
YARA BANDI
Hacı Ahmet Eralp
Dut Bağrında Papatya
Şehrin gürültülü ritminden, lüks sitelerin cam cephelerinden ve kibirli gökdelenlerin gölgesinden kendini bir şekilde soyutlamış, elit bir semtin tam ortasında zamana direnen metruk bir ev var. Etrafındaki her şey modernleşmenin, betonun ve yapay bir ihtişamın esiriyken, bu evin bahçesi geçmişin, yaşanmışlığın, hatıraların ve unutulmuşluğun kutsal bir mabedi gibi. Meraklısına asla sırtını dönmeyen, avâma göre ise oldukça yüksek duvarlarının ardında, her şeyi gören ama hiç ses çıkarmayan bilge bir ev sahibi yaşar: Asırlık bir dut ağacı.
Bu dut ağacı, şehrin ve bahçenin kalbidir. Gövdesi yılların, mevsimlerin ve terk edilmişliğin derin yaralarıyla, çatlaklarıyla bezelidir. Ancak o çatlakların birinde, tam da ağacın bağrında, doğanın insan aklıyla alay eden o kerametlerinden biri saklıdır. İhtiyar ağacın bağrındaki küçük bir toprak birikintisinden filizlenen, bembeyaz yaprakları ve altın sarısı kalbiyle parıldayan bir adet papatya.
Her sabah, şehir henüz uykunun o kurşuni ağırlığından sıyrılamamışken, bu metruk bahçeye ilk uğrayan seher yeli olur. Esen o hafif rüzgâr, asırlık dut ağacının geniş, yeşil yaprakları arasında hışırdar, onlara eski günlerin masallarını anlatır. Dut ağacı, bağrında taşıdığı bu narin papatyayı seher yelinin sert okşayışlarından korumak istercesine yapraklarını onun üzerine siper eder.
Bu iki bambaşka canlının hikâyesi, aslında derin bir hüzün barındırır. Dut ağacı, bir zamanlar bu bahçede hayatın nasıl cıvıl cıvıl olduğunu hatırlatır. Eskiden bu bahçede çoluk çocuk koşar, ağacın dallarına salıncaklar kurulurdu. Hepsinden öte, bu ağacın yaprakları bir zamanlar sabrın ve emeğin simgesi olan telli pullu ipek böceği ordularını beslerdi. Dut yaprağını sabırla yiyerek onu ipeğe dönüştüren o narin canlılar, ağacın hafızasında silinmez bir iz bırakmıştı. Şimdi ise ne ipek böcekleri vardı ne de bahçede koşturan çocuklar. Sadece yüksek binaların arasından süzülen kirli bir hava ve her gün ağacın gövdesine, yapraklarına çöken modern zaman sahtelikleri.
Dut ağacının bağrında açan o tek papatya, şehirdeki griliğe, unutulmuşluğa karşı açılmış bir bayrak gibiydi. Papatya, yaşlı ağaca yeniden yaşama sevinci vermişti; aralarında sessiz, kelimesiz ama çok derin bir dostluk filizi yeşermişti.
Dut ağacı kökleriyle toprağa, gövdesiyle göğe uzanırken, bağrındaki papatyayı kendi evladı, can yoldaşı bilmişti. Şehrin göbeğindeki bu terk edilmişlik, onların birbirine tutunmasını sağlamıştı. Papatya, yaşlı ağacın sert kabuğuna tutunarak hayata bakıyor, ağaç ise kendi özsuyundan, kendi ruhundan ona can veriyordu.
Geceleri, şehrin ışıkları bu metruk bahçenin karanlığını delemediğinde, yaşlı dut ağacının içinden derin bir inilti yükselirdi. Bu ses, rüzgârın dallar arasında çıkardığı bir uğultu değil, Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, sokağın ötesindeki beton yığınlarının asla anlamayacağı kadim bir türkü gibiydi.
Papatya, bu türkülerin tınısıyla sallanır, yapraklarındaki o gri tozları silkelerdi. O, betonların arasında sıkışmış bu dünyada, sadâkatin ve saf sevginin ne demek olduğunu bu yaşlı dostundan öğreniyordu. İnsanların çoktan unuttuğu, sadece kelimelerde bıraktığı dostluk, bir ağacın gövdesiyle bir kır çiçeğinin kökü arasında ete kemiğe bürünmüştü.
Ak Saçlı Hüzünkâr’ın hayalinin peşinde koşan, tüm dildaşlarına karşı hitabı olan "Aziz dost" ünlemesinin peşinde olan, özleyen, arayan bîçareler olarak Onun dünyadaki son ikametgâhının bahçesinde bulunan fay hattının dokunuşuyla "yüreği yaralanan" bir dut ağacının etekleri sığınağımız olmuştu. Sabah vakitleri seher yelince, öğle araları gölge ferahlığınca, akşam mesai sonralarında uğramalarımız bir zaman sonra planlı plansız buluşmalara dönüşmüştü. Gurbetten gelen dostlar önce Vatan-ı Aslimiz olan Kapıçam’a sonra Gül bahçesinde Cân bulduğumuz yüreği yaralı dut ağacına geliyorlardı. Kalabalık olduğumuz dut ağacı akşamlarından birinde kelimelere sarılıp yarasının kalbinde birleştirmiştik tüm kelimeleri. “Aziz dost” diyordu bize. Aziz dut diye mekân tuttuk eteklerini. Gül desteden bir dost Aziz dust diye şerbetlendirdi hüznümüzü. “Yeryüzünün herhangi bir ülkesinde dust diye bir kelime var mı acaba?” sorusuna cevap gecikmeden gönlümüze umut olup erişti, dust: toz, toprak demekmiş başka bir dilde. Bu bilgiyle gözlerimizin birbirine değişi vaktin akış hızını kıskandıracak cinstendi. Ali Hocam’ın “Çıkageldi Bir Gözleri Sürmeli” başlıklı şerhi gözümüzden gönlümüze doğru süzülüverdi.
Sadakat, dostun bastığı toprağa bile hürmet etmeyi gerektirir. Gerçek dostun ayağının değdiği toprağı, insan gözüne bir şifa, bir ziynet gibi çeker. Dut ağacının dibinden aldığı bir avuç toprağı parmaklarının ucuyla alır, göz kapaklarına sürer. Onun için bu toprak, sıradan bir çamur veya yoldan geçen arabaların savurduğu toz değil; sadakatin, geçmişin ve hakiki dostların izini taşıyan kutsal bir sürmedir. Dostun ayağının değdiği toprağı gözüne sürme diye çekmek, bu devirde unutulmuş bir derviş selamıdır.
Ne betonların soğukluğu, ne her gün üzerlerine yağan o gri toz toprak, ne de ipek böceklerinin gidişiyle başlayan o büyük hüzün onların bağını koparabildi. Seher yeli her sabah uğrayıp asırlık dut ağacının mırıldandığı türküleri şehre taşımaya devam etti.
Bu metruk bahçede yeşeren hatıra, insanoğluna çok basit ama bir o kadar da derin bir hakikati haykırıyor: En kurak, en yalnız ve en kirli zamanlarda bile, eğer yürekte gerçek bir dostluk varsa, en sert kabuğun bağrında bile bir papatya filizlenebilir. Ve o dostun bastığı toprak, unuttuğumuz tüm insani değerleri bize hatırlatan en güzel sürme olarak gözlerimizi açmaya yetecektir.
MARAŞ NÜKTELERİ
Ömer Faruk Doğru
"Bahçemde namussuz ağaç istemem!"
Ben bu sözleri bir Cuma günü (10.01.2025) Kulağı Kutlu'da namazı eda ettikten sonra Hocamızın kavurmalı ekmeğini yemek için bekleşirken Hasan Ejderha Emmim’den işittim.
Bu anlatacağım olay farazî, uydurulmuş bir hikâye değildir. Yaşanmış bir olayın hikâyesidir.
Kadının biri bahçesine kivi ağacı dikmiş. Gel zaman git zaman bu kivi ağacı epey dallanıp budaklanmış. Bahçeyi çepeçevre sarmış. Ağaç o kadar dallanıp budaklanmasına rağmen bir tane dahi meyve vermiyormuş. Yoldan geçen birine sormuş: "Evladım, bu çok büyüdü, her tarafı sardı sarmaladı ama hâlâ meyve vermiyor," demiş. Yoldan geçen kişi de: "Teyze, ben bu ağaca bir erkek bulup getireyim," demiş. Birkaç gün sonra yoldan geçen kişi tekrardan teyzenin yanına gelmiş. Boş bahçeyi gören adam merakla: "Teyze, kivi ağacını ne yaptın?" demiş. Bu sualin üzerine teyze:
"Ben bahçemde namussuz ağaç istemem, o yüzden kiviyi kestim attım," demiş.
