
DÖŞ CEBİ
Mehmet Yaşar
Vedadan Vuslata, Bahar Dalında Bayram
Her ne kadar hakkını veremesek de bir aydır ağırlamaya çalıştığımız kutlu misafir Ramazan-ı Şerif, şimdi sessizce göçünü toplayıp yola revan oluyor. Giderken ardında bıraktığı sadece bir takvim boşluğu değil tabi; sabrın, paylaşmanın, anlamanın, içe dönük bir muhasebenin izlerini de bırakıyor. Bu izlerin kalbinde yer tuttuğu insanlara ne mutlu. Fakat mübarek Ramazanın gidişi, bir ayrılıkla bir vuslatı bir arada sunuyor kalplerimize. Hatta bu yıl iki vuslat bir arada… Zira bu yıl Ramazan Bayramı, takvimin en taze sayfasına, 20 Mart’ın o diriliş kokan sabahına emanet.
Cemrelerin havaya, suya ve toprağa düşüşü bir diriliş ilanı sayılır. Bu sene dördüncü cemre, sanki bayramla birlikte doğrudan gönüllerimize düşüyor. 20 Mart, tabiatın o muazzam orucunu açtığı, ağaçların çiçekten sofralar kurduğu gündür. Tam da bu uyanışın ortasında bayram tekbirlerinin duyulması, ne güzel bir tevafuk?
Ramazan’ın o vakur terbiyesinden geçen ruhumuz, şimdi baharın o tertemiz eden yağmurlarıyla yıkanıyor. Dışarıda erik çiçekleri bembeyaz bir duvağı andırırken, kalplerimiz bayram sabahının berrak neşesiyle cıvıl cıvıl. Bahar toprağın bayramıdır; bayram ise insan ruhunun baharı... Bir yanda tomurcuklanan dallar, diğer yanda birbirine uzanan eller; yeryüzü adeta bir bayramlaşma, bir yeniden başlama şenliğine dönüyor.
Bu çifte bayramın, bu bahar muştusunun tam ortasında, üçüncü bir bayram daha yaşıyoruz. Garbi Yeli de kendi bayramını kutluyor: 40. Sayı bayramı. Editörümüz bu konuyu köşesinde uzun ele almış. Bize ise bu Döş Cebi’nden 40 sayılık emeğe küçük ama kalbi bir selam durmak ve gönüller dolusu teşekkür etmek düşer. Editörümüz Ufuk Türk başta olmak üzere, yayından, sosyal medya süreçlerine kadar emek veren dostlara ve tabi ki yazar ve şairlerimize, bu yolculukta bizlerle birlikte oldukları için çok çok teşekkürler. Yolculuğumuz bereketli olsun.
Kırkıncı sayı; sabrın, sebatın, ısrarın, emeğin mührüdür. Tıpkı tohumun sabırla, emekle toprağı çatlatması gibi, Garbi Yeli de kırk sayıdır bir geleneği devam ettirmek, Maraş’tan mütevazı bir rüzgar estirmek için gayret ediyor. Ramazan’ın bereketi, bayramın sevinci ve baharın tazeliği, 40. sayıda birleşince bayram üstüne bayram ettik doğrusu.
Şimdi bu bayram sabahı, sadece en güzel elbiselerimizi değil, en güzel niyetlerimizi de kuşanma vaktidir. 20 Mart’ın o serin bahar rüzgârı ile birleşen arı duru yağmurları saçlarımızı okşarken, içimizdeki o bitmek bilmeyen "ben" kavgasına bir dur deyip, "biz" olmanın tadına varalım. Küskünlüklerin, dallardaki kış artığı kurumuş yapraklar gibi dökülüp gitmesine izin verelim.
Bayram, bir çocuk gülüşünde saklı olan o masumiyete geri dönmektir ya hani. Bahar ise her şeye rağmen "hayat devam ediyor" diyen o muazzam dirençtir. İkisini birleştirip döş cebimize koyalım; yolumuz aydınlık, gönlümüz ferah olsun.
Ramazan’ı hüzünle ama bir yandan da bize ikram ettiği o derin huzurla yolcu ediyoruz. Baharı ve bayramı ise, 20 Mart’ın o taze umuduyla bağrımıza basıyoruz. Garbi Yeli’nin bu kırkıncı selamı, dileriz ki ruhunuzda bir çiçek açtırsın.
Hâneleriniz bayramın neşesiyle dolsun, gönülleriniz baharın tazeliğiyle yıkansın. Bayramımız mübarek, baharımız kutlu, kırkıncı sayımız hayırlı olsun….
EDİTÖRDEN
Kırkıncı Eşik
Kıymetli okurlarımız,
Bir Kurban Bayramı sonrası yola revan olduğumuz Garbi Yeli sayfamızın kırkıncı sayısına ulaştık şükür. Hem siz değerli okurlarımızın teveccühü hem de bizimle bu yolda yürüyen yazar ve şairlerimizin eserleriyle nice güzel sayılar neşrettik. İçimizde sevinç omuzlarımızda ise sorumluluk yükü var. Kırk mefhumu kültürümüz ve tarihimizde önemli bir yer tutar malumunuz. Kemale erme, eşiği atlama, sabırla demlenmenin sınırıdır. Umuyoruz ki kırkıncı sayımız, bizlere olgunlaşmış bir gönül, eşikleri bir bir atlama gayreti ve tekamülümüzü tamamlama sabrı verir.
Kırk, kırkıncı gibi anlamlara gelen erbain mefhumu ise, dini, kültürel ve geleneksel olarak birçok durumda karşımıza çıkar. Tasavvufta nefsi terbiye etmek için insanın kendi iç dünyasına yönelip inzivaya çekilerek dünyevi isteklerini kısıtlaması, az uyuması, az yemesi, az konuşması ve ibadetle meşgul olması kırk gün sürer. Ramazan ayı da bir yıllık dönemde bir nevi inziva ayıdır aslında. Bu ayda insan kendini tanımaya, sorgulamaya ve öbür dünyaya hazırlanmaya daha çok gayret eder. Hatta ramazanın son on gününde yapılan itikafa girme ibadeti de bu damarın bir devamıdır diyebiliriz. Erbain sonunda insanda bir merhale ilerleme, manevi olgunlaşma ve çilesini tamamlayarak Allah’a daha da yakınlaşması umulur. Kısacası Mevlâna Hazretlerinin dediğidir: “Hamdım, piştim, yandım.”
Görklü Peygamberimiz Hz. Muhammed’e peygamberlik kırk yaşında gelmiştir. Hz. Musa Tur Dağı’nda kırk gün kalmıştır. Ayrıca Anadolu ve gönül coğrafyamızda kültürel ve geleneksel olarak yaşatılan ve kırk güne atıfta bulunulan birçok adet, gelenek ve göreneğe de rastlamak mümkündür. İnsan, dünyaya geldiğinde yabancı olduğu bu aleme alışması kırk gün sürer. Ve buna kırkı çıkmak denir. Bu kırkıncı güne özel merasimler düzenlenir. Nasıl ki insan doğunca kırk gün önemliyse vefat ettikten sonra da aynı durum vakidir. Bu dünyadan ebedi aleme göç edenlerin ardından kırkıncı gününe özel dualar okunur, hayırlar verilir.
Halk takvimine göre Aralık ayının yirmilerinden Ocak ayının sonuna kadar süren ve zemheri soğukları olarak adlandırılan dönem de kırk gün sürer. Tabiat adeta içe döner, çilesini doldurur ve olgunlaşarak kendini bahara hazırlar. Ardından cemrenin havaya, suya ve toprağa düşmesi gibi gönüllere de heyecan ve muştu düşer. İnsan da tıpkı tabiat gibi soğuk kış günlerinde kendi iç alemine doğru yolculuk yapar, olgunlaşarak erbainini tamamlar.
Sayfamızın kırkıncı sayısına ulaştığımız şu günler, önemli gün ve olayların da yaşandığı günlere tevafuk etti. Kadir Gecesi gibi bin aydan daha hayırlı bir geceyi içinde barındıran kutlu Ramazan’ı rahmetini umarak uğurladık ve şükür Bayrama eriştik. Baharın habercisi ve Türk coğrafyasında coşkuyla kutlanan Nevruz Bayramı’nın da aynı günlere denk gelmesi çifte bayram yapmamıza vesile oldu. Bayramlar gönüllerimize baharlar getirsin.
Bağımsızlığına ve hürriyetine Türk Milleti kadar düşkün olan başka bir millet var mıdır bilemiyorum. Merhum Mehmet Akif’in “Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ.” diye tanımladığı yedi düvelin topraklarımıza üşüştüğü ve bir milletin en zayıf anında bile neler yapabileceğinin göstergesi olan 18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü de yine bu günlere tevafuk etti. Çanakkale Zaferi’nin yıl dönümünde, bir hilal uğruna toprağı kanıyla sulayan aziz şehitlerimizi rahmetle yad ederken, onların bize bıraktığı mirasın sadece bir toprak parçası değil, bir haysiyet ve şuur olduğu da bilmeliyiz.
Geçtiğimiz hafta ise İstiklal Marşı’mızın kabulünün yıl dönümüydü. Türk milletinin bir Anayasası olmasa bile kendi başına Anayasa olabilecek bir metin olan ve bağımsızlığımızın ve namerte eyvallah etmeyişimizin nişanesi, Akif’in “Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?” sözünün hilafına yedi düvele “herkes bizi böyle bilsin” haykırışımızın ve dünyaya vurduğumuz mührümüzün kabulünün yıl dönümüydü. Akif’e ve vatan uğrunda ter dökenlere, kan dökenlere rahmetler olsun. Bin yıldır bu topraklardayız ve kıyamete kadar da hiçbir yere gitmeye niyetimizde yoktur.
Tüm bu duygu ve düşüncelerle siz değerli okurlarımıza selam ederken kırkıncı sayımızda Bayram sabahlarının neşesini bulmanızı, baharın coşkusunu tatmanızı diliyorum. Hoşça kalın.
Ömer Faruk Ağca
Nerede O Eski Bayramlar?
Kendimi bildim bileli söylenilen bir söz.
Kendimi bildim bileli öylesine söylenilen bir söz.
O gün, öylesine olmadan geçti aklımdan. Çünkü Gülce’nin karabulutları getirmişti o sözü.
Bu sefer bu sorunun bir cevabı vardı çünkü.
Nerede olduğunu biliyordum.
Kapıçam’da yatıyordu eski bayramlar...
Yere bakarak yürüdüm o gün. Kafamı kaldırır kaldırmaz boşaltacaktı yağmurunu. Biliyordum hissediyordum. Kaldırmadım kafamı tüm gün. Dayandım.
Gittiğim her yere geliyor, bense gittiğim her yerden kaçıyordum.
Koşuşturma devam etti epeyce.
Yalnızlığıma kaçtım en sonunda. En rahat savaşacağım yere kaçtım, silahlarımı hazırladım; telefonum, bilgisayarım, kahvem ve sigaram.
Bilemedim. Silahımda mermim ters dönmüştü adeta. Gülce’nin karabulutları da tam olarak onu istiyormuş. Yanımda yardım edecek kimse kalmasın istiyormuş.
Yalnızlığımda yakaladı beni.
Onun silahı sınırsızdı; anılarım, yıllarım, rüyalarım, ömrüm…
Teslim oldum el mecbur. Günlerdir kafamın üstünde gezmesinden, kaçmaktan dermanım kalmamıştı zaten. Yağmur dökülmek için bir saniye bile beklemedi. Son yardım çığlığım hacım abime oldu. Yanımda değildi ama yanımda olma ihtimalinden medet umdum. Olmadı.
Bükemediğim eli öptüm. Bıraktım kendimi.
Acıması yoktu karabulutların. Her yerden vuruyordu. Acıdan bayılmış bir adama vurulan yumruklar gibiydi artık. Acıtmıyordu.
O sırada tanıdık bir ses… Telefondan geliyordu. Hacım abim arıyordu. Açtım. Eski bayramları hatırlatan bir neşeyle bir şeyler söylüyordu.
Yanıma gelmiş. Elini öpecek adam arıyorum demiştim. Elimi öpecek adamcıklar getirmiş yanında. Eski bayramları hatırlatmak için gelmiş.
Gülce’nin karabulutlarını kovmak için Gülce’yi getirmiş.
Geldi. Sarıldık.
Karabulutların yağmuru çabuk bitsin diye yardım etti bana. Hemencecik bitirdik birlikte tüm yağmuru. Birden masmavi oldu gökyüzü. Gülce’nin gülümsemesi kadar güzel oldu hava.
