Sabah telefonumuzu elimize alıp sosyal medyada dolaşırken gördüğümüz bir görüntü, dinlediğimiz bir ses ya da okuduğumuz kısa bir metin artık yalnızca “ilginç” ya da “çarpıcı” olmakla kalmıyor; beraberinde tek bir soruyu da getiriyor: Bu gerçekten yaşandı mı? Yapay zekanın baş döndürücü hızla geliştiği günümüzde, gerçek ile kurgu arasındaki sınır her geçen gün biraz daha silikleşiyor. Eskiden yalnızca filmlerde karşılaştığımız dijital illüzyonlar, bugün gündelik hayatın sıradan bir parçası haline gelmiş durumda.

Bir fotoğrafa bakıyoruz, “Gerçek mi?” diye soruyoruz. Bir video izliyoruz, “Acaba yapay zeka mı?” şüphesi içimize düşüyor. Okuduğumuz bir metnin, dinlediğimiz bir sesin arkasında bir insan mı var, yoksa bir algoritma mı; artık emin olamıyoruz. Yapay zeka öyle bir noktaya geldi ki, yalnızca hayatı kolaylaştırmakla kalmadı, gerçeğin kendisini de tartışmalı hale getirdi.

Bir zamanlar “Photoshoplu mu?” diye sorguladığımız görseller, bugün yerini “Bu kişi hiç var oldu mu?” sorusuna bıraktı. Yapay zeka ile üretilen yüzler, sesler, konuşmalar ve hatta duygular; gerçeğin birebir kopyası olabilecek kadar kusursuz. Üstelik bu teknolojiler artık yalnızca uzmanların elinde değil. Birkaç komutla, birkaç saniyede herkesin erişebileceği kadar yaygın.

Sorun da tam burada başlıyor. Yapay zeka, doğru kullanıldığında bilimden sanata, sağlıktan eğitime kadar insanlığa büyük katkılar sunuyor. Ancak aynı teknoloji, yanlış ellerde gerçeği eğip bükmenin, hatta tamamen yok etmenin aracı haline gelebiliyor. Deepfake videolarla hiç söylenmemiş sözler söyletiliyor, hiç yapılmamış eylemler yapılmış gibi gösteriliyor. Bir kişinin sesi taklit edilerek dolandırıcılık yapılabiliyor, bir görüntüyle itibarlar saniyeler içinde yerle bir edilebiliyor.

Daha da tehlikelisi şu: İnsan zihni gördüğüne inanma eğilimindedir. “Görüntü varsa doğrudur” algısı, yapay zeka çağında artık geçerliliğini yitiriyor. Bu durum yalnızca bireyleri değil, toplumları da kırılgan hale getiriyor. Seçimler, toplumsal olaylar, kriz anları… Yanlış bir içerik, doğru zamana denk geldiğinde büyük kitleleri yanlış yönlendirebiliyor.

Medya açısından bakıldığında ise tablo daha da çarpıcı. Gazeteciliğin temel dayanağı olan doğruluk, yapay zeka çağında ciddi bir sınavdan geçiyor. Bir haber görselinin, bir video kaydının ya da bir ses dosyasının gerçekliğini teyit etmek artık eskisinden çok daha zor. Hızın doğruluğun önüne geçtiği dijital dünyada, yapay zekâ ile üretilmiş bir içerik, gerçeğin önüne geçebiliyor.

Peki, çözüm ne? Yapay zekadan kaçmak mümkün değil. Yasaklamak da gerçekçi değil. Asıl ihtiyaç duyulan şey; dijital okuryazarlık. Her bireyin, gördüğü her içeriğe mesafeli yaklaşmayı öğrenmesi gerekiyor. “Kim paylaşmış?”, “Nereden alınmış?”, “Başka kaynaklarda var mı?” soruları artık bir refleks hâline gelmeli. Eğitim sistemleri bu farkındalığı çocuk yaşta kazandırmalı, medya kuruluşları ise şeffaflık ve teyit mekanizmalarını daha da güçlendirmeli.

Devletler ve teknoloji şirketleri de bu sorumluluktan muaf değil. Yapay zeka ile üretilen içeriklerin işaretlenmesi, etik kuralların belirlenmesi ve hukuki yaptırımların netleştirilmesi artık ertelenemez bir zorunluluk. Aksi takdirde, gerçeğin değeri her geçen gün biraz daha aşınacak.

Belki de en büyük tehlike, yapay zekanın varlığı değil; onunla birlikte gerçeğe olan güvenimizi kaybetmemiz. Eğer hiçbir şeye emin olamaz hale gelirsek, doğru ile yanlış arasındaki çizgi silikleşirse, işte o zaman yalnızca teknolojiyi değil, toplumsal sağduyumuzu da kaybederiz.

Yapay zeka bir araçtır. Onu nasıl kullandığımız, bizi nereye götüreceğini belirler. Gerçeği çoğaltan mı olacağız, yoksa gerçeği gölgede bırakan bir çağın sessiz tanıkları mı? Cevap, hala bizim elimizde.