Bir zamanlar insanlar aynaya bakarak kendini tanırdı. Bugün ise ekranlara bakarak kim olduğunu anlamaya çalışıyor. Sosyal medya, hayatımıza hızla girerken yalnızca iletişim alışkanlıklarımızı değil, benlik algımızı da kökten değiştirdi. Artık çoğumuz sabah uyandığımızda ilk olarak telefonumuza uzanıyor, günümüzü başkalarının hayatlarına bakarak başlatıyoruz. Tam da burada, fark edilmeden büyüyen bir tehlike ile karşı karşıyayız: Sosyal medya kaygısı ve beraberinde gelen özgüven erozyonu.
Sosyal medya platformları ilk ortaya çıktığında temel amaç bağlantı kurmaktı. Eski arkadaşları bulmak, anıları paylaşmak, düşünceleri ifade etmek… Ancak zamanla bu alanlar görünmez bir yarış pistine dönüştü. Kim daha mutlu, kim daha başarılı, kim daha güzel, kim daha zengin? Takipçi sayıları, beğeni oranları ve izlenme istatistikleri artık yeni neslin başarı kriterleri hâline geldi. İnsanlar gerçek hayatta değil, dijital vitrinlerde yarışıyor.
Bu yarışın en tehlikeli yönü ise karşılaştırma kültürü. İnsan, doğası gereği kendini başkalarıyla kıyaslar. Ancak sosyal medyada gördüğümüz hayatlar gerçeğin süzgeçten geçirilmiş hâlidir. Filtrelenmiş yüzler, seçilmiş kareler, yalnızca “iyi” anların paylaşıldığı bir dünya… Oysa herkesin hayatında başarısızlıklar, mutsuzluklar ve sıradan anlar vardır. Ama bunlar genellikle paylaşılmaz. Sonuçta ortaya sahte bir mükemmellik evreni çıkar. Bu evrene bakan kişi kendi hayatını yetersiz, sıkıcı ve değersiz hissetmeye başlar.
Özellikle gençler bu durumdan daha fazla etkileniyor. Ergenlik döneminde kimlik arayışı içinde olan birey, sosyal medyadaki ideal kalıplara uyamadığında kendini eksik hissediyor. “Ben neden böyle değilim?” sorusu zihne kazınıyor. Bedensel görünüm, giyim tarzı, yaşam standardı hatta konuşma biçimi bile başkalarına benzemek için değiştiriliyor. Kendi olma cesareti yerini onay alma ihtiyacına bırakıyor.
Beğeniler artık modern çağın alkışı gibi. Paylaşılan bir fotoğrafın aldığı etkileşim, kişinin ruh hâlini belirleyebiliyor. Az beğeni = değersizlik algısı. Çok beğeni = geçici mutluluk. İşte tam da bu noktada bağımlılık başlıyor. İnsan, dış onaya muhtaç hale geliyor. Kendi değerini başkalarının tepkisiyle ölçmeye başlıyor. Bu durum uzun vadede özgüven kaybına, kaygı bozukluklarına ve depresyona kapı aralıyor.
Sosyal medya kaygısı yalnızca gençleri değil yetişkinleri de kuşatmış durumda. Kariyer başarısı, ebeveynlik performansı, ev düzeni, tatil planları… Her şey sergileniyor, her şey karşılaştırılıyor. İnsan kendini sürekli eksik hissettiği bir döngünün içinde buluyor. Oysa hayat bir vitrin değil, bir yolculuktur. Herkesin yolu farklıdır ve bu farklılık değerlidir.
Bir diğer önemli sorun da “kaçırma korkusu” olarak bilinen FOMO (Fear of Missing Out). İnsanlar sosyal medyada başkalarının eğlenceli, hareketli hayatlarını gördükçe kendi hayatını yetersiz buluyor. “Herkes geziyor, eğleniyor, ben neden evdeyim?” düşüncesi kaygıyı artırıyor. Oysa görülen anlar, hayatın yalnızca küçük bir parçasıdır. Gerçeklik çoğu zaman kameranın arkasında kalır.
Peki çözüm ne? Sosyal medyayı tamamen hayatımızdan çıkarmak mümkün mü? Elbette hayır. Ama bilinçli kullanım mümkündür. Öncelikle gördüğümüz her şeyin gerçek olmadığını kabul etmeliyiz. Sosyal medya bir vitrin, gerçek hayat ise kulistir. Herkes vitrini süsler ama kuliste herkesin dağınıklığı vardır.
Kendimize şu soruları sormalıyız:
Paylaşımı neden yapıyorum?
Onay mı arıyorum, yoksa gerçekten paylaşmak mı istiyorum?
Başkalarının hayatı beni neden bu kadar etkiliyor?
Dijital detoks, belirli aralıklarla sosyal medyadan uzak durmak, ruh sağlığı için oldukça faydalıdır. Gerçek hayattaki ilişkileri güçlendirmek, yüz yüze sohbet etmek, doğayla vakit geçirmek özgüveni besleyen unsurlardır. Kendi başarılarımızı başkalarıyla kıyaslamadan takdir etmeyi öğrenmeliyiz.
En önemlisi de şunu hatırlamalıyız: Değerimiz, takipçi sayımızla ölçülmez. İnsan, beğeniyle var olmaz. Biz, ekrana sığmayacak kadar deriniz. Duygularımız, hayallerimiz, mücadelelerimiz ve hikâyelerimiz var. Hiçbir filtre, insanın iç dünyasını güzelleştiremez.
Sosyal medya bir araçtır, amaç değil. Hayatın merkezine koyduğumuzda bizi tüketir. Ama bilinçli kullandığımızda faydalı bir iletişim aracı olabilir. Kendimiz olmayı, eksik olmaktan korkmamayı ve kusurlarımızla da değerli olduğumuzu kabullenmeyi öğrenmeliyiz.
Unutmayalım; gerçek özgüven, başkalarının onayında değil, kendi iç sesimizde saklıdır. Telefon ekranına değil, kalbimize bakarak yaşamayı seçtiğimiz gün, özgüven erozyonu sona erecek.