Ekonomi konuşulunca konu dönüp dolaşıp faize geliyor. Faiz arttı mı, düştü mü; Merkez Bankası ne karar verecek? Elbette faiz önemli. Ancak yalnızca faizle ekonominin düzeleceğini beklemek de doğru değil. Bir taraftan frene basarken diğer taraftan gaza basarsanız, o aracı sağlıklı biçimde durduramazsınız.

Merkez Bankası faizleri yüksek tutarak talebi ve enflasyonu kontrol etmeye çalışıyor. Fakat kamu harcamaları aynı şekilde devam ediyor, bütçe açıkları büyüyor ve devlet daha fazla borçlanmak zorunda kalıyorsa bütün yük faizin üzerine biniyor. Bunun sonucunda da vatandaş, esnaf ve sanayici yüksek kredi maliyetleriyle karşılaşıyor.

Rakamlar meselenin ciddiyetini açıkça gösteriyor. Merkezi yönetim bütçesi 2023 yılında yaklaşık 1 trilyon 375 milyar lira, 2024 yılında 2 trilyon 106 milyar lira, 2025 yılında ise 1 trilyon 799 milyar lira açık verdi. Son üç yıldaki toplam bütçe açığı 5 trilyon 280 milyar lirayı aştı.

Aslında hepimiz kendi evimizde ne yapılması gerektiğini biliyoruz. Giderimiz gelirimizden fazlaysa ne yaparız? Harcamalarımızı gözden geçirir, gereksiz olanları kısar, ayağımızı yorganımıza göre uzatırız. Devlet bütçesi elbette bir aile bütçesiyle tamamen aynı değildir. Ancak temel kural değişmez: Gelirinizden sürekli daha fazla harcarsanız, bir süre sonra borç ve faiz yükü altında kalırsınız.

Bu nedenle devletin bütçe açıklarına acilen kalıcı çözümler üretmesi gerekiyor. Kamuda gerçek anlamda tasarruf yapılmalı, verimsiz harcamalar azaltılmalı, vergi istisnaları gözden geçirilmeli ve kayıt dışı ekonomiyle daha ciddi mücadele edilmelidir. Çözüm, her sıkışıldığında aynı vatandaşın sırtına yeni bir vergi yüklemek olmamalıdır.

Haziran 2026’da bütçenin 114,2 milyar lira fazla vermesi sevindirici bir gelişmedir. Ancak tek bir aylık sonuçla yetinemeyiz. Yılın ilk altı ayında bütçe hâlâ 942,8 milyar lira açık vermiş durumda. Haziran ayında verilen fazla, geçici bir istisna olarak kalmamalı; devamlılık gösteren bir mali disiplinin başlangıcı olmalıdır.

Devlet bütçe açığını önce kontrol altına almalı, ardından bütçeyi düzenli biçimde fazla verir hâle getirmelidir. Bunu başarabilirsek kamunun borçlanma ihtiyacı azalır, faiz yükü hafifler ve enflasyonla mücadele daha sağlam bir zemine oturur. Sonrasında faizler de ekonomiyi yeniden canlandıracak şekilde, şartlar oluştukça kademeli olarak aşağı çekilebilir. Önce faizleri indirip sonuç beklemek değil, faiz indiriminin şartlarını hazırlamak gerekir.

Reel sektörde yaşanan sıkıntıyı konkordato rakamlarından da görebiliyoruz. Geçici mühlet kararı verilen firma sayısı 2023’te 519, 2024’te 1.723, 2025’te ise 2.817’ye yükseldi. Konkordato doğrudan iflas demek değildir. Ancak işletmelerin borçlarını çevirmekte ve nakit akışını sürdürmekte zorlandığını gösteren önemli bir alarmdır.

Yüksek enflasyon, baskılanan döviz kuru ve yüksek faiz üçlüsü uzun süre birlikte sürdürülemez. Üreticinin giderleri Türk lirasıyla sürekli artarken döviz kuru aynı oranda yükselmiyorsa ihracatçımız yabancı rakipleriyle fiyat rekabeti yapmakta zorlanır. Üstüne bir de yüksek kredi faizi eklendiğinde üretmek, yatırım yapmak ve istihdamı korumak giderek güçleşir.

Aynı sorun turizmde de karşımıza çıkıyor. Türkiye’nin turizm geliri 2025 yılında yüzde 6,8, ziyaretçi sayısı yüzde 2,7 arttı. Aynı yıl Yunanistan’ın turizm geliri yüzde 9,4, ziyaretçi sayısı ise yüzde 6,4 yükseldi. Türkiye hâlâ güçlü bir turizm ülkesidir. Ancak rakiplerimiz bizden daha hızlı büyüyorsa bunu görmezden gelemeyiz.

Bugün birçok turist, tatil planı yaparken fiyatları karşılaştırıyor. Türkiye pahalı bir ülke hâline gelirse turist Yunanistan’a, İspanya’ya veya başka bir alternatife yönelir. Aynı şekilde ihracat müşterisi de duygusal davranmaz; daha uygun fiyatı ve daha rekabetçi üreticiyi tercih eder. Pazar payı bir günde kaybedilmez, yavaş yavaş elinizden gider.

Sayın Mehmet Şimşek’in Londra’da yatırımcılarla görüşmesi ve Türkiye’nin ekonomi programını anlatması elbette önemlidir. Ülkemizin yabancı yatırıma ve dış finansmana ihtiyacı var. Ancak ekonominin başarısını yalnızca Londra’daki fon yöneticilerinin ilgisiyle ölçemeyiz.

Sayın Şimşek’in artık ekonomiye biraz da Ankara’daki bütçe masasından, Kahramanmaraş’taki fabrikanın üretim bandından, esnafın kasasından ve ihracatçının sipariş defterinden bakması gerekiyor. Çünkü ekonominin gerçek yüzü, yalnızca uluslararası toplantı salonlarında değil; çarşıda, pazarda, fabrikada ve vatandaşın mutfağında görülür.

Millet olarak da belli bir süre bu ekonomik programın bedelini ödemeye hazır olmamız lazım. Ancak bu bedel adaletli paylaşılmalıdır. Fedakârlık yalnızca dar gelirlinin, emeklinin, çalışanın ve esnafın omuzlarına yüklenmemelidir. Önce kamu kendi harcamalarına çeki düzen vermeli, ardından herkes ekonomik gücü ölçüsünde payına düşeni üstlenmelidir.

Ekonominin kalıcı olarak düzelmesi için yalnızca faize değil; bütçe disiplinine, üretime, ihracata ve güvene odaklanmalıyız. Aksi hâlde bu kadar büyük bütçe açığı ve yüksek faiz yüküyle yolumuza devam etmemiz mümkün değildir.

Sözün özü: Kararların merkezi Londra değil, Ankara olmalıdır.