Bu tavır kimilerine göre yobazlık, kimilerine göre ise katı bir tutum gibi algılanabilir. Belki de bu tavır modern insana komik gelecektir. Hatta haddi aşıp alay konusu dahi yapılacaktır. Lâkin bu tutum, Kahramanmaraşlının namus kavramına ne kadar ehemmiyet verdiğinin bir nişanesidir. Bu ceberut tutumu her daim muhafaza etmenin kıymeti eminim günümüzde daha iyi anlaşılıyordur.
Derleyen: Ömer Faruk Doğru
Anlatıcı: Hasan Ejderha (d.1962-…) Edip, şair ve yazar.
ZORAKİ YAZILAR
Melih Erdem
Medeniyet Muhafızı
Gurbetten, hallerinden, cefasından ve şifasından iki hafta önceki Gurbet Aşısı yazısında Türbedâr’ımız bahsetmişti. İşte o hallerden birine düşmüş sancılarla kıvranırken fakirin gönlünde Medeniyet Muhafızı nâm olan Emre Birsen çıkageldi. Kendisi başta Türk Medeniyeti olmak üzere tüm medeniyetlerden geçmişten günümüze kalmış yerin altı ve üstündeki mirasların savunucularından, yaşatıcılarından ve en iyi bilenlerinden olan bir münevverdir. Bu mirasları ziyaret eder, onları sever hatırlarını yaşatır, o günleri yaşar. Fakiri de Seher Yeli’nin mirası olarak yoldaşı seçti bu kıymetli faaliyetleri gerçekleştirirken. İşte bu ziyaretlerden biri de Türk tarihinin payitahtlarından biri olan Konya’ya oldu. Defalarca kez ismini duyduğum, önünden geçtiğim, kitaplarda gördüğüm, insanların sosyal medyada “burada da bulundum” diye manasını süflileştirerek paylaştığı mekânları, Roma tapınaklarından alınmış sütun kaidelerini, on ikinci yüzyıl mihrap ve minber işlemelerini ve kelimelerle izah edemeyeceğim nice medeniyet nişanelerini gönlümde gerçek manasına kavuşturmaya gelmişti. Bu mekânların onunla bir bir ziyaret ederken bazen asırlar öncesinden kalma bir kilisede kutsal ekmeklerin saklandığı bir tabernaküle, bazen milli mücadele döneminde karargâh olarak kullanılmış bir binanın toplantı salonundaki mumların sıra sıra dizildiği avizeye, bazense barok rokoko ve Osmanlı mimarisinin mucizevi şekilde harmanlandığı bir minareye selam verip onun ruhunu hissedebilirsiniz.
Diğer yandan hiç bilmediğiniz, belki de hiç bilmeyeceğiniz bir mezarlıkta yaşadığı dönemde toplumun kalbine dokunmuş, onları mâverâî memlekete hazırlayacak telkinler vermiş, ilmi ile tanınırlığı birbirinin aksi yönde olan bir ulunun kabrinde dua ederken bulabilirsiniz kendinizi. Bu ziyaretleri gerçekleştirirken götürdüğü yerlerin şifasını yeni emmiş çocuğun ağzındaki süt tadı gibi hissederken zâtının şahsi kerametlerine istihdam olmuş bulabilirsiniz kendinizi. Ki bir anda sizi arayıp “Efendi şu şu tarihler arasında müsait misin? Yolumuz uzun olabilir, ayaklarımız çile çekebilir ama gönlümüz şifasına erebilir.” dediğinde zaten hâlihazırda bir derde düçar olmuş, gönlünüz ve yüreğiniz bu derdin cefasıyla uğraşır durumdadır. Her tabibin bir hastalığa birçok şifa yöntemi olduğu gibi Medeniyet Muhafızı’nın da sizin dertlerinize şifası medeniyeti nasıl muhafaza ettiğidir. Onunla Türk kültür ve medeniyetinin dokunduğu her yeri ziyaret edebilir, kuytu köşede kalmış çilehanelerin banilerinin çilelerini hissedebilirsiniz. Aynı zamanda şifasıyla şerefyab olursunuz.
Kendisine bu ziyaretinde “Tüm bu coğrafyayı, Anadolu topraklarını ziyaret etmek istesek ne kadar sürer?” diye sorduğumda “En az on yıl! Ve bunun yalnızca bir yılı Karacaahmet Mezarlığı!” demişti. O zaman anlamıştım medeniyetimizin, tarihimizin ne kadar derin ve köklü olduğunu. Allah hepsini muhafaza etmeyi, yaşatmayı ve yaşamasına vesile olmayı nasip etsin, muhafızlarından razı olsun…
Bedirhan Dal
Gelinciği Gelin Et
gök ağıyorken,
sulardan, arklardan, bir anne yüreğinden
taşıyorken şefkat ığıl ığıl
biliyorum, henüz erken yaşamak için
dünyayı hâlâ bacak boyunda
rengarenk görüyorum zira.
tarla boylarına talanmış şimdi
kadife gelincikler demet demet.
bir nazla dolduruyorum avucuma
dizlerinin dibine varıp
eteğini çekiştiriyorum önemseyene kadar beni:
anne, ne yap ne et
bu gelinciği gelin et.
gelincikler çiçek açtı mı
vakit artık çok geç
benim yüreğimle sezdiğim cevheri
bal arıları gözleriyle görecek zira.
gelincikler çiçek açtı mı
hep korkuyu getirecek bana
efil efil kırmızısını yayacak diye kainata.
çiçek dahi açtırmamalıyım o hâlde
tomurcuk zarfını yırtmadan
henüz gizler içindeyken kabuğunda
ona taze sözler fısıldamalıyım.
bir ince dal parçasına geçirip
üç tutam sevgi kırıntısı ile
bu gelincikten bir gelin yapmalıyım.
benim kaba ellerim
nasırlı, yaba ellerim
elbet incitir
çiçekler âleminin zarif yapusunu
Ey Sanii, her neyi
vesile edersen et
zamanında ve zemininde
bu gelinciği gelin et!
(19 Haziran 2026
Eskişehir)
Mustafa Işık
Ortası Oyuk Taş
Kendini yaralayan
acemi kasap gibi kaskatı yalnızlıkla
bakıyorum elimdeki bıçağa
Öylece duran. Tepkisiz
askıda bahar kaputuyla hayat
heybesi kara haberli bir at
meçhul vaktin vuslatıdır serapa
Ziline basılmayan kapının
Tokmağıyım. İşte buyum.
ortası oyuk bir taşın içinde
sevdalar dağları delip geçende
Suyu arayan bir çift göz
gibi fener. Çölde, gecede
güneşi doğmayan sabahın yeşilinde
Közün güzeldir senin. Toplama
küller güle dönüşür
mızrap alışır tele
Dünya denizinde sekilir taşım
ne olur, beni kaybetme?
Adil Erdem
Bir Temmuz Günü
Merhaba benim,
Çok uzun zaman oldu görmeyeli seni,
Fotoğrafınla avutuyorum kendimi,
Sen koltuğuna oturmuştun, ben de dizinin dibi.
Özlemişim,
Hiç hissetmemiştim seni bu kadar sevdiğimi,
Uğruyorum arada yanına,
Uzaktan da olsa gözlerim dolu seyrediyorum seni.
Tam bilmem kaç yıl oldu,
Bazen balkona çıkardın, orada görürdüm seni,
Sen görmezdin belki ama,
Sokak lambasının altında beklerdim seni.
Bazen el sallardın,
Sadece bana mı yoksa herkese mi?
Utanırdım, bakmazdım,
Ben sana kaldıramazdım elimi.
Bahçede son kez gördüm seni,
Bir yanında çay vardı,
Bir yanında çok sevdiğin karpuz çekirdeği,
Kelam etmedin. Bir kere daha duyamadım o sesi.
Gittin ve,
Bir temmuz günü geri geldin.
Seni hiç böyle hayal etmedim.
Sen elveda demedin giderken,
Ben de güle güle.
Bir hatıra olarak kaldı o günler,
Defterde yazılı olmayan.
Çok büyük sevdaymışsın,
Kavuşması mahşere kalan.
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: