Liyakat serimizin ilk iki bölümünde bu kavramın adaletteki karşılığını ve liyakatsizliğin toplumsal maliyetini ele almıştık. Hz. Ömer’in devlet yönetimindeki hassasiyetinden yola çıkarak, “emanetin ehline verilmesi” düsturunun bir tercih değil, ilahi bir emir olduğunu vurgulamıştık. Bu hafta, liyakat yolculuğumuzu nihayete erdirirken; liyakatin sadece makam odalarında değil, sokağın, pazarın ve geleceğin inşasında nasıl bir “hayat memat meselesi” olduğunu konuşacağız.

Bir Güven Meselesi Olarak Liyakat

Liyakat, aslında bir toplumun birbirine duyduğu güvenin teminatıdır. Musluğumuz bozulduğunda işinin ehli bir usta, hastalandığımızda bilgisine güvendiğimiz bir hekim, çocuğumuzu emanet ederken liyakatli bir öğretmen ararız. Gündelik hayatta bu kadar titizlikle aradığımız “ehliyet” kriteri, kamu yönetiminden yerel yönetimlere kadar her kademede aynı hassasiyetle uygulanmalıdır. Zira liyakatin olduğu yerde şeffaflık ve başarı; liyakatsizliğin olduğu yerde ise adam kayırmacılık ve verimsizlik filizlenir. Bir toplum, işin ehlinin takdir edildiğini gördüğü sürece geleceğe umutla bakar.

“Ben” Değil, “İş” Odaklı Bir Medeniyet

Medeniyetimizi yeniden ayağa kaldıracak olan sır; kişilerin sadakatini “şahıslara” değil, “ilkelere ve işin kalitesine” yönlendirmesidir. Liyakat sahibi bir birey, “Ben bu işe uygun muyum?” sorusunu sorabilen kişidir. Aynı zamanda liyakatli bir yönetici de; kendisine en çok methiye düzeni değil, işini en doğru şekilde yaparak kendisini eleştirebilen donanımlı zihinleri yanında tutan kişidir.

Şehirlerimizin mimarisinden tarım politikalarımıza kadar her alanda “ustalara” alan açmak zorundayız. Unutulmamalıdır ki; zayıf bir omurga ağır yükleri taşıyamaz. Bir şehrin veya bir ülkenin kalkınması, o omurganın ne kadar dik ve sağlam olduğuyla doğrudan ilintilidir.

Ahlak ve Liyakat: Ayrılmaz İkili

Sadece “bilmek” yetmez; bildiğini ahlakla taçlandırmak liyakatin zirvesidir. Teknik olarak dünyanın en iyi mühendisi olabilirsiniz, ancak ahlaki liyakatiniz eksikse yaptığınız köprüler, inşa ettiğiniz binalar sadece betondan ibaret kalır. Gerçek liyakat, ehliyet ile şahsiyetin aynı potada erimesidir. Her birimiz, gerek iş hayatımızda gerek sosyal sorumluluklarımızda “en iyisi olma” gayretini bir vatan borcu olarak görmeliyiz.

Hülasa Liyakat bir medeniyetin sadece omurgası değil, aynı zamanda nefesidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır” sözü, liyakat doktrininin en yalın ve en güçlü özetidir.

Son sözümüz şu olsun: Bir toplumda liyakat biterse adalet susar; adalet susarsa güven biter; güvenin bittiği yerde ise medeniyet çöker. Liyakati bir lütuf değil, her vatandaşın en doğal hakkı ve her görevlinin en ağır sorumluluğu olarak kabul ettiğimiz gün, yarınlarımızı sarsılmaz bir kale gibi inşa etmiş olacağız.

Çünkü emanet ehil ellerde yükselir, ehil olmayan ellerde ise zayi olur gider.

Kıymetli okurlarımız; yarınlarımızı el birliğiyle ve ehil ellerle inşa etme ümidiyle, bir sonraki hafta yeni bir ufukta buluşmak üzere...