Whatsapp Image 2026 05 21 At 15.46.03

DÖŞ CEBİ

Mehmet YAŞAR

İbrahim Kanadıkırık’ın Büyük Emeği, Bir Kültür Hazinesi: Bâb-ı Ukbâ

Bir şehri anlamak için sadece konuşanlara değil, susanlara da kulak vermek gerekir. Yaşayanların çıkardığı gürültü, çarşı pazar telaşı, her boş araziye bina dikme iştahı, falanlar, filanlar, maalesef şehrin asıl hüviyetini bastırıyor çoğu zaman. Bu bağlamda bu hafta Döş Cebimizden Kahramanmaraş’ın en önemli mekanlarından biri olan Şeyh Adil Mezarlığına dikkat çeken bir not çıkarıyoruz. Genellikle yakınlarımızın cenazeleri vesilesiyle uğradığımız ve çarşıya mesafe olarak çok yakın ama ses olarak çok uzak olan bu kabristan, şehrin tarihi kimliğine dair nice izler barındırıyor. Kıymetli ağabeyim tarihçi İbrahim Kanadıkırık “Bâb-ı Ukbâ: Kahramanmaraş Şeyh Adil Mezarlığı Tarihî Mezar Taşları (1722-1949)” isimli eseriyle bu izlerin peşine düşerek çok özel bir çalışma ortaya koymuş.

Hicri 1436'nın Üç Ayları'nda başlayıp bir yılı aşkın bir sürede tamamladığı bu kıymetli çalışmada İbrahim Hoca, Şeyh Adil Mezarlığı'nı adeta birer laboratuvar çalışması titizliğinde gözden geçirmiş. Kitapta tarihi karakter taşıyan toplam 264 Osmanlıca mezar taşı envanterlenmiş; bunların hat nevileri, yazılış üslupları ve yüzyıllara göre dağılımları istatistiklerle sunulmuş.

İbrahim Hoca’nın bu çalışması, sadece bir mezar taşı envanteri değil; dün konuşan ama bugün sessizliğe bürünenlerin, yani "Hâmûşân"ın sesini bugüne taşıma gayretidir. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi tarafından 2018’de basılan kitabın sayfaları arasında gezinirken, enteresan hikayelerle ve bilgilerle karşılaşıyorsunuz. Mesela N Adası’nda yan yana duran iki mezar taşı hüzünlü bir romanın son sayfası gibi dikiliyor karşınıza. Maksudzâde Ali Efendi ve kızı... Taşların dilini çözdüğünüzde, bağ evinde kuyuya inen ve üzerine aniden toprak çöken bir babanın trajedisini okuyorsunuz. Ama asıl yürek sızlatanı, babasının feryatlarını duyup onu kurtarmak için hiç düşünmeden o ölüm kuyusuna atlayan o fedakâr genç kızın hikayesi. Kaza ve kader, baba ile kızı o karanlık kuyuda, ardından da yan yana duran iki parça mermerde ebediyen birleştirmiş.

Yine bir başka avaz yükseliyor taştan: "Felek güldürmedi asla yüzümü / Sel aldı Bülek’de soydu özümü..." diyen Hayri kızı Makbûle Hanım’ın feryadı bu. Büğlek Deresi’nin azgın sel sularına kapılarak genç yaşında gözlerini hayata yuman bu kadının kaderi, o günün rika hattıyla mermere bir hıçkırık gibi işlenmiş.

Kitapta öyle satırlar var ki, hırsın ve makam sevdasının insanı tükettiği günümüzde, adeta bir tokat gibi iniyor yüzümüze. Alim ve ehl-i takva bir zat olan Tekerekzâde Mustafa Efendi’ye müftülük vazifesi teklif edilirse de bu vazifeye liyâkati olmadığı gerekçesiyle reddeder. Ancak ısrarlar karşısında direnemeyen Mustafa Efendi eve gelir. Ailesine gusül abdesti için su ısıtmalarını söyler. Gusleder, seccade başına geçer, 2 rekat hacet namazı kılar ve “Ya Rabbi! Emanetini al” diye dua eder ve o gece ruhunu teslim eder. Ertesi sabah müftülük vazifesinin tebliğini getiren ve muştuluk alma heyecanında olan resmi görevli, evin bulunduğu yerdeki topluluğu Mustafa Efendi’nin müftülük vazifesini tebrike gelenlerin kalabalığı sanarak elindeki evrakı da gösterek nerede olduğunu sorar. Aldığı cevap memurun donup kalmasına yol açar; “İşte şu teneşirde yatan zat Mustafa Efendidir. Var muştuluğunu da ondan al!” Taşlar, işte bu muazzam ahlakın şahididir.

Eser, mezar taşlarını sadece teknik birer kitabe olarak bırakmıyor; her birini kentin milli mücadelesine, ulemasına ve sosyal yapısına açılan birer kapı haline getiriyor. Kitabı okurken, 1920’deki o şanlı Maraş Harbi'nin manevi mimarlarından Şeyh Ali Sezai Efendi’nin Amerikan Koleji’nde İngiliz komutana karşı verdiği o meşhur manifestoyu yeniden işitiyorsunuz. Ya da işgal günlerinde Fransızlar tarafından Halep’e esir götürülen ve 20 ay boyunca vatan hasreti çeken Belediye Reisi Arifibeyzâde Hacı Bekir Sıdkı Bey’in vakur duruşuna şahitlik ediyorsunuz.

Yazarın sahadaki en hüzünlü tespiti ise, Harf İnkılâbı öncesine ve sonrasına ait bu sessiz şahitlerin zamanla nasıl yok edildiği, kırıldığı ya da yol yapımlarında heba edildiğidir. Bu taşlar bizim millet olarak tapu senedimiz ve dahi kimlik kartımızdır. Onları muhafaza etmek, tarihimize ve ecdadımıza büyük vefa borcumuzdur.

Şehrimizin sessiz sakinlerini Şeyh Adil’in o gölgeli yollarında unutulmaya terk etmeyip; her bir taşa birer canlı vesika gibi hürmet gösteren, onları harf harf, nokta nokta titizlikle inceleyerek kayda alan İbrahim Kanadıkırık’a bu şehrin büyük bir teşekkür borcu vardır. Teşekkürümüzü kabul etsin. Vefalı elleri dert görmesin, emekleri bereketlensin…

CİHAN GURBETİ

Mustafa Cihan ALLİŞ

Yaşayan İnsan İlmihâli - 1

Lise yıllarında ziyaretine gittiğimiz Ali Yurtgezen Hocamızdan delikanlılığın da verdiği bir ateş ile kitap tavsiyesi istemeye yüz bulduk. Azar azar okuyup sayfalarca yazmaya çalışan gençler olarak Ali Hocamızdan Türk-İslam Ülküsü, İdeolocya Örgüsü gibi kalın kalın, taşımakta zorlanacağımız ya da ismini hiç duymadığımız ama duyunca dua sanacağımız türden cilt cilt eserleri tavsiye etmesini bekliyorduk. Diş geçiremeyeceğimizi bildiğimiz kitaplara Genç Osman’ın olmayan bıyıklarına tarağı geçirdiği gibi diş geçirmek istiyorduk. Ancak Hocam gayet kendinden emin ve rahat bir şekilde: “İlmihal okunabilir. Bunun yanında tefsir okumaları da yapılabilir.” buyurdu. Başka bir yerden duysak kulak ardı edebileceğimiz bu tavsiyeye şaşkınlık ve kırık umutlarla şöyle cevap verdik: “Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali ve Elmalılı Tefsiri mi Hocam?” Ali Hocam bunu da tasdikledikten sonra yapacak pek bir şey kalmıyordu. Gençlik hayalleriyle en dip en ulaşılmaz meselelere yönelip ayaklarımızın yerden kesilmesinden haz alırken hemen herkesin evinde olabilecek olan bu kitapları kucağımızda bulunca ayaklarımız biraz olsun yere bastı. En azından pergelin ucu yerini yokladı.

“Önce ne yaşadığımızı anlamamız lazım.” Diyerek Elmalılı Tefsirine sarıldık. Bir iştah üç küstah parklarda, çay ocaklarında, cami avlularında sayımızı artırarak kitabı mukabele usulü okumaya başladık. Çok geçmeden yolun daha başında olduğumuzu itiraf edebilince yolun en başına, belki ilkokuldan da önceki yaz Kur’an kurslarında bıraktığımız ilmihale tutunduk.

Bulduğumuz bu güzel baskılı (Bilmen Yayınları, 2003) kitabın kapağını açıncaya kadar “memlekette bu kadar mesele var, milletimizin hâli nicedir, ilmihalde mana olmaz teknik bilgi olur…” düşünceleriyle mücadele ederken Ömer Nasuhi Bilmen henüz kitabın ilk sayfalarında “O mübarek dinin yaşamasına, yükselmesine, yayılmasına, medeniyet saçan şanlı tarihine ait bazı bilgileri öğrenmek isteğinden, insan nasıl gafil bulunabilir?” diye karşıladı bizi.

Kitabın müellifi duaların ardından ayrıntılı eserlere ihtiyacımızın olduğunu ancak buna da herkesin gücünün yetmeyeceğini vurgulayarak bu dört kısmı bir arada işleyen anlaşılır kitapların olmamasından hareketle: “Kutsal dinimizin itikada, temizliğe, ibadete, kerahiyet (hoş olmayan) ve istihsana (güzel olan şeylere), ahlaka dair hükümleri üzerinde ve bir kısım büyük peygamberlerin hayatları ile İslam dininin tarihçesine ait on kitaptan ibaret oldukça büyük bir "İlmihal" kitabı yazmayı bir görev saydım.” Diyerek ve Allah’tan yardımlar dileyerek vazife edindiğini ilan ediyor. Bahsedilen 10 kitabın birleşmesi ile de 584 sayfalık Büyük İslam İlmihali elimize ulaşmış oluyordu.

İlk kitap: İtikat Kitabı

Genel olarak imanın şartları altında “hakiki dinin mahiyetleri, başlıca dinler, hakiki dinin vasıfları, İslam’ın evrenselliği, iman ve İslam’ın şartlarıyla birlikte mahiyetleri ve tabi Allah’a sıfatlarıyla beraber iman konuları işleniyor.

Küçük konu başlıklarının bile bizim yaşlarımızdaki neredeyse herkese sıkıcı, hatta bazı çevrelere gereksiz gibi gelmesi eseri eline alıp bakmayanlar için anlayış gösterilebilir bir durumdur. Ancak bu kısımlar “Allah Teâlâ'yı -hâşâ- var eden bir var olsa idi, işte Allah o var eden olmuş olurdu.” Gibi insanın içini ısıtan belki yerine göre tebessüm ettirip imanını tazeleten bir üslup ile yazılmış olup her başlığın mevzusu ayetlerle gayet açık ve anlaşılır şekilde bağlanarak bitirilmiştir.

Bölümün sonunda yer alan İtikatta Ehl-i Sünnetin İmamları kısmı çoğumuzun özellikle de gençlerin ihtiyaç duyacağı bir kısım. Mezhebin ne olduğu ve ehl-i sünnet çizgisi ana hatlarıyla ortaya konmuştur. En sona ise yayınevi tarafından İlm-ü Marifet isimli bir şiir yerleştirilmiştir. Dolayasıyla birinci kitap olan İtikat Kitabı, art niyeti olmayan ve felsefenin faydasız yanını İslam’a karşı kullanmaya çalışmayan, şifa cihetinde fayda bekleyen herkese yeterli ve geçerli izahların sunulduğu naif, bir o kadar da önemli bir kısımdır.

İkinci kitap: Taharetler ve Sular

Kitabın mukaddimesinde önceki kitabın devamı olduğunu da ince bir tavırla hissettirecek şekilde İslam hukukunun temelini oluşturduğunu söyleyebileceğimiz 4 büyük müçtehidin ( İmam- Azam Ebu Hanife, İmam Malik İbn-i Enes, İmam Şafi, İmam İbn-i Hanbel) yani dört mezhep imamının başka bir deyişle Eimmei-i Erbaa (4 imam)’nın hayatlarından, eserlerinden, görüşlerinden kısaca bahsedilmiştir.

Bu mukaddime ile de kitabın dilinde birlik sağlanmış ve hükümlerin kaynağının sağlamlığı tescillenmiştir. Taharetler ve Sular bölümünün asıl meselesine geçmeden önce “lügat” denilebilecek naif bir “dini tabirler” kısmı var. İlk üç kelime tıpkı İslam- iman- ihsan sıralaması gibi ibadet- taat (emre sarılmak) – kurbet (yakınlık) şeklindedir.

Akıl ise şöyle açıklanmıştır: Ruhun bir kuvvetidir ki, insan onun vasıtasıyla bilgi sahibi olur. İyi ile kötüyü ayırır, eşyanın hakikatlerini sezebilir. Diğer bir tarife göre akıl, bir ruhani nurdur ki; insana yürüyeceği yolu aydınlatır, insanı haktan, hakîkatten haberdar eder, bu ruhi kuvvete sahip olan kimseye "âkil" denir. Bundan mahrum olana da "mecnun" denilir.

Taharetler ve Sular Kitabı, aslında oldukça keyifli bir bölüm. Şöyle ki: Bizim köyde bir amca ve teyze, evlerine güneş enerjisi taktırmak isteyen çocuklarına epey bir zaman şiddetle karşı çıkmıştı. Tabi böyle bir karşı çıkışın sebebi aranmaz. Aransa da amca da teyze de sebebini açıklayamaz. Belki sıcak suyun varlığına alışınca sevinirler diyerek çocukları evde bir oyun çevirip güneş enerjisi taktırmışlar. Güneş enerjisi takıldıktan sonra da teyze abdestini hep bahçedeki çeşmeden, amca ise camiden alır olmuş. Allah bilir çocukları sebebini hâlen anlayamamıştır. Bizim en çok keyiflenmemiz ise bunun gibi hikayelerin sırrını ya da Anadolu’da kullanılan birtakım ifadelerin muhtevasını çözebilme zevkindendir. Matematiksel izahat ise ehline ayrı bir keyif verebilir.

YÂRENLİK DEFTERİ

Enver ÇAPAR

Maraş Ulu Camii

İslam medeniyetinde şehirler camilerin etrafında oluşmuştur. Cami şehrin merkezidir. Evler yapılırken yönleri kıbleye bakacak şekilde tasarlanır. Ecdadımız kendilerinin fani olduğunu bilerek evleri de kendileri gibi geçici malzemelerden yapmıştır. Camiler İslam’ı temsil ettiği için onları kalıcı olan taş ve mermerlerden inşa etmişler. Mezar taşlarına da Hüvel Baki yazdırarak hayat felsefelerini izah etmişlerdir. Hayat dini olan İslam hayatımıza belli ölçüler getirmiş ve hem bu dünyada hem öbür dünyada iyilik ve güzelliklere erişmemiz için bizlere rehber olmuştur.

Caminin kelime anlamı toplanılan yer demektir. Cami sadece namaz kılınan yer değildir. Esas fonksiyonu insanların bir araya gelmesi, birbiriyle tanış olması bir olmasıdır. Kur’anda Müslümanların bir araya gelmesi birlik olması çokça vurgulanır. Vakit namazlarını mahalle mescidinde veya evinde kılabilir insanlar. Fakat Cuma namazını şehrin en büyük camiinde kılmaları gerekir. Bu camilere Cuma camii, Cami-i Kebir veya Ulu Cami denir. Her şehirde bir tane ulu cami bulunur. Şimdiki gibi iletişim imkanlarının olmadığı devirlerde camiler bir haberleşme, hâl hatır sorma, birlik olma, yardımlaşma ve dayanışma ile yüreklerin toplu vurduğu yerlerdir. Cemaatten biri eğer bir hafta Cuma namazına gelmemişse hemen araştırılır, hali hatırı sorulur, bir ihtiyacı varsa giderilir, hastaysa ziyaret edilirdi.

Şehirlere ruh katan en önemli yerler ulu camilerdir. Şehrin kalbidir onlar. Bu camilere ayrı bir önem verilmiştir. Bu camilere imam ve müezzin seçilirken en ehil kişiler seçilmiştir. Halk arasında şöyle bir uygulama da vardır. Dini konularda ihtilafa düştüklerinde veya bir konu hakkında bilgi almak istediklerinde gidelim ulu caminin imamına danışalım denir.

Maraş Ulu Camii şehrin kalbi, sembolü, hafızası ve merkezidir. Eski veya yeni Maraş’la ilgili bir şehir fotoğrafında mutlaka ulu camii vardır. Eski Maraş fotoğraflarına baktığımızda şunu görüyoruz: Ulu cami merkeze alınıp bir daire çizilmiş ve şehrin tamamı o dairenin içine sığmıştır.

Dulkadiroğlu Beyliği dönemi eserlerinden olan Maraş Ulu Camii asrın felaketi olan depremde ağır hasar aldı. İnsanlar kendi evlerinin yıkılmasından daha fazla üzüldü bu olaya. Çünkü ulu cami bir aidiyeti temsil ediyordu. Herkesin orada hatıraları vardı. İnsanların moral kaynağı idi orası. Sabırla bekledi Maraşlı caminin yeniden ibadete açılmasını. Ulu caminin orada olması insanlara bir güven ve huzur veriyordu çünkü.

Ramazan ayında kadir gecesinde ulu camimiz aslına uygun olarak tamir edilerek ibadete açıldı. İnsanlar sanki evleri yeniden yapılmış gibi sevindi. Şükür namazları kılındı camide. Ulu camide teravih namazı kılmanın bahtiyarlığını yaşadı insanlar. Üç yıllık hasret nihayet sona erdi.

Maraş Ulu Camii’nin diğer ulu camilerden farklı bir özelliği de Maraş kurtuluş harbinin ilk kıvılcımının yakıldığı yer olmasıdır. Bayrak olayı olarak tarihe geçen hadise bu camide yaşanmıştır. Şehri Fransızlar işgal etmiştir. Bir müddet sonra da kaledeki Türk bayrağını indirilip yerine Fransız bayrağı çekilir. Bu olaydan sonraki Cuma günü ulu cami imamı Rıdvan Hoca minbere çıkar ve cemaate hür olmayanlara cuma farz değildir. Kalede Fransız bayrağı olduğu sürece burada cuma namazı kılınmaz der. Bunun üzerine halk camiden çıkıp kaleye hücum eder ve Türk bayrağını yeniden kaleye asar. O gün bugündür kaledeki bayrak ulu caminin minberindeki bayrağı selamlar. Bu şehirde Türkler var olduğu sürece bu iki bayrağın selamlaması ilelebet devam edecek.

Böyle önemli eserlerin mutlaka bir arşivinin tutulması gerek. Eskiden günümüze kadar eserin fotoğraf albümü, bu camide görev almış imam ve müezzinlerin isimleri gibi bilgilerin mutlaka saklanması lazım. Allah saklasın bir felaket olur da cami yıkılırsa yeniden yapmak için bir arşivin bulunması hayatidir.

Ahşap ve taşın serinliğini ve ferahlığını, Selçuklu mimarisinin sadeliğini en güzel şekilde yansıtan ulu caminin banileri Dulkadiroğlu Süleyman Bey’e ve Alaüddevle Bozkurt Bey’e rahmet olsun.

Mustafa IŞIK

Hüdayinâbit misin

Ey dağ başı açan çiçek

Sen hudayinabit misin

Bağrında yok âdem izi

Hak sırrına şahit misin

Şafağı geceden bilip

Korkuyu ecelde silip

Sevda siperinde ölüp

Kem içinde sait misin

Harapta kendini soyan

Teninden ruhuna doyan

Eşiğe başını koyan

Yunus gibi abit misin

Su akmadan yolun bulmaz

Divaneye sual olmaz

Bu dünya sana da kalmaz

Yemininde sabit misin

Gelse sultan, dursa zaman

Satılsa mülkü Süleyman

Gam ile yıkılsa insan

Uğruna şehit misin

Şol cennete ait misin?

Akif TAŞ

İhtiyar

Engelli çocuğuyla köy kahvesinden çıkıyordu

İhtiyar

Yüreğin kalıyor bu ansızlıkta

Soluktu ve siyahla beyaz

Elinden tuttuğu çocuğu büyük bir adamdı

Görünüşte

Yıllar oğlunu büyütürken onu da eskitmişti

Beni gördüğünde gülen yüzü

Hâlâ bir umutla beklediği şeyin adı

Bu dünyada geçerli değildi artık

Katışıksız sevgi

Eli oğlunun elindeydi

Bir baba daha ne isterdi ki

Bir gün oğlunun elinden tutmasından başka

Cennetin en güzel köşesi senin olsun İhtiyar

Hiç büyümeyen bir hayale son nefesine kadar

Sahip çıkmak

Ve sonsuz olana inanmak

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]