Tıpkı eski bayramlardaki gibi.
Enes abimle bayram sabahlarında kalkıp havayı koklardık. Bazen evet derdik hava bayram kokuyor. Bazen de tutturamamışız bu sene derdik. Hava aniden tutturduğumuz bayramlardaki havaya büründü. Öptük birbirimizi eski bayramlardaki gibi. Güldük eğlendik bayram gibi. Bayram gibi bayram ettik.
Kusura bakma yalnız bıraktım demiştin bir gün. O gün dolu yağmıştı adeta. Yine yanımda hacım abim vardı. Merak etme abi yalnız değilim. Dükkandayım. Hem mirasın hem emanetin başım gözüm üstüne. Allah’ım razı olsun.
Aşkî Muzaffer Özak Efendi Hz.
Bayram Edelim
Şarâb-ı aşkını nûş ettir yâ Rab
İçelim im'ânla bayrâm edelim
İrci'î hitâbın gûş ettir yâ Rab
Göçelim îmânla bayrâm edelim
Îmândan Kur'ân’dan ayırma bizi
İlâhî haramla doyurma bizi
Yolundan şaşarsak afv eyle bizi
Seçelim irfânla bayrâm edelim
Rızâ-yı ilâhin olsun bendimiz
Kelâm-ı ilâhin olsun pendimiz
Sırât-ı müstakîm üzre kendimiz
Geçelim iz'ânla bayrâm edelim
Mahşerde ak eyle yüzlerimizi
Nûrunla nûrlandır gözlerimizi
Günâhdan arındır özlerimizi
Ölçelim mîzânla bayrâm edelim
Kendine kul eyle Resûl'e ümmet
“Livâ-yı Hamd”inin altında cem' et
Açılsın bizlere ebvâb-ı cennet
Uçalım Rıdvân'la bayrâm edelim
Cennet ü cemâlin lutf et görelim
O büyük ni'mete biz de erelim
Muhammed bağından güller derelim
Saçalım elvânla bayrâm edelim
Aşkî'ye bezl eyle sen dîdârını
Lutfunla sevindir ben dildârını
Firdevs-i âşiyân eyle dârını
Açalım ihvânla bayrâm edelim
Muhammed Hüseyin Şehriyar
Haydar Baba'ya Selam
Bayram yeli çardakları yıkanda,
Novruz gülü, kar çiçeği çıkanda,
Ağ bulutlar köyneklerin sıkanda,
Bizden de bir yâd eyleyen sağ olsun,
Derdlerimiz koy dikkelsin dağ olsun.
Yumurtanı göyçek, güllü boyardık,
Çakkışdırıb sınanların soyardık,
Oynamakdan birce meğer doyardık,
Eli mene yaşıl aşık vererdi,
İrza mene novruz gülü dererdi.
Bayram idi gece kuşu okurdu,
Adaklı kız bey çorabın tokurdu,
Herkes şalın bir bacadan sokurdu,
Ay ne gözel kaydadı şal sallamak,
Bey şalına bayramlığın bağlamak.
Fazlı Bayram
Bayram Kanadı Kalbim
şimdi bir bayram gelmeli bayram gibi bir bayram
ortasında gözlerine bakmalıyım
sen süpürmelisin bütün şüphe götürmeyen inançlarımı
şehrin en karanlık yerinde ben elini tutmalıyım
şimdi bir bayram gelmeli bayram gibi bir bayram
sabahında sır tutmalıyım
işte sana söyleyemediklerimin hepsi bu kadar
gözlerine bakan gözlerdeki yenilgiyim ben
şimdi bir bayram gelmeli bayram gibi bir bayram
ortasında çıldırmalıyım
sen temmuzda al kitaplarını kollarının altına
ben kıtalar arası acılara duçarım
kim hangi ülkede kanatırsa yaramı
ölüm kadar yakın Ebuzer kadar neferim ona
şimdi bir bayram gelmeli bayram gibi bir bayram
ortasında kardeşlik tesis etmeliyim
Mısır Suriye Filistin Cezayir Tunus Yemen
hanginize gelen mermiye göğsümü gereyim
şimdi bir bayram gelmeli bayram gibi bir bayram
her mazlumun yerine ben ölmeliyim
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: