Whatsapp Image 2026 05 14 At 15.19.03

ZORAKİ YAZILAR

Melih Erdem

Dâvûdî Düğün

Sırat köprüsü kime ne kadar incedir bilinmez ama sevda köprüsü Davud’u taşıdıysa epey heybetliymiş demek ki. Veyahut yoldaşın önemini mi anlatmıştı Abdurrahim Abi “Sırattan incedir sevda köprüsü/ Beraber geçelim tut ellerimden” derken?

Davud olmak veya Dâvûdî olmak bir ağırlığı temsil eder fikir haznemizde. Davudumuz da isminin hakkını veren, fikri de hali de sözü de hatta susması bile ağır bir adamdır. Sessizliği o kadar ağırdır ki mânâ denizinde boğulursunuz susarken. Her susanın kendine has tavrı vardır gönül Dükkânımızda. Örneğin Ali Dost dervişliğinden susarken, Mithat Abi’nin susması en çok konuşan yapar kendisini. İşte Davud’un sessizliğinin de bir ağırlığı vardır Dükkân otağında. Hepsi bir fikir üzere susar. Hepsi sadrımıza şifa veren bir fikri susmaktadır. Başkomutan, söz verilince bile susarak anlatan bu adamlardan önce Ali Dost’a sonra Davud’a demişti Susan Adam diye. Anlattığını üç kelimede susar ama onlarca paragraflık cümle bile izah etmeye yetmez. Davud, yine de Başkomutan’ın hatırına bin miligramı geçirmez anlattıklarının ağırlığını. O ağırlık dostlarının yüküne bir yeşim yaprağı olarak eklenir, varlığı tatmin yokluğu zayi eder adamı. Davud da biz kötürüm kalmayalım diye dozunu bin miligrama çeker, bin hatırı yüreğimizin üzerine koyar, bir yeşim yaprağından bin eksik yük olur sadrımıza. Şifa olur, bahtiyar olur vecd oluruz. Bizim Davud işte bir susması bin kelam, hepi topu bin miligram. Fazlası haddi aşar, azı çınar kovuğunu doldurmaz.

Sesi de hali de yüreği de o denli ağır olan bu adam incecik sevda köprüsünden geçiverdi. Ne duruşunu bozdu geçerken ne de Davudluğunu. Karşıdan Davud gibi el salladı çünkü. Yüreğimi sordu geçmeden önce yanımda mı diye: “Bak ben karşıya gidiyorum, bu da yeşim yaprağın, koyuyorum yüreğinin üstüne, ben yokken yüksünme!”. Bunları derken izdivacına gurbette Destebaşı’nı, Meczup Muallim’i, Muallim’in kardeşini, Başkomiser’i, Destebaşı’nın yeğenini, Kadr-i Kürdî’yi ve fakiri şahit tuttu. Memlekette ise başta Peygamber (s.a.v.) olmak üzere Başkomutan, Seher Yeli, Türkûdar, Derviş Ali ve tüm melekler şahit oldu izdivacına. Susması çok şey anlatan adamın yaptıklarına da çok şahit gerekti elbette. Gurbet şahitliğine de meydan açmış oldu böylece. Yiğit olan gurbete şahit olur dedi bir minvalde.

Davudî bir izdivaçtı, ama sevda köprüsüne hafif kaldı. Sırtladı Davud’u karşıya geçiriverdi. Evvel aklımla yoldaşının sahih olmasına yordum bu hafifliği. Yoksa kolay mı ki Davud’u sırtlamak? Yürek ister fikir ister gönül ister sevda ister Davud’u da yükünü de yüklenmek. Arz da arş da mavera da cihan da hatta dağın ulusu bile şahit bu yiğitliğe. Biz de şahidiz. Susan Adam sevda köprüsünden geçti, evlendi. Allah bir ömür bir yastıkta bir gönülde bin miligram fikirle hayırla kocatsın. Âmin. Şahit kere şahidiz.

Çiğdem Kekeç

Kör Güvercinlerin İğde Göğsüne Çarptığı O Makam; Aşkın "Sus" Hali

Modern zamanın devasa bir gürültü panayırına dönüştüğü şu çağda, insan ruhu en çok sükûneti ve o "ilk sözü" özlüyor. Bazen bir bakış tetikliyor bu özlemi, bazen bir sükût. Ama biliyoruz ki, bir bakışa şiir yazılacaksa, bir gözden sabah doğacaksa; o gözün arkasındaki asıl "Nur"dur bizi hapseden.

Fuzuli’nin "Su Kasidesi"ndeki o bitmek bilmeyen susuzluğu düşünün. O’na ulaşmak için akıp giden ama bir türlü vuslatın hararetini dindiremeyen bir nehir gibidir insan. “Canı canan dilemiş vermemek olmaz ey dil” derken Fuzuli, canın zaten emanet olduğunu, asıl sahibine dönmek için can attığını hatırlatır.

Bugün biz, şehirlerin soğuk camlarına çarpan kör güvercinler gibiyiz. Göğsümüze çarpan o sızı, aslında bizi "yarim" diyebileceğimiz tek hakikate, mutlak sevgiliye çağırsa da gürültüden duyamadığımız, koştukça çarpmadığını sandığımız kalplerimiz var.

Yunus Emre, “Aşkın aldı benden beni / Bana seni gerek seni” derken dünyayı elinin tersiyle itmenin hafifliğini yaşıyordu. Bizim trajedimiz ise burada başlıyor; Sevmek istiyoruz ama yaşayamıyoruz. Kalbimiz Allah aşkıyla parlamak istiyor ama modern dünyanın "zifiri külleri" üzerimize boca ediliyor. Bildirim sesleri, taksit ödemeleri ve hırsların gölgesinde; o saf, sus halli bir sabahın üzerimize doğması imkânsızlaşıyor.

Bir kelamına muhtaç olduğumuz kapıda, söz dilenmek bir yana dilimiz dünya telaşından paslanmış durumda. Kalp kadehimiz o kadar çok dünyevi kırıkla dolu ki, ilahi aşkın şarabını koyacak yer kalmıyor.

Edebiyatın ve tasavvufun o ince çizgisinde, bir bakışın dağlaması tesadüf değildir. O, "Elest" bezminden kalan bir hatırlatmadır. Bir şarkı besteleniyorsa, o bestenin asıl tınısı Yaradan’ın kâinata bıraktığı ahenktir. Bizler bugün, zifiri karanlığın içinde küllenmiş imanımızı, bir sabah vakti üzerimize doğacak o eşsiz bakışla alevlendirmek istiyoruz.

Allah’ı sevmek; modern dünyanın sunduğu sahte parıltıları reddedip, bir kör güvercinin teslimiyetiyle O’nun rahmet göğsüne çarpmaktır. Evet, su akar yolunu bulur; dua ise samimiyetin olduğu her yerde kabul edilir. Acımız büyük; çünkü "Yarim" demek istiyoruz ama dudaklarımızda dünyanın tuzu var. Lakin zifirin külleri en çok, bitti denilen yerden parlar. O sus hallerin ardındaki sonsuzluğu gördüğünde, dilimiz oynamadan sadece "O" diyecektir. Ve o gün, sadece bir sabah değil, bütün bir sonsuzluk üzerimize doğabilir…

İnsan ruhunun bu kadim ağrısı, Fuzuli'nin ızdırabı ve Yunus'un neşesi arasında bir yerde, modern dünyanın tüm engellerine rağmen hala tazedir. Çünkü aşk, her daim kendi sabahını yaratır.

Sırrımızın sızısı gönül kandilinin modern rüzgârlardan korumak derdiyle hemhal olması…. Oysa biz yanmaya meftun olmakla iman etmiştik bir zaman…

Fuzuli’nin “Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabip” dediği o eşik, bugün bizim için en büyük gurbet. Bizler, acıdan kaçan, her sızıyı bir hapla dindirmeye çalışan, ruhunu hıza kurban vermiş "huzursuzlar" çağının çocuklarıyız. Modern dünya bize "kendini sev" diyor, oysa Yunus Emre kapı kapı dolaşıp "kendinden geçmeyi" fısıldıyordu. İşte o yangının dağlayıverdiği yer, tam olarak bu zıtlığın kırılma noktasıdır. Sus halinde o gözler aslında bir aynadır; bakmasını bilene sükûtu, hissetmesini bilene vuslatı muştular.

Bugün Allah’ı sevmek, bir yangının ortasında kar tanesi tutmaya çalışmak gibi. Bediüzzaman’ ın kor alevinden kısa değil mi… Elimiz değse eriyor, bıraksak yok oluyor. Gözlerimiz ekranların yapay ışıklarıyla öyle köreldi ki, zifirin içindeki o kadim parıltıyı seçemiyoruz. Yunus’un asırlar önce “Ben yürürüm yane yane” diye inlediği yollar, şimdi beton ve hırsla kaplı. Bir zaman geliyor ve bırakıyorsun her şeyi teslimiyetten teslim oluşa giden bu iki yol da aynı sanıyorsun.

“Cam kırılabilir, su akabilir...” diyoruz. O anlarda asıl meselenin, o kırılan camın canımızı yakması değil, camın arkasındaki sonsuz manzarayı görmemizi engelleyen lekelerden kurtulmak olduğunu yine yine yeniden anlamakla geçiyor ömrümüz.

Modern insanın trajedisi, Allah’a aşık olmak isteyip de "benlik" hırkasından soyunamamasıdır. Bizler hem O’nunla sabahlamak istiyoruz hem de dünyanın loş ışıklarından vazgeçemiyoruz. Bu ikilik, ruhumuzda dinmeyen bir sancı bırakıyor. Dua kabul ediliyor evet, ama biz duanın eşiğinde beklemeyi, o sabrı çoktan unuttuk.

O kör güvercin göğsümüze çarptığında anlıyoruz; Hayat, sadece nefes almaktan ibaret değil. Bir "Yarim" diyebilmek için, önce dildeki tüm boş lafları yakmak gerek belki de... Fuzulî, aşkı bir ıstırap olarak görürdü çünkü o ıstırap insanı saflaştırırdı. Bugün bizim yaşadığımız "yaşayamama acısı" da aslında bir nevi modern zamanın çilesidir. İçimizde bir şarkı besteleniyor ama notalar gürültüye kurban gidiyor. Su akıyor ama kalbimizdeki o kurak toprağa bir türlü ulaşmıyor.

Zifirin külleri parlayıverdiğinde, üzerimize doğan o sabah aslında bize şunu söylüyor. Allah’ı sevmek, dünyayı terk etmek değil; dünyayı O’nun nazarıyla sevebilmektir. Bir bakışa şiir yazılıyorsa, o bakıştaki "Sanatkâr"ı görmektir asıl marifet. Belki bugün Yunus gibi dağları aşamıyoruz, Fuzulî gibi Bağdat çöllerinde inleyemiyoruz; ama kendi modern yalnızlığımızda, o kör güvercinin çarpıntısını kalbimizde duyabiliyorsak, hala bir umut var demektir. Dilimiz "Yarim" dediğinde, bu sadece bir kelime değil, bir teslimiyet nişanı olacaktır. Zira aşk, yaşanamadığı ölçüde derinleşen, söylenemediği ölçüde büyüyen tek sırdır. Ve o sır, sadece kalbi gerçekten kırık olanlara emanet edilir…

HATA PAYI

Furkan Turna

Öykünmenin Matematiği

Bu mesele basit bir otomasyon değildir. Yüzeyde görünen uygulamanın arkasında milyonlarca inorganik bağ ile işleyen bir düzen vardır. Yapay sinir ağlarında her katman küçük bir matematik işlem yapar: sayıları alır, çarpar, toplar, belki daha karışık fonksiyonlarla giren değeri değiştirerek bir sonrakine katmana iletir.

Örneğin bir öğretmenin birkaç tane benzer kabiliyetlere sahip öğrencisi olsun. Öğrencilerine birbiriyle ilişkili birkaç farklı konuyu anlatarak öğrencilerinden bu birbirinden uzak konular arasında ilişki kurmasını beklesin. İmtihan sonunda en çok sayıda bağıntı kurabilen öğrencinin oluşturduğu kompozisyonu seçmeye karar verir ve sınıf panosuna asar. Diğer öğrencilerin oluşturduğu kompozisyonlar hatalı ya da çirkin değildir; ancak daha az sayıda bağıntı olduğu için sunulmaya değer değildir.

Benzer şekilde suni zeka birkaç merkez-düğüm arasında en çok bağıntının kurulduğu düğümü çeker ve sunar. Düğümler arasında doğrudan matematik işlemleri yapılır. Matematik işlemleri düğümler arasında o kadar tekrarlanır ki sonunda anlamlı görünen bir çıktı ortaya çıkar. Temel mühendislik ve bilim camiası girdiler ile çıktılar arasındaki bu ilişkiyi "transfer fonksiyonu" olarak adlandırır. Burada işleyen şey, ratio’nun kendisidir-hem hesap hem akıl anlamında. Ve bu düzen, tek bir büyük sıçramayla değil, küçük ve sabırlı adımlarla kurulur. Karmaşıklık, basitliğin ısrarla tekrar edilmesidir.

İnsan beynine döndüğümüzde fark ettiğimiz şey şaşırtıcıdır: Temel ilke değişmez. Nöron dediğimiz yapılar da giriş alır, toplar, bir eşik koyar ve sonra ya iletir ya iletmez. Bu da bir çeşit “topla ve karar ver” mekanizmasıdır. Milyarlarca nöron birlikte çalıştığında ise ortaya düşünce çıkar. Bu noktada insan zihni, doğanın kurduğu bir ağ gibi görünür; kendi içinde öğrenen, geçmişten beslenen, geleceğe çıktı veren bir sistem. Burada makinelerin nasıl geliştirildiğini düşünmek gerekir: İnsan, doğayı ve kendisini gözlemleyerek sistemler kurar. Uçaklar kuşları taklit eder, sensörler duyuları, kontrol sistemleri ise refleksleri. Yani makine, insanı; insan ise doğayı taklit eder. Bu zincir içinde her şey bir yansıma-öykünme gibidir.

Kontrol mühendisliğinin en basit haliyle söylediği şey şudur: Bir sistem vardır, bir menzil vardır; durulan noktada menzil ile bir fark vardır. Bu fark ölçülür, sonra sistem buna göre düzeltilir. Basit bir analog ile bir topu çizginin üstünde tutmak istediğimizi düşünelim. Top kayarsa, onu geri itersiniz; çok iterseniz öbür tarafa gider, az iterseniz yerine gelmez. Zamanla ne kadar itmeniz ya da çekmeniz gerektiğini öğrenirsiniz. İşte bu bir geri besleme döngüsüdür. Latince regula (kural) ve regere (yönlendirmek) köklerinden gelen düzen fikri burada işler. Hem makineler hem de insan beyni bu ilkeyle çalışır: hatayı gör, düzelt, tekrar dene. Bu yüzden bir makineyi anlamak, aslında doğanın bir davranışını sadeleştirerek görmek gibidir.

Yaratıcılık dediğimiz şey de bu çerçevenin içinde yeniden anlam kazanır. Bir eylem olarak “creare”, yalnızca yoktan var etmek değil, aynı zamanda düzenlemek, biçim vermek anlamını taşır. Bir çocuk garip bir hayvan hayal ettiğinde, aslında bildiği parçaları birleştirir. Absürt sayılabilecek; tavşan kulaklı, ahtapot kollu, kaplumbağa kabuklu ve sinek kanatlı bir aslan düşünen bir çocuk aslında doğada (ya da televizyonda) gördüğü hayvanlara öykünerek yeni bir canlı türetmiştir. Yetişkinlerde dahi basitçe aynı şekilde işler süreç; zihnimiz geçmişten topladıklarını yeni bir sırayla dizer. Yapay zeka da aynısını yapar; verileri alır, sayılarla işler ve farklı kombinasyonlar üretir. Ama sınır aynıdır: verilenin dışına çıkamaz. Çünkü içerideki işlem ne kadar büyürse büyüsün, özü değişmez—topla, çarp, biraz değiştir. Bu yüzden hem insan hem makine, görünürde farklı olsa da, aynı ilkenin farklı ölçeklerdeki uygulamalarıdır.

Ve burada düşünce keskinleşir. Eğer makine insanı, insan doğayı taklit ederek kuruluyorsa; eğer hem beyin hem algoritma aynı basit ilkelerin tekrarından doğuyorsa; eğer "causa" (nedenler zinciri) her şeyi bir öncekine bağlıyorsa, o zaman bu düzenin başlangıcı nerededir? Bu hesapları başlatan ilk değer nedir? Ve belki de asıl soru şudur: Biz gerçekten düşünen varlıklar mıyız, yoksa daha büyük bir sistemin içinde, kendi hatasını düzeltmeye çalışan bir geri besleme döngüsünden mi ibaretiz?


Gene-ruh, en-katmak kökleri ve -er fail ekiyle, "engineer" ruh katan kimse anlamında yaratıcıya öykünmektir.

Mustafa Işık

Dünya Ortasına Taşı

Bir yara neden kanayıp durur

çokça kabuk bağladığı yerden,

bunu kendime sormaya

kaç asır uzattım ömrümü

Annem/ bardakta su bırakırdı,

kopmaya tufan bırakırdı,

çırpınan kuşun kanadı gibi

ilk defa kokladığım çiçek gibi

batmaya giderdi aksam güneşi

Göçtüğü toprağı çok özlerdi insan

gök ananın düştüğü toprak gibi

çok şeyken hiçbir şey olmamış gibi

Parmağım telaşa ayaklandırırdı

ağrıyan dağdan esen rüzgârla

ikiye ayrık saçının her telini

Sökükleri yamamalıydı terziler

tayları unutmalıydı, terli kısraklar

Kimin neyiyim, bilmezken kendini

bazı gecelerde bazı rüyalar

dünya ortasına taşımalıydı beni.

Samet Yurttaş

Bütün Caddeler Ayıplanır

Bütün caddeler ayıplanır elbet

Yorgun bir işçinin nefesine

Ekmek bandıran dilencinin gözünde

Bütün caddeler ayıplanır elbet

Memurların ütülü kıyafetler içinde

Modern adımları duyulsun diye

Bütün caddeler ayıplanır elbet

Tonajı yüksek kamyonetler

İz bırakırken asfaltın yüreğinde

Bütün caddeler ayıplanır elbet

Kaldırımların yalnızlığını

Bastonla terbiye eden yaşlıların dilinde

Bütün caddeler ayıplanır elbet

Betona isyan eden çiçeğin

Güneşe hasret gözlerinde

Ve bütün caddeler ayıplanır elbet

Duvarlara şiir yazan ergenin

Savrulan saç telleriyle

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]