Her şiddetli yağmurdan sonra aynı cümleyi duyuyoruz: “Bu bir doğal afetti.” Evet, yağmur doğal. Ama sokakları nehir yatağına çeviren şey doğa değil; bizim şehirlerimiz, bizim tercihlerimiz, bizim ihmalimiz.

Sel artık “olağanüstü” bir olay değil. Neredeyse her yıl, hatta bazı şehirlerde her mevsim kapımızı çalıyor. Bir gün Bodrum’da, ertesi gün Karadeniz’de, sonra İstanbul’un bir semtinde… Manzara değişmiyor: su altında kalan evler, bodrum katlarında mahsur kalan insanlar, sele kapılan arabalar, “Bunu kim öngörecekti?” diyen yetkililer.

Sorunu sadece yağmur miktarına bağlamak kolaycılık. Çünkü şehirler artık suyu toprağa geçirmiyor. Toprak yok, çimen yok, emici yüzey yok. Her yer asfalt, her yer beton. Yağmur düştüğü yerde duramıyor; hızla akıyor, önüne ne gelirse sürüklüyor. Dere yatakları daraltılmış, üzerleri kapatılmış, hatta üstüne bina dikilmiş. Sonra dere, “Ben buradaydım” diye hatırlatınca şaşırıyoruz. Şehirlerimizi suyla kavga edecek şekilde planladık. Oysa suyla yaşamayı öğrenmemiz gerekiyordu.

***

Sel felaketlerinden sonra “iklim değişikliği” deniyor, ki doğru. Ama yarım doğru. İklim değişikliği yağmuru artırıyor olabilir; peki dere yatağına yapılan binayı kim koydu? Ya da bodrum katını ruhsata kim soktu? Her imar affı, bir sonraki felaketin ön sözüdür.

“Vatandaş mağdur olmasın” diye yapılan her kaçak yapı affı, bir sonraki sele “Buyur gel” demektir. Sonra sel gelince yine aynı vatandaş mağdur oluyor. Acı olan şu: Bunu biliyoruz. Yıllardır biliyoruz. Ama kısa vadeli kazançlar, uzun vadeli can kayıplarının önüne geçemiyor.

***

Suçlu hep doğa olunca… Felaket sonrası refleksimiz çok tanıdık: “Yüzyılın yağmuru yağdı.” “Bu kadarı beklenmiyordu.” “Tabiat olayı, yapacak bir şey yok.” Oysa yapılacak çok şey var: Yağmur suyu kanallarını gerçekten işe yarar hale getirmek. Dere yataklarını açmak. Şehirlerde geçirgen yüzeyleri artırmak. Bodrum katlarını yaşam alanı olmaktan çıkarmak. Afet riskli bölgelerde yapılaşmayı durdurmak. Ama bunlar manşet olmuyor. Kurdele kesilmiyor. Seçim vaadi olarak da pek “parlak” durmuyor. Selin faturası ise sessizce yine vatandaşa kesiliyor.

Unutma hızımız, selden daha hızlı. En acı tarafı şu: Sel geçiyor, çamur temizleniyor, birkaç hafta konuşuluyor… Sonra hayat normale dönüyor. Bir sonraki yağmura kadar. Oysa her sel, bize aynı dersi veriyor: Bu şehirler bu şekilde yağmura dayanamaz. Ama biz her seferinde sınıfta kalıyoruz. Belki de asıl felaket, suyun yükselmesi değil; ders almamakta bu kadar ısrarcı olmamız.