Günlük hayatın telaşı içinde en çok kullandığımız kelimelerden biri belki de “mutluluk”. Sabah aceleyle çıkılan evlerden, akşam yorgun dönülen sofralara kadar her şeyin arka planında aynı beklenti durur: Daha iyi hissetmek. Ne var ki bu kadar sık dile getirilen mutluluk kavramı, çoğu zaman ne olduğu tam olarak tanımlanamayan bir duygu olarak kalır.
Kimi zaman başarıyla, kimi zaman huzurla, kimi zaman da sahip olunanlarla eş tutulur. Herkesin mutluluğu kendine özgüdür denir ama yine de ortak bir soru insanın peşini bırakmaz: Mutluluk ulaşılması gereken bir hedef mi, yoksa yaşadıkça anlam kazanan bir yolculuk mu? İşte hayatın küçük sevinçleriyle büyük hayal kırıklıkları tam da bu sorunun etrafında şekillenir.
Çoğumuz farkında olmadan mutluluğu bir “varış noktası”na dönüştürürüz. “Şu işi bulursam mutlu olacağım”, “Ev alınca her şey yoluna girecek”, “Bir gün huzura ereceğim” deriz. Mutluluğu hep geleceğe erteler, bugünü ise geçici bir bekleme salonu gibi yaşarız.
Oysa hedef olarak konulan mutluluk, çoğu zaman insanı yoran bir beklentiye dönüşür. Çünkü ulaşıldığı sanılan her noktanın ardından yeni bir eksiklik belirir. Bir hedef gerçekleşir, sevinç kısa sürer; ardından başka bir hedef sessizce sıraya girer. Mutluluk böylece sürekli kaçan, yaklaştıkça uzaklaşan bir seraba benzer. İnsan bu döngü içinde fark etmeden şimdiki anı ıskalar.
Yolculuk olarak görülen mutluluk ise bambaşka bir yerden konuşur. Bu bakış açısında mutluluk; kusursuz anların toplamı değil, eksiklere rağmen sürdürülebilen bir haldir. Bazen sabah içilen bir çayın buharında, bazen yolda karşılaşılan tanıdık bir selamda, bazen de zor bir günün sonunda “elimden geleni yaptım” diyebilme cesaretinde saklıdır. Büyük cümleler kurmaz; küçük ama sahici anlarda kendini gösterir.
Elbette bu, insanın hayal kurmaması ya da hedef koymaması gerektiği anlamına gelmez. Aksine hedefler, hayata yön ve anlam katar. Ancak sorun, mutluluğu yalnızca bu hedeflerin ardına gizlediğimizde başlar. Çünkü hayat, hedeflere varılan anlardan çok, onlara yürürken geçen zamanlardan oluşur. O zamanı mutsuzlukla doldurmak, hayatın büyük bir bölümünü fark etmeden tüketmek demektir.
Mutluluğu bir yolculuk olarak kabul etmek, insanı daha gerçekçi kılar. Her gün mutlu olmak zorunda olmadığımızı, üzülmenin, yorulmanın, hatta bazen kaybolmanın da bu yolun doğal bir parçası olduğunu öğretir. Mutluluk, sürekli gülmek değil; duygular arasında dengede kalabilmektir. Hayatın iniş çıkışlarına rağmen yola devam edebilmektir.
Belki de asıl soru şudur: Mutluluğu ne kadar kontrol etmek istiyoruz? Hedef yaptığımızda onu yönetmek isteriz; yolculuk yaptığımızda ise ona eşlik ederiz. İlki insanı sertleştirir, ikincisi yumuşatır. İlki “ne zaman?” diye sorar, ikincisi “şimdi ne var?” demeyi öğretir.
Sonuçta mutluluk, ulaşıldığında biten bir şey değil; fark edildiğinde çoğalan bir haldir. Ve çoğu zaman, onu aramayı bıraktığımız yerde karşımıza çıkar. Çünkü mutluluk, varılacak bir adres değil; yürürken insanın içine sinen bir yol manzarasıdır.