İnsanlık tarihi, doğayla kurulan ilişkinin hikayesidir. Mağara duvarlarına çizilen ilk resimlerden, gökdelenlerin cam cephelerine kadar uzanan bu hikaye, aslında tek bir soruyu sürekli karşımıza çıkarır: Biz doğanın bir parçası mıyız, yoksa onun sahibi mi? Ne yazık ki modern dünya bu soruya ikinci cevabı vermekte ısrarcı. Ve bu ısrar, sadece doğayı değil, bizi de yavaş yavaş tüketiyor.
Bugün doğayı bir yaşam alanı olarak değil, sınırsız bir kaynak deposu olarak görüyoruz. Ormanlar “kereste”, nehirler “enerji”, toprak “arsa”, hayvanlar “ürün” haline geliyor. Tüketim kültürü, doğayı yalnızca ekonomik değeri ölçüsünde anlamlı sayıyor. Oysa doğa, sadece kullandığımız değil; içinde var olduğumuz, onsuz yaşayamayacağımız bir bütündür. Bu gerçeği görmezden geldikçe, aslında kendi yaşam damarlarımızı kesiyoruz.
Bir ağacın kesilmesi yalnızca bir ağacın yok olması değildir. O ağaçla birlikte bir ekosistem, bir denge, bir nefes daha kaybolur. Toprağın betonla kaplanması sadece yeşilin azalması değil; suyun, havanın, gıdanın geleceğinin de ipotek altına alınmasıdır. Bugün yaşadığımız sel felaketleri, kuraklıklar, orman yangınları ve iklim krizleri “doğal afet” olarak adlandırılsa da, çoğu doğanın değil insanın eseridir.
Modern insan, doğaya hükmettiğini zannederken aslında ona bağımlı olduğunu unutuyor. Temiz hava olmadan nefes alamayız, verimli toprak olmadan beslenemeyiz, dengeli bir iklim olmadan yaşamı sürdüremeyiz. Buna rağmen daha fazla üretmek, daha fazla tüketmek ve daha hızlı büyümek uğruna doğayı geri dönüşü zor biçimde tahrip ediyoruz. Kısa vadeli kazançlar için uzun vadeli bir varoluşu feda ediyoruz.
Asıl trajik olan ise şudur, doğayı tüketirken sadece fiziksel çevreyi değil, insani değerlerimizi de tüketiyoruz. Paylaşmayı, yetinmeyi, sabretmeyi unuttuk. Yerine hız, hırs ve doyumsuzluk koyduk. Betonlaşan şehirlerle birlikte ruhlarımız da sıkıştı. Yeşilden uzaklaştıkça yalnızlaştık, doğadan koptukça kendimize yabancılaştık. Belki de bu yüzden modern insan, tarihin en “konforlu” ama aynı zamanda en huzursuz dönemini yaşıyor.
Çocuklarımız toprağa basmadan büyüyor, gökyüzünü ekranlardan tanıyor. Bir ağacın gölgesini, bir derenin sesini, toprağın kokusunu bilmeden yetişen nesiller için doğa, yaşanan bir deneyim değil; korunması gereken soyut bir kavram haline geliyor. Oysa doğayla bağ koparsa, sorumluluk da zayıflar. Tanımadığımız şeyi sevmek, sevmediğimiz şeyi korumak ise neredeyse imkânsızdır.
Bu noktada sormamız gereken soru şudur: Nasıl bir gelecek istiyoruz? Beton yığınları arasında, soluduğumuz havadan şüphe ederek, suyumuzu filtreleyerek mi yaşamak istiyoruz? Yoksa doğayla uyum içinde, onun ritmine saygı duyarak mı? Gerçek kalkınma, doğayı yok ederek değil; onunla birlikte var olmayı öğrenerek mümkündür.
Doğayı korumak bir “lüks” değil, bir hayatta kalma meselesidir. Bu sadece çevrecilerin, bilim insanlarının ya da aktivistlerin sorunu değildir; herkesin ortak sorumluluğudur. Küçük gibi görünen bireysel tercihler (daha az tüketmek, israf etmemek, doğaya saygılı alışkanlıklar geliştirmek) büyük dönüşümlerin başlangıcı olabilir. Çünkü doğayı kurtarmak aslında insanı kurtarmaktır.
Sonuç olarak şunu kabul etmek zorundayız: Doğayı tüketmek, kendimizi tüketmektir. Kendi ellerimizle yok ettiğimiz her ağaç, kirlettiğimiz her su kaynağı, bozduğumuz her denge, geleceğimizden çaldığımız bir parçadır. Eğer bu gidişatı değiştirmezsek, geriye sadece şu acı gerçek kalacaktır: İnsan, yaşamak için muhtaç olduğu dünyayı, yaşama hırsıyla yok etmiştir.
Ve belki de en büyük çevre felaketi, doğanın değil; insanın bu gerçeği fark ettiğinde artık çok geç olmasıdır.