Sözün İzzeti ve Kelamın Adaleti

Geçtiğimiz hafta, hayat sahnesinde adaleti ve nezaketi kalıcı kılmanın yegâne anahtarının “emanet bilinci” olduğunu konuşmuştuk. Makamların, unvanların, ilişkilerin ve en nihayetinde dokunduğumuz her insan hayatının bize mülk değil, hakkıyla korunması gereken birer emanet olduğunu vurgulamıştık.

Yazıyı bitirirken de bu emanet bilincinin belki de en rafine, hayatın içinde en sık sınandığımız ve en çok ihmal ettiğimiz tezahürüne odaklanmaya söz vermiştik: “Sözün İzzeti ve Kelamın Adaleti.”

İnsan, diliyle inşa olan ve diliyle inşa eden bir varlıktır. Ağzımızdan dökülen her kelime, sadece havada asılı kalan birer ses dalgasından ibaret değildir; her biri muhatabının zihninde ve kalbinde bir dünya kurar ya da var olan dünyaları yıkar. İşte bu yüzden kelam, insana bahşedilmiş en büyük kudret ve aynı zamanda taşınması en ağır emanettir.

Peki, nedir kelamın adaleti?

Kelamda adil olmak; bir sözü söylemeden önce onun adalet terazisindeki ağırlığını tartabilmektir. Sözü muhatabına, tam da hak ettiği doğrulukla, nezaketle ve zamanında teslim edebilmektir. Ne yazık ki modern çağın getirdiği o büyük hız ve her şeye anında tepki verme telaşı, bizi kelamın adaletinden uzaklaştırıyor. Düşünmeden, tartmadan, aceleyle sarf ettiğimiz her kelime; bir insanın emeğini hiçe sayabiliyor, bir gönlü incitebiliyor ya da gerçeği eğip bükerek adaleti zedeleyebiliyor.

Unutmayalım ki, sadece haksızlık karşısında susmak değil; gerçeği eksik söylemek, imalarla zihinleri bulandırmak, bir insan hakkında kesin bilgi sahibi olmadan hüküm cümleleri kurmak da kelamın adaletine sığmaz.

Hele ki verdiğimiz sözler... Birine bir söz vermek, onun güvenini ve umudunu emanet almaktır. Yerine getirilmeyen her söz, yarım bırakılan her vaat; sadece karşıdaki insanı hayal kırıklığına uğratmaz, toplumun harcı olan o görünmez güven köprülerini de birer birer yıkar. Sözün izzeti, onun sahibinin karakteriyle mühürlenmesinde saklıdır. Sözünün arkasında duramayanın, özündeki adalet terazisi de dengesini kaybetmiş demektir; çünkü kelamına sadakat gösteremeyen bir insanın adalet iddiası içten içe çürümeye mahkumdur.

Gelin, bu hafta da bir anlığına durup düşünelim: Gün içinde sarf ettiğimiz kelimeleri neye göre seçiyoruz? Ağzımızdan çıkan sözler muhatabına şifa mı oluyor, yoksa birer yük mü? Bir yönetici olarak personelimize, bir meslektaş olarak çalışma arkadaşımıza, bir anne-baba olarak evladımıza kurduğumuz cümlelerde adaleti gözetiyor muyuz? Yoksa kelimelerimizi kendi öfkemizin, egomuzun ya da anlık konforumuzun birer silahı olarak mı kullanıyoruz?

Kelamda adil olmak; gücü elinde bulundururken de sesinin tonunu adaletle ayarlayabilmeyi, öfkeliyken bile hakikatin sınırını aşmamayı gerektirir. Çünkü bilmeliyiz ki, dilinin adaletini sağlayamayanların, hayatın diğer alanlarında tesis etmeye çalıştıkları adalet iddiaları temelsiz kalmaya mahkumdur.

İnsan, ancak kelamına sadakat gösterdiği, sözünü bir onur nişanesi gibi taşıdığı ölçüde saygınlaşır ve güvende kalır.

Önümüzdeki hafta, “Dur ve Düşün” serimizde: etki alanımızı genişleterek; ortak yaşam alanlarımıza, kamusal ahlaka ve “Ortak Alanların Hakkını Vermek: Kul Hakkından Kent Hakkına” konusuna odaklanacağız. Sokaktan parka, devlet dairesinden trafikteki sıraya kadar paylaştığımız her alanda adaleti nasıl büyüteceğimizi konuşacağız.

Haftaya aynı köşede, ortak yaşamın adaletini birlikte düşünmek dileğiyle...

Hoşça kalın, dostça kalın.