
DÖŞ CEBİ
Mehmet Yaşar
Gözden Kaçan Bir Kitap: Kahramanmaraş Abdallık Geleneği
Kahramanmaraş’ımız kahramanlığın timsali, şiirin ve edebiyatın başkentidir amennâ. Ama bu üst vasıflarını besleyen yüzlerce alt unsur söz konusudur mâlum. Şehrin coğrafyasından tarihine, ikliminden bitki örtüsüne, mutfağından el sanatlarına, sim sırmasından Hartlap bıçağına kadar uzanan o devasa bütünlüğün içinde müziği de ayrı bir “kendine has”lık havası taşır. Bu hafta döş cebimizde, Kahramanmaraş müziğinin en önemli ve en canlı unsurlarından biri olan Abdallık geleneğini akademik bir titizlikle ve evlat samimiyetiyle ele alan bir eseri mevzu edeceğiz; Mehmet Ali Zarifoğlu’nun kaleme aldığı "Kahramanmaraş Abdallık Geleneği" kitabını.
Kitabın en dikkat çekici yanı, yazarının bizzat bu toprakların çocuğu olması. 1994 Maraş doğumlu olan Zarifoğlu, Gaziantep’te aldığı Türk Halk Müziği eğitimi ve ardından Bursa Uludağ Üniversitesi’nde tamamladığı etnomüzikoloji yüksek lisansıyla, aslında çocukluğunda duyduğu o davul seslerinin "nedenini ve nasılını" sormuş. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları’ndan çıkan bu eser, yazarın yüksek lisans tezinin kitaplaşmış hali. Yani karşımızda hem akademik bir yaklaşım hem de saha araştırmasının canlılığı var.
Kitap, Abdallık geleneğini sadece teknik bir müzik incelemesi olarak bırakmıyor; onu toplumsal kimliğin inşasındaki rolüyle de değerlendiriyor. Tabii ki merkezde, Kahramanmaraş İstiklal Mücadelesinin sembolü haline gelmiş olan Abdal Halil Ağa var. İşgalci Fransızları karşılaması için kendisine teklif edilen hatrı sayılır miktarda parayı, "Bu bir din bahsidir. Ben din gardalarışımın bağrına çomak vurmam!" diyerek geri çeviren o soylu duruş, kitabın ruhunu oluşturuyor. Zarifoğlu, bir Kahramanmaraşlı olarak davulun Maraş’ta sadece eğlence aracı olmadığını, 12 Şubat ruhunun bir parçası olduğunu "Çete Bayramı" üzerinden dikkatle ve samimiyetle analiz ediyor.
Müzikle, davulla ya da Abdallık geleneği ile amatör veya profesyonel olarak ilgilenenler için kitap özel bilgiler ihtiva ediyor. Maraş davulunun çevre illere göre neden daha küçük kasnaklı olduğunu, "J" harfi şeklindeki tokmağın seri vuruşlardaki işlevini veya "ayağa çalma" metodunu okurken Kapalı Çarşı’daki bakırcıların çekiç sesleriyle davulun ritmi arasındaki o gizli bağı fark ediyorsunuz. Kitapta, saha çalışması neticesinde derlenen Ağırlama, Çiftetelli, Sinsin, Maraş Halayı gibi 18 eserin 11 tanesinin notaya alınmış olması ve davul vuruş tekniklerinin detaylı analizi, bu geleneğin gelecek nesillere "meşk" yoluyla aktarılmasının yanında, yazılı bir belge haline gelmesini sağlıyor.
Zarifoğlu’nun çalışmasında altını çizdiği çok önemli bir fark var: Kahramanmaraş Abdallarını Orta Anadolu veya Gaziantep Abdallarından ayıran "sözsüz icra" geleneği. Maraş’ta Abdal müziği, bağlamanın veya vokal icranın uzağında, tamamen davul ve zurnanın o saf, ham ve güçlü anlatımına dayanıyor. Yazar bu durumu, bölgedeki dinî inanç ve sosyo-kültürel yapıyla açıklarken Maraş Abdallarının kendilerine has "icra esnaflığını" nasıl muhafaza ettiklerini de gözler önüne seriyor.
Mehmet Ali Zarifoğlu, usta-çırak ilişkisiyle yürüyen bu kadim geleneğe akademik bir mühür vurarak şehrin müzik kimliğine dair farklı bir tescil ortaya koymuş. Eline sağlık, emeğine bereket…
Bu kitaba şöyle bir göz gezdiren, Çete Bayramlarında yükselen o davul sesinin, İstiklal ruhunun bir parçası olduğunu hissedecektir, vesselâm…
CİHAN GURBETİ
Mustafa Cihan Alliş
Döndüm Kıbleye
Bir Hocam’ın "Küp Bulmak" nüktesi dost meclislerinde yıllarca tebessüm ve kahkaha ile icra edildi. Bu nükte, bir süre ortada görünmeyen dostlar için "Küpü buldu herhal, artık gelmez.", gurbete giden için "Çanakkale'ye küpün izinden gitmiş.", "Küp bulduysa bize de bir tas vermez mi ola?" gibi ifadelerle dilimize tat, gönlümüze şifa oldu. Hâlen yaşayan bu sır; ihtiyarlıkta yapılan basit bir gömü, define şakası değildi.
Belki benim doğumumdan önce başlayan bu söz oyunları Bir Hocam’ın "artık açıklayalım" demesiyle açıklığa kavuştu. Hocam: "küp" denilince altın küpünden değil kıblegâhımız olan küpten, Kâbe'den bahsedildiğini birkaç cümlede şerh ediverdi. Yıllarca yapılan lâtif bir şaka zihnimizde parendeler atıp hakikat şeklini aldı. Zira kıblesini/küpünü bulanın ne çarşıda ne memlekette ne de dünyada gözü olurdu. Ballar balı olan küpünü bulmuş, kovanını yağmaya açmış olurdu.
"Küp bulan, çay tabağıyla da olsa, bize de vermez mi ola?"...
Uydum Kur'an'a
Kitabın önemsendiği, ortalama okuma süresi ile ekran süresinin kıyaslanabileceği son çocukluk nesilleri muhtemelen bizleriz. Öğrenme yeri, danışma yeri hâlen kitaplar ve kütüphanelerdi. Aile büyüklerimiz, öğretmenlerimiz ise sadece "kitap oku" der geri kalanını pek düşünmezlerdi. Bir kısmı zehir, bir kısmı vakit kaybı; bir kısmı panzehir, bir kısmı faydalı birçok kitap okuduk böylece. Kitabın ne olduğunu sorgulamadan usulsüzce yaptığımız buokumalar, istikamet üzere bir istikrar kazandırmadan biraz hayal gücümüzü zenginleştiriyor biraz dil becerimizi destekliyor fakat sadece akademik başarımızı artırmak için malzeme olarak kullanılıyordu. Kendini kitaplara kaptıranlar ise önce ailesinden, sonra toplumdan ve nihayet kendisinden uzaklaşıyordu. Nice çocuğun, nice gencin en verimli vakitleri, temel atılmamış hafızaları, ışıldamak için bir kıvılcım bekleyen zihinleri böylelikle zâyi oldu, oluyor.
“Kitap ve okumak” ile gerek şahsi gerek milli olarak sağlanması umulan muhabbet, bereket, birlik ve dirliği sağlamak şöyle dursun, arzu edilen hâlin tam aksi yönünde ilerlendiği aşikardır. Öyleyse ya kitabı yanlış okuyor ya da Kitap’ın ne olduğunu bilmiyoruz demektir.
Hâlbuki Nevzat Kösoğlu’nun 1969’da yazdığı “Kitap Şuuru” başlıklı meşhur yazısında “Kitap” denilince: “İslâm inanç ve düşüncesi kültürümüze özünü kazandırırken, ferdî ve içtimaî davranışlarımızın yönünü Kitap belirlerdi. Bu, gerçek diri çağlarımızda, hayatın her safhasına ve her meselesine ölçüyü Kitap verirdi. Hakanımızdan çobanımıza kadar, bu ölçülerle şekillenerek aynı ruh iklimine yönelirdik. Böylece, dünyamız daha bir sağlamlaşır, varlığımız, imanımızın temellendirdiği bir teminata kavuşurdu.” ifadeleri, şuurlarımıza Kitap’ın Kur’an-ı Kerim olduğunu açık açık anlatmaktaydı. Devletimizin, kuvvetimizin, adaletimizin, muhabbetimizin, bereketimizin temelinde Kitap ve Kitap’a hürmetimiz vardı. Ölçümüz Kitap ile ahlâkımız ise Kitap’a yakınlığımız ile ölçülüyordu. Gerek toplum gerek insan şuuruna Allah’ın nurunun yerleşmesinden daha bereketli ne olabilirdi ki?
“Kitap şuuru, milletimizi, yazılı olan her şeye, dünyanın en saygılı insanları hâline getirdi. Kur'ân-ı Kerim yazılı bir Kitâb'dı. Diğer bütün yazılanlar da O'na olan yakınlıklarına göre saygıdeğer yerlerini aldılar.” diyen Kösoğlu, diğer kitapları da hangi ölçüyle hayatımızın merkezine doğru taşımamız gerektiğini bizlere söylüyordu.
Allah bazen hakikatin en lezzetli yerinden kullarına ikram eder. Belki dostla olan bir muhabbette, eşsiz bir manzara karşısında, öylesine okunan bir kitapta, bazen bir çay ocağı taburesinde bazen ise rüyada ağzımıza bir parmak bal çalınır. Kalp öyle bir iklime girer ki insan geri kalan ömrü boyunca bu lezzeti arayacağından habersizdir. Hiçbir zaman zaferle yükümlü değil seferle yükümlü olduğumuz hâlde bu bal lezzetini, belki daha lezzetli ve şifalısını aramak artık kaçınılmazdır. Bu arayış ise insanın hikayesini bambaşka yerlere taşır. Benzer bir durum, binlerce yıllık millet olmuş topluluklardan küçük dost halkalarına, ailemizden sınıfımıza kadar bir kişiden fazla olan her ilişki için de geçerlidir.
Bizler de ayak seslerinin yankılarını işittiğimiz gerek taşla, gerek harflerle, gerek kalpten söylenmiş söz ile ya da türküyle inşa edilen muhabbetin bal kokan hakikatini hissetmeli, burnumuzda tüten zamanlarımızı yakalamaya çalışmalıyız. Kıblegâha yönelmeli, Efendimiz’den başlayarak Kitap’ı ve ona yakınlığı nisbetince kul ve eserleri tavaf eder gibi tekrar tekrar okumalı ve tanımalı; hiç değilse hürmette eksik göstermemeliyiz. İnsan, kendinden başlayarak ailesinin, dost halkasının, mesleğinin ve vatan sevgisinin temelinde Kitap şuurunu taşıyabilmeli, taşımaya çalışmalıdır.
Allah, bizleri Küp’ü bulmuş, Kitap ve Peygamber muhabbetli dostlardan ayırmasın ve onların sayılarını artırsın. İstikametimizi Kıblegâha, Kur’an’a ve Sevgilisine sabit kılsın. Bilhassa bizleri Kitap Şuuru ile tanıştıran aziz ağabey Mehmet Yaşar’dan razı olsun.
Memduh Atalay
Tedbir mi Omurgasızlık mı?
Tedbir, olduğumuz gibi görünmekten kaçınmak değil aksine tam olduğumuz gibi görünmeyi tazammun ediyor. Namaz kılmaya müsaade edilmeyen bir yerde isek, tedbir namazı terk etmek değil ilk fırsatta namazı eda için abdestli bulunmaktır. Hazreti Süleyman kanadı kırılan kuştan dolayı kısas emrettiğinde kuşun şöyle dediği rivayet ediliyor: Ey Peygamber bu adamı ben derviş kıyafetinde gördüm, tedbirsiz davrandım; dua edin içi dışına çevrilsin de diğer kuşlar tedbirsiz davranmasın, aldanmasın.
Hangi düşünceden olursa olsun fikrinde sabit kadem olanlar herkesin indinde mert paydasındadır. Çok duymuşuzdur: O adam idealisttir, sağlam devrimci, halis mümindir sözlerini. Takiye yapmayı zaten inancımız da onaylamıyor. Çoğunluktan olmak gibi bir mecburiyetimiz yok. Merdane “Ben buyum, böyle düşünüyorum, ülkeme dair idealim de şudur” duruşunu herkesin saygıyla karşılayacağını düşünüyorum. Masasında çeşitli rozetler taşıyan gelene gidene göre rozet ve tutum değiştiren “akademik ve bürokratik kul” olmayı mı tercih edeceğiz?
Doğruya doğru, yanlışa yanlış demenin kor ateş olduğu zamanlarda net duruş sahibi olmanın İslam alimlerince cihat sayılması ne kadar manidardır. Güne göre, güce göre, menfaate göre ondan bundan olmak, öyle görünmek akıllıca davranış olarak öğretiliyor bizim toplumumuzda. Ve bunun adını da tedbir olarak koyuyoruz. Körü kör diye çağırmayız elbette, doğruyu güzel söylemenin de yolu yordamı var; her doğru her yerde de söylenmez ancak rol ve yalana asla tevessül edilemez.
Bu sebeple gövdesi başka yerde, başı başka yerde, hesapları başka yerde olan sözüm ona “tedbirli” eşhastan korkmak lazım. Omurgasızlığın, hesapçılığın, politik davranmanın adı tedbir değildir!
Ahmet Turan Bayraktar
Eş’ine az rastlanır Gün’ler yahut günler
Bana çizdiği yolda yürümeye çalışıyorum
Sonra seni görüp
Asıyorum nefsimden öte her şeyi
Tazelik geldiyse
Hele ki elimden tutan kuşlar çıkarttıysa göğe beni
İşte şu dalda susuz dahi yaşarım
Kathia’nın piyanosuna benzer bu kez bahar
İlginin esas doyumu güneşe ve aşkadır
Güneşe kuruyup da kul olur toprak
Sonra semaha durur bilmem kaç milyon yıldızla
Eşyalarım bir ağacın gölgesinde dinlenirken
Aşklarıma atarım en hakiki kulacımı
Dermanımı akıntıya katıp, aşklarımla yüzerim
Kedilerin, kuzuların yerini aldığı bugünlerde
Bugünlerde bir millet doğar aşklarımın kucağında
Çocuklar biter, meyve verir bizim nam sahibi zarif öfkemizde
Rüzgarların getirdiği bir deniz yok kulaklarımızda
Denize uzak ülkelere gölgeydik biz
Bütün olup bitenler bahara atfedilirken
Bozkırda yanan başak kimin kerametidir
Eğilip fırtınayla biçiyorum
Ektiğim solmuş diyarlarda döktüğüm tüm kırıntıları
Eteğin harman yeri
Tüten bir Yozgat yeli eteğin
Bu bahar kanımda kaynayan şer
Buhar olup da katışırsa aşkıma
Şah kelamı dolar işte o vakit damarlarıma
Dört mevsimi yaşarım zevkin
Dağlarının engebeli esmer kıvrımlarında
Nurcihan Kızmaz
Sana Benzedim Anne
Bugün de ben yine sen oldum anne
Sana uyandım bu sabah
Sana dayandım
Sen gibi bağladım başımı
Erkenden pişirdim ekmeğimi aşımı
Hayra yordum kabusumu düşümü
Olur bazen bana böyle
Sen gibi açarım ellerimi semaya
Katarım yedi ceddimi duaya
Askeri, polisi, devleti
Şad olsun tüm Muhammed ümmeti
Bugün yine sana benzedim anne
Komşuya ekmek açmaya
Kuşlara buğday saçmaya
Bebeğime kundak biçmeye gittim
Beni de kendine benzettin anne
Takvim yaprağından okuyorum
Günün yemek tarifini
İlaçlarımdan sayıyorum
Haftanın günlerini
Bir ters bir düz örerken yünlerimi
Her geçen gün biraz daha
Sen oldum anne.
Samet Yurttaş
Anadolu’m
Sen yanaklarımı okşayan rüzgârım.
Al yazmalı Annem,
Ak toprağında çocuklar emziren.
Sen tuttun ellerimden,
Seninle yürüdüm adım adım.
Sen kara toprağım, dert ortağım,
Sönmeyen baba ocağım.
Gökyüzüm, güneşim, bulutlarım...
Hafızamda bir sen taze
Bir sen diri kaldın.
Sen söz otağım, dildaşım,
Gönül sofram, şiir damarım...
Gurbet yollarında yoldaşım.
Sen yazdın bütün destanları.
Sensin hazinem, yarınlara mirasım.
Sen kır çiçeklerim, güz yapraklarım,
İlkbaharım, sonbaharım...
Sen gülünce uzar saçlarım.
Sen gönül kapımı destursuz çalanım.
Hâneme kucak kucak rahmet taşıyanım.
Sen dağlarım, ovalarım, ırmaklarım...
Köylerde hırkası yamalı gardaşım.
Türkülerde kucaklaştığım, ağlaştığım...
Bir sen varsın,
Bir sen hüznüme ortak sırdaşım.
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: