
UFUK ÇİZGİSİ
Ufuk Türk
Vahşi Kapitalizm ve Emeğin Hakkı
Kaynakların sınırlı, insan ihtiyaçlarının ise sınırsız olduğu kabul edilen klasik iktisat tanımında aslında ihtiyaçların değil isteklerin ve arzuların sınırsız olduğu düşünülmelidir. İhtiyaç göreceli bir kavramdır. Birine göre ihtiyaç olan şey diğerine göre ihtiyaç olmayabilir. Bu istek ve arzuların karşılanması için dünya, durdurulamaz bir döngü içinde dönüp duruyor. Her sabah milyonlarca insan rızık endişesi ve evine ekmek götürme telaşıyla yollara düşüyor. Fabrikalar, işletmeler, atölyeler mal ve hizmet üretiyor. Yollar, caddeler insan ve araba seli. Toplu taşıma araçları bir dolup bir boşalıyor. Her sektör kendi iş tanımınca kendi üretim bandına uygun bir şeyler üretme gayreti içinde. Her sabah kalemler kağıtla buluşuyor, tezgâhlar türlü eşyalarla kuruluyor, esnaf dükkanını açıyor… Ancak hayatın bu yoğun trafiğinde çoğunlukla ıskaladığımız sorular var: İşimizin ahlakı var mı? Emeğin hakkını verebiliyor muyuz? Yaptığımız iş, sadece bir üretim döngüsünün içinde kaybolup gidiyor mu, yoksa bizi "insan" kılan bir yanımızı da katıyor muyuz bu döngüye?
Her ne iş yapılıyorsa yapılsın o işe insani hasletler katmayınca, rızkın bereketine inanmayınca, sadece kârın miktarının düşünüldüğü ve sürekli kazanma şehvetine kapılınca ne o yapılan işin gerçek amacına hizmet ediliyor ne de o işi yapan işçinin, emekçinin hakkına riayet ediliyor. Vahşi kapitalizm ve tüketim çılgınlığı sürekli güçlünün kazandığı, büyük balığın küçük balığı yuttuğu bir olumsuzluğa dönüşüyor. Modern dünya “Daha çok üret, daha çok tüket”i dayatırken seri üretim ruhsuzluğu ve hız, emeği ve estetiği ıskalıyor. Her geçen gün emeğiyle, bileğinin hakkıyla kazanan esnaftan, sanatkardan, çiftçiden çok makinaların rağbet gördüğü ve dolayısıyla emeğin hakkının zayi olduğu bir dünyaya uyanıyoruz. Çiftçisi ayrı, küçük işletmecisi ayrı, çalışan emekçisi ayrı dert yumağında boğuşup duruyor.
Hileli ürünler üretenler, insan sağlığı ve güvenliğiyle oynayanlar helalinden kazanmaya da leke sürüyorlar. Hileli ürün üretmek, sadece bir malın kalitesinden çalmak değil, o ürünü evine götürenlerin emeğini de çalmaktır. Bu durum toplumun güven duygusunu zedelerken helal rızkın ve emeğin de çiğnendiğini gösterir. Ürünlerde hileli davrananlar aynı zamanda işçinin ve emekçinin de hakkından çalar. Sınırsız kazancın nasılına bakmayan ve kanaat duygusundan yoksun işletmeler ticari ahlaka ve toplumsal kalkınmaya da zarar veriyor.
Bayramlar, önemli günler vardır insanların neşe içinde kutladığı. Oysa, ülkemizde de işçi bayramı olarak kutlanan 1 Mayıs günü, hepimizin hafızasına her yıl kazınan o trajikomik fotoğraflarla hatırlanır; bir sürü yabancı kavram ve ideolojilerle dolu kuruluşlar ülkeye, bu ülkenin insanına yabancı olduklarını kürsülerden haykırırken güya bayram kutlaması yaparlar ve günün sonunda kirletilen sokakları temizlemek işçilere kalır. Bizim medeniyetimizde işçinin teri kurumadan emeğinin hakkının verilmesi düstur edinilmiştir. Grevdi, eylemdi bunlar modern zamanların terimleri ve hareket biçimleri olsa da Türk’ün yurdunda bu gibi durumların oluşmasına sebep herhangi bir hak yeme olamaz ve olmamalı. İşçinin hakkı ve emeği kutsaldır, hakkı yenilmemelidir.
Medeniyetimizin en güzel kurumlarında Ahilik’te usta çırak ilişkisinden, denetim mekanizmasına, işçi hakkından, çalışanların eğitimlerine kadar birçok ayrıntı düşünülmüştür. Ahilik, sadece bir esnaf teşkilatı değil, karakter oluşumuna katkı sunan bir okuldur da aslında. "Pabucu dama atılmak" deyimi bugün bir şaka gibi gelse de aslında üretilen bir malın kusurlu olması durumunda verilen en büyük cezaydı, bir haysiyet meselesiydi. O dönemde usta, çırağına sadece tahtayı yontmayı değil, harama el uzatmamayı, komşusu siftah etmediğinde kendi müşterisini ona yönlendirecek kadar yüce gönüllü olmayı da öğretirdi. İşte medeniyet, bu ince çizgide, yani diğerkâmlık dediğimiz o bencillikten uzak duruşta yükseliyordu. Modern zamanların iş etiğini ve meslek kurallarını belirlerken dönüp medeniyetimizin köklerine bakılırsa ne kadar önemli cevherler bulunacağı da görülür.
Son yıllarda yaşanılan pandemi, deprem, kıtlık, ambargo gibi olağan dışı olayların etkisiyle anladık ki; kendi öz kaynaklarımızla yapılan üretimin ve topraktan çıkan ürünün kıymeti her geçen gün daha da artıyor. Her alanda yeniden toparlanmak istiyorsak; işimize sevgimizi, ticaretimize ahlakımızı katmak zorundayız. Emeğe hürmet göstermemiz, işçinin, köylünün, emek verenin değerli olduğu bir toplumu inşa etmeliyiz. Unutmayalım ki bir toplumun kalitesi, binalarının yüksekliğiyle, sanal büyüme göstergeleriyle değil, insanın işine, iş verenin çalışanına, insanların birbirine verdiği değerle ve hakkın teslimi ile ölçülür. Alın terinin önemsendiği, ahlakın ve dürüstlüğün geçer akçe olduğu bir dünya, hepimizin özlemidir.
YARA BANDI
H. Ahmet Eralp
Musalla Taşında Çiçek Kokuları
Şehrin en büyük camisi en küçük misafirlerine hazırlanıyordu o gün. En katı kalplerin dahi yumuşamaktan başka çaresi kalmamıştı. Yaşı kaç olursa olsun herkes caminin yolunu tutmuş, kuruyan göz pınarlarına aldırmadan ürkek, suçlu ve mahzun adımlarını kararmış bahar mevsimiyle birlikte adım adım ilerliyordu. Birbirine değmekten çekinen gözlerini yeryüzüne mıhlamış ilerleyen anneler, babalar, dedeler, nineler... Mevsimlerin en nazlısı olan bahar; solgun ve kızgın bir kışa dönüvermişti. Bereket için toprağa koşarak inen Nisan yağmurlarının damlacıklarına saklanıp yedi renkten yedi iklim müjdeleyen güneş, kendini günahsız tebessümlerin son kahkahalarına saklayıp tabutlara uzanıverdi. Tomurcuk tomurcuk uyanmaya başlayan tabiat üzerine örtmek için matem karası bulutlar topluyordu gökyüzünün her köşesinden.
Dört musalla taşı omuz omuza yaslanıp taşımaya çalışsa da dört tabutta dört ayrı çiçeğin hüzün kokusuna yetmiyordu mermer dokuları. Dört minarede dört müezzin, bugüne kadar okudukları öğle ezanlarını Rast ya da Uşşak makamı ile icra etmeye çalışsalar da cadde ve sokaklardan taşan kalabalıkların kulaklarına dolan Hüzzam makamında okunan öğle ezanıydı. Ezan dillendi hüzün nefesiyle. Ezan dinlenildi hüznün sesiyle.
Haklarını helal ederler ümidiyle "helal olsun" cevabını verdi herkes hep bir ağızdan İmam Efendi'nin sorusuna.
Ve musalla başında İmam Efendi'nin mutadı olduğu üzere takdim ve tariflerini bekleyen insanların birçoğu ilk kez yan yana dizilen çiçeklere son vazifesini yapacağını anladı... Dört tarif, dört takdim, dört tekbir.
"Sabî niyetine" Allahuekber
"Sabî niyetine" Allahuekber
"Sabîyye niyetine" Allahuekber
"Sabîyye niyetine" Allahuekber
Yaramız çiçek açtı sadrımızın tam orta yerinde, yara bandımızı gözyaşından dokudu şehrin terzileri.
Maraş'ın çiçeklerini yazıyordun ya Ferhat. Gel haydi bir sarılmalık, Maraş'ın çiçeklerine ağlayalım birlikte. En güzel seninle ağlarız taze tomurcukken tohum olmaklığa zorlanılan çiçeklerimize. Merhametin katık edilmediği "eğitimin" mahsulü bir canavar kıydı çiçeklerimize. Gönlü kadar geniş kanatlarıyla tüm çiçeklere canını ve ruhunu siper ederek korumaya çalışan öğretmenimizin çabası da kâfi gelmedi.
“Yollar çamur kurusun da gidelim
Lale sümbül büyüsün de gidelim
Gardaş kalk gidelim"
dediğimizde kalkmamıştın. Çınarlara, Nergizlere, Çiğdemlere kıydılar Ferhat, kalk ve gel sarılalım. Kuşlara sığınak Çınar bırakmadılar şehrin kaldırımlarında. Kokusu daha alıp götürmeye niyetlenildiğinde Sevgili’ye erişen Nergiz bırakmadılar dost bahçelerinde. Dağların zirvelerine yoldaş, güz esintilerine sırdaş Çiğdem bırakmadılar hatıra bahçelerimizde.
Mezar Taşında Adımı Gördüm
Çocuklar babalarının omuzlarını izleyerek dünyada güvende olmayı öğrenirler. Henüz kundakta iken ilk tanışmalarında gözlerini babalarının omuzlarına benzettikleri dağlara attıkları ilk adımlarıyla yürümeyi öğreniyor gibi görünseler de büyümekten korkmamayı öğrenirler aslında. Baba, kaldıramayacağı yüklerin yüklenmeyeceği hakikatine iman ettiği omuzlarında taşıyarak oynattığı oyunlarda çocuğun da gökyüzüne dokunmayı öğrendiğini bilir. Gökyüzü evladının avuçlarında bir tutam buluttur artık baba için. Tüm çiçekler evladın gamzelerinde yetişir, yaratılmış en güzel kokuları saçlarından toplar tel tel.
Acıların en tarifsizi, en ağırı bir mermer üzerindeki iki isimle baş başa kalmak.
Bir çiçeğin başucuna ne yazılabilir ki şiirden daha başka. Bulunduğu her yere sevgi, neşe ve ümit getiren çiçeklere ne yakıştırılır ki yaprak yaprak sarmalanmış dizelerden başka. Çiçekler rengiyle dağları akort eder, sesiyle parkları, dokusuyla bahçeleri ve kokusuyla balkonları akort eder. Çiçeğe iliştirilecek notun yerini tayin için öyle hassas davranılır ki yaprağını zımba ile yaralamak, tomurcuğunu iğne ile hançerlemek şöyle dursun dikenine dahi zarar verilmez. Toprak çiçeklerini tomurcuklarıyla yeniden çağırıp sarılıp sakladı.
Dünya gurbetinin en ağır sahnelerinden biri için perde aralandı: Baba, çiçekleri ve mezar taşı. Hüzün süngüsüne sımsıkı sarılan taş ustasının mermere nakşettiği tek bir isim: Baba
Melih Erdem
Hocam’ın Selamı Var
“Gurbette olmak gurbeti yaşamak ve gurbetin hikayesini yazmak zor bir san’at.” der Başkomutan Bir Hüzünkârın Tahrir Defteri kitabında. Fakir ömrünün çeyrek asrını beşerî memleketinde geçirmiş, beşerî gurbetin muhteviyatını şu ana dek hiç hissetmemiş bir ‘garib’tir. Günlerimi maveraî gurbette olduğumu bilmeden geçirerek, Anadolu Lisesi’nin koridorlarında dünyanın aldatıcı yüzüne bakarak sarhoş ve serkeşçe dolaşırken Hocam’a çarpıverdim. Fiilen az miktarda olan çarpışma gönlümde ve ruhumda yanmayı bekleyen dost ateşine kıvılcım çakıverdi. Sarhoşluğumun son zamanlarını yüreğimde tutuşan o ateşle geçirdim. Belki de beni kül edecek o ateşi Hocam, demircinin ellerindeki kızgın demiri ustalıkla dövüp kılıç yaptığı gibi işleye işleye karanlıkları aydınlatmaya vazifeli bir ışık hüzmesi haline geldi. Hakkını verip veremediğim bana kalsın, o hüzmenin aydınlatmadığı ne bir sokak ne bir dar geçit ne de bir karanlık hâl kaldı. Güneşin aya verdiği can gibi yolumu aydınlattı, bana hem yoldaş hem de Hocamın çizdiği çerçevede kalmak için kılavuz oldu. Sebatkâr bir teslimiyetle bu yolu takip ettiğim o yıllar “Dost Sarhoşluğu” diye başka bir sarhoşluğa düşmüştüm. Ayılmak nasip olmasın. Olmasın ki içinde bulunduğum beşerî gurbette çerçeveden çıkmadan, yol üzere olup, memleketteki Dost’un ve dostların hasretinden vuslatlarına erişebileyim. Dizinin dibinde dört sene yetiştiğim Hocam’ın ayak izlerine basmaya çalışırken dostlukta olduğum, dostluğu yaşadığım ve dostluğun hikayesini yazdığım, o zor san’ata talip olduğum bir mekâna girdim. Dili aynı şeyi söyleyen, hâli aynı hâl olan, yürekleri yanından hiç ayrılmayan insanların olduğu bir yerdi burası. Hocamın bana kılavuz olsun diye ince ince işlediği gönül ateşimin kaynağını bulmuştum. Çok detaylarına girmeyeceğim. Nasibi olan nasiplenir. Fakat gurbet elinde de anamın dizinin dibinde de Seher Yeli’nin başucunda da benimle olması gereken yüreğimi öğrendim bu mekânda. Nerede ve ne hâlde olursam olayım yanımda olması gerektiği defalarca kez hiç usanmadan ince işçilikle hayatıma işlenmişti orada. Türküdâr mızrabıyla, Türbedâr kezzabıyla, Başkomutan yoldaşlığıyla, Seher Yeli ise bu dünyaya sığmayacak gülüşüyle nakşetti yüreğimi bana. Yıllar sonra onlar vuslata giderken ben de hasrete varmak zorunda kalmıştım. Şu an onlar maveraî vuslattayken ben beşerî hasrette garibliğimle kalmış, gönlümdeki ateşi dost özlemiyle harlamaktayım. Bu ateşin dumanı gurbet elinde bazen kötü sarılmış bir tütünün dumanıyken, bazen kötü sesle söylenen “Ayrılık Hasreti” türküsüdür. Bazen de Kudüs makamında okunan sabah ezanı eşliğinde yüzümü Başkomutan şefkatiyle severmiş gibi esen bir Seher Yeli’dir. Bazen de Hocam’a duyduğum hürmetle memleketteki dostlara ilettiğim bir selam olur. Velhasıl bugün günlerden Cuma, vakitlerden öğle, mekânlardan Kulağı Kutlu dolayısıyla “Hocam’ın selamı var.”,
A. Enbiya Uzdil
NİYAZ
Ey dost
Açık tut kapını
Gelemeyecek olsam da henüz
Bilirim sürgü vurmazsın
Açıktır kapın
Gönlü yanında olana
Sen tamam de yine ey dost
Huzura ersin içim
Bir çift sözüne güvenip de
Bilirim ki sözün senettir
Dediğini yaparsın son nefesine dek
Yaptığını da dersin mertçesine
Su serpiver üstüme
Ahir zamanın bozbulanıklığı değmemiş
Gönül dükkanında üç kağıda sat beni
Dünya pazarından çek iplerimi
Ben geleceğim
Modern zamanın yirmi dört saatinden
Bunalımlarından metropollerin
Kaçarak hürriyetime
Eşiğine yüz sürmeye
Yeniden
Sen gelenini boş çevirmezsin diyerek değil hem de
Kâr zarar eksenli ağıtlar yakmadan yollarda
Zararıma olsa da
"Dosttan gelen dosta gider"
Düsturuna sımsıkı sarılarak
Dost olabilmek dileğiyle
Senin gönlüne
Güveniyorum
Kendinden kaçkın olanları
Hor görmeyecek olmana
Diz boyu değil rezilliğim
Biliyorsun
Ta çeneme kadar su
Yüzündeki geniş gülümsemeyi düşleyerek
Geleceğim umut kesme benden
Bahçende toza toprağa bulandığım
O kutlu günleri
Bilsen ne çok özlüyorum
Mustafa Işık
Sürme Vaktidir
Şahların şahından haber gelmiştir
Yoluna başımı serme vaktidir
Lokmanı Hekim’den derman gelmiştir
Yoksula aşımı verme vaktidir
Lâmekândır yerim, bilmem zamanı
Gönlüm seyrangâhta, bulmam kamanı
Ezelden yanmışım, görmem dumanı
Kırkların sırrına erme vaktidir
Direksiz semanın tutanı benim
Pişmeye yaktığın kemter bedenim
Bülbül havalanmış yoktur gidenim
Bağından gülleri derme vaktidir
Ben tacir değilim, Yusuf’u satmam
Yakub’un gözüne kanlı yaş katmam
Gördüğü rüyayı yabana atmam
Sağırı sözüyle yerme vaktidir
Nasıl mevsim, ne kıştayım ne yazda
Ruhum kanatlanmış nazda, niyazda
Can tükendi, kurtar beni çıkmazda
Siyahtan beyazı görme vaktidir
Yol karanlık, kervan yitik olsa da
Yağmur yağmaz, kuyu susuz dolsa da
Vakit gelip vuslat yarım kalsa da
Eşiğe yüzümü sürme vaktidir.
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: