Depremi yalnızca yaşandığında hatırlayan bir toplum muyuz, yoksa onunla yaşamayı öğrenmiş bir ülke mi? Acılar geçiyor, gündem değişiyor; peki dersler kalıyor mu?

Türkiye, üzerinde yaşadığı coğrafyanın gerçeğini biliyor. Haritalar biliyor, bilim insanları biliyor, raporlar biliyor. Biz biliyor muyuz? Daha doğrusu bildiğimizi iddia ettiğimiz bu gerçeği hayatımıza ne kadar dahil ediyoruz? Deprem gerçeğiyle yaşamak, yalnızca “bir gün olabilir” demek değil; her gün ona göre düşünmek, planlamak ve hareket etmek demektir.

Ne yazık ki deprem, bu ülkede çoğu zaman takvimle hatırlanan bir olgu. Yıldönümlerinde yapılan anmalar, birkaç gün süren tartışmalar, ardından yavaş yavaş unutulan sorular… Oysa deprem unutmaz. Biz unutsak da o, yerin altında sessizce varlığını sürdürür.

Asıl soru şudur: Biz depremle yaşamaya gerçekten hazır mıyız, yoksa sadece başımıza gelmemesi için dua mı ediyoruz?

Hazırlık, sadece bina yapmak değildir. Evet, sağlam yapı hayati önemdedir. Ancak deprem güvenliği yalnızca beton, demir ve yönetmelikten ibaret değildir. Hazırlık bir kültürdür. Evde başlayan, okulda gelişen, sokakta pekişen, şehir planlamasıyla tamamlanan bir bilinçtir. Kaçımız evinde acil durum çantası bulunduruyor? Kaçımız ailemizle bir toplanma planı yaptı? Kaçımız binamızın dayanıklılığını gerçekten sorguladı?

Bir başka acı gerçek ise şudur: Deprem sonrası konuşmayı çok seviyoruz, deprem öncesi önlem almayı ise erteliyoruz. “Şimdi sırası mı?”, “Biraz pahalı”, “Zaten bir şey olmaz” cümleleri, yıllardır aynı sonuçları doğuruyor. Oysa önlem almak pahalı değil, ihmal etmek bedel ödetiyor. Ve bu bedel çoğu zaman telafisi olmayan can kayıplarıyla ödeniyor.

Yerel yönetimlerden merkezi idareye, müteahhitten bireye kadar herkesin sorumluluğu var. Ancak bu sorumluluk zinciri, en zayıf halkasında kopuyor. Denetim yapılmazsa, kurallar kağıt üzerinde kalır. Vatandaş talep etmezse, standartlar gevşer. Eğitim verilmezse, bilinç oluşmaz. Depremle yaşamak, herkesin aynı ciddiyetle bu zinciri sahiplenmesini gerektirir.

Deprem gerçeğiyle yaşamak aynı zamanda psikolojik bir hazırlıktır. Korkuyla değil, bilinçle hareket etmeyi öğrenmektir. Panik yerine doğru davranışı, söylenti yerine doğru bilgiyi tercih etmektir. Afet anında ne yapacağını bilen bir toplum, kayıplarını azaltabilir. Bunu defalarca gördük; dünyada da, kendi acı tecrübelerimizde de.

Bugün hala “deprem kaderdir” cümlesinin arkasına sığınmak kolay geliyor. Oysa deprem değil, ihmaller öldürüyor. Bilim bunu söylüyor, istatistikler bunu söylüyor, yaşadıklarımız bunu söylüyor. Kader dediğimiz şey, çoğu zaman alınmayan önlemlerin adıdır.

Gerçek hazırlık, deprem olduktan sonra yardım etmekle sınırlı değildir. Elbette dayanışma kıymetlidir, hayati önemdedir. Ancak asıl erdem, yardıma muhtaç olmayacak bir düzen kurabilmektir. Güvenli şehirler, bilinçli bireyler, denetlenen yapılar ve sürekli eğitimle mümkün olur.

Şimdi kendimize dürüstçe sormanın tam zamanı: Deprem gerçeğiyle yaşamak için gerçekten ne yaptık? Sadece konuştuk mu, yoksa adım attık mı? Unutmak mı istiyoruz, yoksa öğrenmek mi?

Deprem, bu toprakların gerçeği. Kaçamayız. Ama hazırlıklı olabiliriz. Ve belki de asıl mesele şu: Bir sonraki depremden sonra yine aynı soruları sormamak için, bugünden ne yapmaya hazırız?