana, yaşama ve hepsinden öte sevgiye tutunan titrek seslerdi. Tozun, feryatların ve felaketin tam ortasında bir aile, çöküntünün zifiri karanlığında birbirinin nefesini arıyordu: Zeynep, annesi ve babası. Henüz hayatta olduklarını birbirlerine kanıtlamaya çalışan, her biri diğerinin yaşadığını duyarak hayata tutunan o fısıltılardan biri, gecenin en çaresiz anında bir umut kehaneti gibi döküldü dudaklardan:
“Burası Azerbaycan Bulvarı, bizi Azerbaycanlılar gelip kurtarır...”
Bu cümle, sadece bir caddenin tabelasından medet ummak değil; çaresizliğin en dip noktasında, bir babanın kızına ve eşine yaşama tutunmaları için sunduğu sevgi harmanlı son inanç dayanağıydı. Kendi canı kayıp giderken bile evladının yüreğindeki korkuyu dindirmek isteyen bir babanın, karanlığa karşı yaktığı son mumdu.
Aynı saatlerde, kilometrelerce ötede, Bakü’nün soğuk bir sabahında başka bir evde derin bir sızı ve veda telaşı yaşanıyordu. Kahramanmaraş’tan gelen yıkım haberini alır almaz arama kurtarma ekipmanlarını toplayıp yola çıkmaya hazırlanan bir adam, kapının eşiğinden geri dönerek küçük kızının alnına bir öpücük kondurdu; uyandırmadan saçlarını okşayarak çıkmak için odasına, yatağının başucuna vardı. Henüz dokunamadan uyanarak babasının ceketine tutunan o küçük kız, yani Bakü’deki Zeynep, gözyaşları içinde "Gitme Kahramanmaraş’a..." diye yalvarmaya başladı. Tehlikenin, yıkımın ve bilinmezliğin ortasına koşan babasını korumak isteyen bir evladın en yalın, en masum çığlığıydı bu.
Ama o babanın yüreğinde, sınırları, coğrafyaları ve mesafeleri aşan hüzünlü ve ilahi bir sezgi vardı. Kendi kızının yüzünü avuçlarının arasına aldı, gözlerinin içine baktı ve bir kalpten diğerine nefes taşıyacak o sözleri söyledi:
“Ben oraya bir Zeynep kurtarmaya gidiyorum.”
Kimdi o Zeynep? Hangi adreste, hangi taşın, hangi soğuk betonun altındaydı? Adını bile bilmediği o küçük kız, nasıl olmuş da Bakü’deki bir babanın yüreğine düşmüştü? Bilmiyordu. Ama bir babanın başka bir babaya olan görünmez, mukaddes borcuydu bu: Kendi evladının kokusunu hıfzedip bir başka evladı hayata döndürmek... Bakü’deki Zeynep, babasını Kahramanmaraş’a uğurlarken aslında kendi ismini ve bir babanın sevgisini de o felaket bölgesine gönderiyordu.
Arzın sarsılmasının üçüncü günüydü. Zaman tükenmiş, umutlar yıpranmıştı. Bedenler soğuğa, susuzluğa, açlığa ve damarlarda damla damla eriyen kana direnmeye çalışıyordu ki o taş yığınının arasında dua ile veda el ele tutuştu. Bakü’den gelen arama kurtarma ekibindeki o adam, günlerdir süren uykusuzluğun ve yorgunluğun ardından enkazın derinliklerinde bir yaşam belirtisine ulaştı. Betonların arasından uzanan, toza bürünmüş küçük bir elin sahibine ulaştığında, heyecanla ve titreyen bir sesle adını sordu. Taşların altından gelen cevap, kaderin ilahi bir kalemle yazdığı o tek kelimeydi: Zeynep.
O an, zamandan ve mekândan bağımsız bir mucize gerçekleşti. Bakü’deki Zeynep’in babası, Kahramanmaraş’taki Zeynep’in elini sıkıca tuttu. Bakü’den çıkarken kızına verdiği söz, Kahramanmaraş’ın enkazında vücut bulmuştu. Bir baba, kendi kızına verdiği yemini tutmuş; Azerbaycan Bulvarı’nın adında gizlenen o umut fısıltısı, uzak bir coğrafyadan gelip enkazın zifiri karanlığını yırtmıştı. Zeynep ve annesi, o fedakâr eller sayesinde tozun ve taşın arasından yeniden güneşe, gökyüzüne çıkarıldı.
Her mucize, dünyada tamamlanmamış ve kederli bir hikâye bırakır elbette. Zeynep ve annesi ışığa kavuşurken, enkaz altında kızına "Azerbaycanlılar gelip kurtaracak" diyen o baba, bulvarın karanlığında son nefesini kızının yaşama tutunmasına feda ederek kaldı. O, kendi hayatını ve nefesini, kızının ve eşinin geleceğine devretmişti. Sözü gerçekleşmiş, Azerbaycanlılar gelmişti; ama o, kızının kurtuluşunu bu dünyanın gözleriyle görememişti.
Bu yaşananlar; sadece bir felaketin, bir enkazın ya da mucizevi bir kurtarılışın hikâyesi değildir. Bu, dünyayı döndüren en kadim, en katıksız duygunun; baba ile kız arasındaki o koşulsuz, adanmış ve sınır tanımayan aşkın en somut resmidir.
Bir baba vardır; son anında bile kızının yüreğine korku girmesin diye umut büyüten, hayatı çekilip giderken bile "bizi kurtaracaklar" diyerek evladına yaşama direnci aşılayan... Ve bir başka baba vardır; kendi evladının gözyaşını silip, tanımadığı başka bir kız çocuğunu ölümlerden çekip almak için tehlikenin ortasına atılan.
İki farklı şehir, iki farklı ev, iki Zeynep... Kahramanmaraş’taki Zeynep ile Bakü’deki Zeynep, bir babanın son fısıltısında ve diğer babanın adımlarında birbirine ebediyen bağlandı. Bakü’deki Zeynep, babasını paylaştı; Kahramanmaraş’taki Zeynep ise babasının son mirası olan umutla hayata tutundu.
Bazı sokak isimleri sadece haritalarda yer alan tabelalardan ibaret değildir. Bazı sokaklar, babaların kızlarına verdiği sözlerde, yıkıntıların arasından yükselen dualarda ve sınır tanımayan kardeşlikte yaşar. Zeynep hayattadır; çünkü Kahramanmaraş’taki bir baba ona karanlıkta bile umut etmeyi öğretmiş, Bakü’deki bir başka baba ise o umudun peşinden kilometrelerce yolu aşındırmıştır. Bu yalan dünyada baba ile kız arasındaki o muazzam aşk var olduğu sürece, hiçbir karanlık tamamen karanlık kalmayacaktır.
YÂRENLİK DEFTERİ
Enver Çapar
Erzincan Hatırası
Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) geleneksel şubeler buluşması bu yıl Erzincan’da icra edildi. 24-26 Temmuz 2026 tarihlerinde dolu dolu bir dizi program gerçekleştirildi.
Erzincan’da bizleri gönül insanı, aziz dostumuz TYB Erzincan Şube Başkanımız Halil İbrahim Özdemir karşıladı. Misafirperverliğin ve dostluğun numunesidir kendisi. Erzincan şubesindeki toplantıyla başladık güne. Şubelerin yaptıkları faaliyetler ve önümüzdeki dönem faaliyet planlamaları ele alındı. TYB’nin ellinci yılına dair neler yapılabileceği konusunda fikir alışverişinde bulunuldu. TYB Erzincan Şubesi'nin çok güzel bir mekânı var. Bir caminin bodrum katında nezih ve ferah bir mekân. Mekânın manevi atmosferi ve dostların samimiyetiyle sıcak ve verimli bir sohbet ortamı oldu. Aynı mekânda akşam, Erzincanlı şairlerin ve TYB şube başkanlarının da katılımıyla bir şiir dinletisi gerçekleştirildi.
Erzincan bir erenler şehri. Gönül insanlarının gönüller inşa ettiği bir şehir. Terzi Baba, Abdurrahim Reyhani, Salih Baba gibi nice erenler yetişmiş bu topraklarda. Anadolu’yu mayalayan bu gönül erlerinin feyziyle bereketlenmiş bir şehir.
“Erzurum’a vardım dumanlı dağlar/Erzincan’a indim ne güzel bağlar” türküsündeki gibi Erzincan, bağlık bahçelik, yeşil bir şehir. Evler az katlı ve bahçeli. Geçmişte iki büyük yıkıcı deprem görmüş bir şehir olduğu için yüksek binalar bulunmuyor. Bu bahçeleri gezme fırsatımız da oldu. Cuma günü öğleden sonra TYB Genel Merkez Yönetim Kurulu mensuplarından Erzincanlı Şeyda Hanım'ın anne ve babasının ikamet ettiği büyük bahçeli eve misafir olduk. Erzincan misafirperverliğinin gerçekten muhteşem olduğuna bir kez daha tanık olduk. Bizi misafir eden Özgül ailesine çok teşekkür ediyoruz.
Cumartesi sabah erkenden Erzincan’ın şirin ilçesi Kemaliye’ye (Eğin) doğru yola çıktık. Eğin, iki sarp dağ arasına kurulmuş, bütün sokakları yokuş olan şirin bir ilçe. İlçe girişindeki çay bahçesinde çay molasıyla başladık güne. İlçe kaymakamı ve belediye başkanı, ilçe ile ilgili kısa birer bilgilendirme yaptılar. Daha sonra vali yardımcısı da bizlere eşlik etti. Nurettin Topçu’nun annesinin memleketindeyiz. Topçu’nun isminin bu ilçede yaşatılması maksadıyla ilçenin birinci sokağına "Nurettin Topçu Sokağı" adı verildi. Sokak tabelası bütün katılımcıların el birliği ve el emeği ile yerine asıldı. Eğin bir su cenneti aynı zamanda. Her sokak başında buz gibi akan çeşmeler var.
Nurettin Topçu Felsefe Okulu buluşması için eski bir konakta hizmet veren kültür kafede bir araya geldik. Nurettin Topçu ve Maarif Davamız başlığında birbirinden kıymetli sunumlar dinledik burada. Merhum kurucu başkanımız D. Mehmet Doğan’ın bir hayali daha gerçekleşmiş oldu burada. Bir vefa abidesi idi Mehmet Abi. Topçu’ya vefa göstermek için Eğin'de bir sokağa onun isminin verilmesini, bir kültür evi açılmasını isterdi. Onun bu hayalini gerçekleştirmiş olmanın huzuru ile hem onu hem de Topçu’yu rahmetle andık.
Sonraki durağımız Yuva köyü. Burası, Topçu’nun her yıl yaz tatillerinde bir süre kaldığı annesinin köyü. Gürül gürül buz gibi suların aktığı bir çeşme başında bizleri Topçu’nun köylüleri ve akrabaları bekliyordu. Bize bir şeyler ikram etmek için birbiriyle yarışan bu güzel insanların hepsine ayrı ayrı teşekkürü bir borç biliyoruz. Çeşme başında çaylarımızı yudumlarken Topçu’nun yeğeni Emine Teyze’den dayısı ile ilgili çok kıymetli hatıralar dinledik. Topçu, her yıl bu köyde bir süre kalır ve akarsu başlarında saatlerce tefekkür edermiş.
Eğin’deki son durağımız Ali Demirsoy Doğa Tarihi Müzesi idi. Burada çok eski tarihlerden günümüze birçok yapı taşı, bitki ve hayvan türüne ait kalıntıları görme şansımız oldu. Munzur Dağları'nın arasında yeşil bir şerit gibi uzanan Karanlık Kanyon’da muhteşem bir tekne gezisiyle son buldu programımız.
Bu güzel buluşmayı organize eden başta Erzincan Şube Başkanımız Halil İbrahim Özdemir ve ekibine en kalbi şükranlarımızı sunuyoruz. Ayrıca geleneksel şubeler buluşmasının mimarı olan TYB Şeref Başkanımız Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan’a, TYB Genel Başkanımız Prof. Dr. Muhammet Enes Kala’ya, TYB Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyelerimize ve TYB şube başkanlarımıza teşekkür ediyoruz. Allah birliğimizi, dirliğimizi daim eylesin.
Gavurdağlı Gavur Tevfik'in Köylü Dostuna Bildiri
Osman Emre Hacıarap
türkü sevmezdi rahmetli
"ışıklar içinde uyusun"
/tanburu da olmadı hiç/
vaktiyle ladine vergi
çiftçilere zulüm gelmiş
hikaye odur ki
çiftçiler isyan etmiş
biri diğerine
öteki berikine
hepsinin dahilinde
çizgi çekmişler
biri yamuk diğeri dümdüz
paylaşıvermişler toprağı
Çift Şeritli Yoldan Ayrılan Şerit
Ali Eşik
Kesik beyaz çizgiler
Bir karar ver
Sarışın sokakları var
Esmer tenli gökyüzünün
İştiması var tüylerin
Ağıt duymuş kulakların komutanlığı
Kafam karıştı bir karar ver
Beyaz kesik çizgiler
Gölgemin gözleri kapalı düşler için
Kısırlaştırılmış hayvan etlerinden çiğneyip yuttum
Düşük yaptı kuşlarım bir güvercin cenini omzumda
Karar ver her şey karıştı
Kesik çizgiler beyaz
Çeyzini dizdim baş parmığımın
Mirasından pay çaldılar, olsun
Zaten idare edeceğinden şüphe yok zihniyetimin
Şirazesinde de cinayet kayığı
Ben hiç bir şey anlamadım, belki sen anlarsın
anlatılarından sıyırdığım mantıklı üç beş laflı muhabbet keyfimi kaçırdı
tanıdık akılsızlıklarım
Sabır.
Satırların arasını açarsan fikir intihar eder derdi şair
Şair benim hocam diyemezsem hem münafık hem kafir
Karar net
Çizgiler beyaz
Hem sağ hem sol
Sen yukarı bak
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: