
DÖŞ CEBİ
Mehmet Yaşar
Ses Vatanımız: Türküler
Türküler mevzu olunca Bedri Rahmi’nin Türküler Dolusu şiirinden şu mısralar aklıma gelir:
“Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz”
Ne kadar doğru ve kıymetli bir teşbihtir o: Türküler ve ana sütü. Bir insan için ana sütü neyse, bir millet için de türküler odur. Beslendiğimiz ilk kaynak, sığındığımız ilk kucaktır onlar ve karakterimizi damla damla mayalarlar. Ana sütünde nasıl ki suni hiçbir katkı maddesi yoksa, türkülerimizde de riya, gösteriş ve sahtelik yoktur. Ve türkülerimiz, bizim en sahih, en katışıksız kimlik kartımızdır.
Tarih kitaplarında satır aralarına sıkışmış o sessiz yığınların; göçlerin, savaşların, sevdaların ve hayal kırıklıklarının asıl yazıcısı anonim vicdanın kendisidir. Bir bozlakta Orta Anadolu’nun bozkırını solur, bir ağıtta gidenin ardından dökülen yaşın sıcaklığını hisseder, bir Karadeniz havasında ise hırçın dalgaların sesini duyarız. Onlar, bu toprakların üzerinde yükselen sessiz abideler, gönül coğrafyamızın silinmez tapu senetleridir.
Türkülerin en büyük mucizesi; en karmaşık duyguları, en yalın kelimelerle anlatabilme kudretidir. "Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez" derken Bozkırın Tezenesi, ciltlerce felsefe kitabının anlatamadığı o "gönül bağını" bir mısraya sığdırıverir. Türkülerdeki dil, yaşayan Türkçedir; pınarın başındaki duruluk, toprağın altındaki bereket gibidir. Şatafata, ağdalı sözlere ihtiyaç duymaz. Acıysa "ciğerim yanıyor" der, hasretse "yolların tozuna" bakar.
Müzik açısından ise türküler, binlerce yıllık bir birikimin süzülüp gelmiş halidir. Bağlamanın telleri arasındaki o "ince sızı", sadece bir melodi değil, bir milletin ortak hafızasının titreşimidir. Bizim musikimizin o köklü geleneği içinde türküler, en alt tabakadan en üst tabakaya kadar herkesi aynı duygu ikliminde birleştiren tek ortak paydadır. Nevzat Kösoğlu’nun dediği gibi: Birlikte ağlayıp birlikte gülebildiklerimle, birlikte aynı türküyü söyleyebildiklerimle aynı milliyettenim.
Günümüzün modern keşmekeşinde, her şeyin "hız" ve "haz" üzerine kurulu olduğu şu dünyada, türküler bize bir "durma" ve "dinleme" imkânı sunar. İnsanın kendi içine yaptığı o zorlu yolculukta, sırtını yaslayabileceği kadim bir çınardır onlar. Gurbete düşenin sığınağı, sılasını özleyenin mektubu, sevdiğine kavuşamayanın sessiz çığlığıdır. Dikkat edin; ne zaman bir çıkmaza girsek, ne zaman ruhumuz daralsa, kendimizi bir türkü mırıldanırken buluruz. Çünkü biliriz ki o türküde anlatılan dert, bin yıl önce de vardı, bin yıl sonra da olacak. Bu "ortak dert" şuuru, insanı yalnızlıktan kurtarır, bir millete ait olmanın huzurunu verir.
Türküler, eğlence meclislerinin mezesi değildir, hayatın tam kalbinde duran birer hayat bilgisi dersidir. Onları dinlemekle birlikte "anlamak" gerekir. Her türkü bir hikayedir; içinde insan gizlidir. O insanı bulup çıkardığımızda, aslında kendimizi bulmuş, kendimizle yüzleşmiş oluruz.
Bugünlerde, dijital gürültülerin arasında türkülerimizin o duru sesini daha çok aramalıyız. Çocuklarımızın kulağına ninnilerle, bu toprakların hikmetli türküleriyle dokunmalıyız. Çünkü türkülerini unutan bir millet, hafızasını; hafızasını kaybeden ise ruhunu yitirir maazallah.
Netice itibarıyla ana sütünün saflığına, temizliğine her daim ihtiyaç duyduğumuz, kendimizi, kimliğimizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımız bu zamanede türkülerimiz bizim en emniyetli sığınağımızdır. Bizi ait olduğumuz yerden koparıp savurmaya çalışan modern rüzgârlar karşısında köklerimize daha sıkı tutunmamızı sağlayan o görünmez bağlardır. Bir türkünün başladığı yerde yabancılaşma sona erer; insan orada kendi evine, kendi iç ülkesine döner.
Eğer bugün hâlâ bir bozlakla dertlenip, bir horonla dik durabiliyorsak, o kutlu pınardan beslenmeye devam ediyoruz demektir. Bu pınar kurumasın, bu ses susmasın diye; her daim türkülerle kalalım. Çünkü türküler varsa biz varız vesselam…
CİHAN GURBETİ
Mustafa Cihan Alliş
DOMBALAK
Dost yüzün görünce her yüreğin ayrı, her dimağın başka telakkisi vardır. Özünde ise annesinin elini henüz bırakmaya başlamış, özgürce ama paytak paytak yürüyen bir çocuğun kendi yaşlarında, kendi gibi yürüyen ve kendisi gibi konuş(amay)an başka bir çocuk gördüğündeki saf heyecanı gibidir. Anlamsız hecelerle anlaşır, karşılıklı cennet kahkahaları ve neşe çığlıkları atar, belki sarılır, belki birbirlerini öperler. Konuşmadan aynı dili konuşurlar. Bu sahne Bezm-i Elest'ten beri görüşmemiş iki dostun hasret giderme sahnesidir.
İnsanın kendisi ile aynı dili konuşan herhangi birisine olan hasretini başta Dünya’nın farklı memleketlerindeki gurbet esirlerine, sonra 80 ildekilere sonra da aynı şehirde olup gün boyu maişet gurbeti yaşayanlara sormak gerekir.
Hatıra Olsun
Bir gün Bursa'da farklı memleketlerden dostlarla otururken Maraş ağzının nasıl olduğunu sordular. "Ede nootiin?" ile başlayıp noottuğumu bilmez hale gelene kadar Eloğlu’ndan beri Nahırönü’nden öte onlara bir şeyler anlattım. Kimi Bursalı, kimi Eskişehirli, kimi Kütahyalı dostlar bir yandan gülerken bir yandan ne anlattığımı çözmeye çalışıyorlardı. Onların bu hâlini görünce garip bir şekilde kendimi New York Meydanı’nda caminin yerini sorar gibi hissettim. Gözlerime biriken yaşları da kahkahalarla örtüp gurbet yaralarıma tuz olarak bastım.
Bir insanın başta milletinin dili, bunun içinde memleketinin dili ve köyünün dili bulunur. Bu dillerden uzaklaştıkça gurbet yaşanmaya başlanmış olur.
Bir dostluk halkasının dili ise insanın kendini en ait hissettiği yerlerdendir. Milletinin dili içerisinde müstakil bir şube gibidir. Tüm canlılığı, tüm dinamikliği ve tüm hatıraları ile muhabbet daim oldukça insanın his ve fikir dünyasını renklendirip dostu dosta çocukça güldürür. Bir dost bu dilden hem rengini alırken hem kendi boyasını bu dile çalar. Bu da muhabbetin başka bir bereketidir.
Asıl Vatan
Trakya dolaylarından Tükenmez Murat (Yücel) Ağabey bir gün gurbet sancısıyla "Burası da vatan toprağı, buranın da bir karış toprağı için canımı veririm ama asıl vatan dostların yanıymış." diye serzenişte bulunmuş. Dildaşın yokluğu insana Ankara'da da İstanbul'da da Maraş'ta da gurbeti yaşatır. Bu bağlamda gurbet dostun, dildaşın olmadığı her yerdir. İş yerinde, sokakta, okulda, köyünde, dağda, ormanda... İnsan kardeş kılındığı, aynası olan bir dostunu görmek ister. Gündelik olarak yaşadığı hadiseleri dostuyla paylaşma heyecanı ile birlikte yaşar. Bir rüya görüp gece vakti uyandığında "bunu falanca dosta anlatmalıyım" düşüncesi ile rüyayı muhabbetine katık eder. Hatta öyle ki kimi zaman insan rüyada iken rüya olduğunu anlar da bir an önce uyanıp bunu dostuma anlatayım diye düşünür. Kimisi daha da ileri gidip dünyasını değiştirse de rüyada ziyarete gelir.
Dost Yüzün Görünce
80 şehirde ve Dünya’nın geri kalanında yaşanan gurbet hikâyeleri bir yana, Şehr-i Maraş'ta dostlar gün içi dünya gurbetlerini tamamlayıp akşamları kaldırımlarda, çay ocaklarında, birbirlerinin evleri önünde, sokak lambaları altında buluşup sarılırlar. Gün sonunda aynı dili konuştuğu birilerine kavuşmanın keyfini yaşarlar. Şehrin herhangi bir yerinde kurulabilen bu meclislerde dostlar, modern zamana karşı uykudan bir nebze daha hayırlı bir sığınak inşa ederler. Bu sığınak ne taşla ne de demirle inşa edilir. Kalp, dil ve hatıra ile her dost hem kendini hem dostlarını muhafaza eder.
Mecliste ister Halku'l Kur'an tartışmaları ister Hitit tarihi ister Türkiye'nin meseleleri ve çözüm yolları konuşulsun, bir dost daha eşikte görününce kalpten kalbe olan yolların sokak lambaları yanıverir. Nereden geldiğine bakılmaksızın hasret duyulan kucaklaşmalar için ayağa kalkılıp sıra beklenir.
Yaşlarımıza, toyluklarımıza, hamlığımıza bakmadan bizleri dostluk halkalarına dahil edip Asr-ı Saadet kokan muhabbetlerini bizlere ikram eden büyüklerimiz teşrif ettiğinde ise durum bambaşkadır. Kimi kalpler davuluyla beraber takla atan davulcu gibi olur ki kalbin sahibi yerinde duramaz hâle gelir. Bu heyecanın orta yerde açılacak bir dombalak olarak kendini göstermesinin önündeki yegâne engel hesapsızca duyulan hürmet hâlidir. Teşrif edenin cebinin değil, gönlünün zenginliğini bildiğinden ibadet eden bir ruh hâlinde, onu mahcup etmek pahasına ayağa kalkar. Bu sayede mecliste yeni yahut misafir olanlar kime en çok hürmet göstermesi gerektiğini görür; cezbeye gelenler ise itidalli bir şekilde cezbesine mukayyet olur. Netice olarak selâm almak, sarılmak ve hasret gidermek için ayağa kalkılmış olur.
Dostluk Dile Gelecek
Mahşerde diğer mahlukat gibi dostluk da dile gelecek. Bizlere neler soracak, neye nasıl şahitlik edecek meçhul. “Dost” deyince kimi hatırladığımızdan başlayabilir. Allah dostluğumuzun temeline muhabbeti hiç bitmeyecek olan Allah rızası ve Resulullah sevgisini/ölçüsünü yerleştiren Ali Hocam’dan, Muzaffer Hocam’dan, Savaş Hocam’dan ve Dostluk Pîrimiz Ahmet Doğan Ağabey’den razı olsun. Bizlere Allah’ı ve Resulullah’ı hatırlatan büyüklerimizi ve dostlarımızı eksik etmesin.
Mehmet Raşit Küçükkürtül
Bordo Bereli Öğretmenler
O sene bütün ülkede şaşkınlık yaratan bir karar alındı. Hükümetin başbakanı büyük bir basın toplantısı düzenleyerek bundan böyle sınıf öğretmenlerinin maaşının beş bin liraya çıktığını ilan etti. Herkes ilk duyduğunda birbirine tuhaf tuhaf baktı. Başbakanın sürprizleri bununla sınırlı değildi. Sınıf öğretmeni olmak için pek çok şart getiriliyordu. Hemen herkes bu şartlarla dalga geçmeye başladı. Sınıf öğretmenleri seçilirken artık pek çok kritere müracaat edilecekti. Bir kere sınıf öğretmenleri 1.70 boydan aşağı olmayacaktı. Tabiî boyu 1.95’ten yukarı da olmayacaktı. Herkes neden böyle bir karar alındığını kendi kendisine sorarken birtakım eğitim psikologları televizyonlara çıkıp bunun çocukların psikolojisini etkilemek için yapıldığını anlatıyordu.
Bu psikologların demesine bakılırsa aşırı şişman, içki içen, sigara içen, yüzünde insanı ürperten büyük bir yara izi olan kişiler de sınıf öğretmeni olamayacağına göre bu 1.70 ile 1.95 arası boy şartı da bununla ilgili olmalıydı. Çeşitli eğitim sendikaları getirilen şartlara çok sert tepkiler gösterdi. Sınıf öğretmenlerinin içki alışkanlığı olup olmadığını belgeleyecek sağlık belgelerinin özel hayata müdahale olduğunu iddia ettiler. Fakat hükümet aldığı karardan geri dönmeyeceğini, çok kaliteli sınıf öğretmenleri yetiştirmeyi hedeflediklerini, küçük yaştaki çocukların dünyasını etkisi altına alacak sınıf öğretmenlerinin çok kaliteli olması gerektiğini ilan ediyordu.
Milli eğitim bakanı, hükümetin kararından birkaç gün sonra yaptığı yazılı açıklamada sınıf öğretmenlerinin eğitiminde de çok radikal değişikliklere gittiklerini duyurdu. Buna göre sınıf öğretmenleri başta diksiyon, hitabet, tiyatro olmak üzere pek çok alanda disiplinli bir eğitimden geçeceklerdi. Hâlihazırda sınıf öğretmenliği yapmakta olan öğretmenler de hizmet içi eğitim kanalıyla bu eğitimden geçmeye başlayacaktı. Esprili açıklamalarıyla bilinen milli eğitim bakanı “Çocuklarımıza eğitim verecek kişilerin onlara düzgün bir lisanla, yeri geldiğinde şiir okuyarak şarkı söyleyerek onları her bakımdan latif bir eğitime tabi tutmalarını istemez misiniz?” diyordu. Eğitim sendikaları milli eğitim bakanının bu açıklamasına da çok sert tepkiler gösterdiler. Öğretmen artist değildi onlara göre. Evet, belki güçlü iletişim teknikleri, beden dili gibi konularda verilecek eğitimlerin öğretmenlere önemli katkıları olacaktı fakat her sene tiyatro dersleri almanın ve şarkı söylemeyi öğrenmenin ne manası vardı?
Farklı teorileri, ilginç açıklamalarıyla ülke gündemine her zaman oturmayı bilen, yılların eskitemediği köşe yazarı ise hükümetin bu tavrını çok yerinde bulduğunu söylüyordu. Bu çıkışından ötürü hükümet yanlısı olmakla suçlanan köşe yazarı şöyle diyordu: “Çok disiplinli, her şarta uyum sağlayan askerler yetiştiriyoruz. Canımızı teslim ettiğimiz doktorlara birçok maddî imkân ve itibar sağlıyoruz. Neden bir özel timin eğitimi kadar yatırımı, öğretmenler için de yapmayalım?”
Samet Yurttaş
Yufka Yürekli Şiir
Elimde pazarcı çantası
Ve birkaç madeni para...
Iskaladığım pas mavi ekmekçi arabasının
Kara ve mazot kokan egzoz dumanını
Solumaktayım.
Ciğerlerim oldukça iştahlı,
İlk sigaramı burada yakmış olmalıyım.
Yaşım altı.
Mahcup ve utangaç
Bir baba olarak dönüyorum eve.
Omuzlarım,
Gittikçe gözden kaybolan
Eve ekmek götüremeyen
Bir babanın alçalan omuzları.
Ben onları dağ bilirdim.
Yaşım altı.
Annem ekmek fırçasıyla ıslanmış
Taze yufka koydu önüme.
Çünkü babalar yufka yer,
Anneler yufka kırıntıları.
Ve anneler,
Yoksul Anadolu evlerinde
Yufka yürekli çocuklar büyütür.
Ben hiçbir sofradan yüreği aç kalkmadım.
Yaşım altı.
O ekmekçi arabasının
Zengin evlerine giden yolu bulmadaki ustalığını
Ve sofrasında
Bal eksik olmayanların çocuklarını
Hiç kıskanmadım.
Çünkü bizim soframızda doydu
Karıncaların karnı.
Yaşım sofrada yufka kırıntıları.
Mustafa Işık
Söz mü Bıraktın
Dışım mahmur içim harap
Söz sadağı kalbim türap
Ne minbersin ne de mihrap
Çökmeye diz mi bıraktın
Yarıla derenin arkı
Kırıla feleği çarkı
Kalmaya ak kara farkı
Çıkmaya düz mü bıraktın
Çirkin miyim güzel miyim
Ebet miyim ezel miyim
Vak-i hazan gazel miyim
Çekmeye hüz mü bıraktın
Kırk yerinde kırık sazım
Su üzre yazılmış yazım
Annem bile çekmez nazım
Yakmaya söz mü bıraktın
Eğmem başı şöhret şana
Varamam virane hana
Gönlüm Kâbe, kanmam sana
Yıkmaya öz mü bıraktın
Kar beyaz saçımın akı
Yarama ne çare yakı
Sinemde sevdanın oku
Dökmeye köz mü bıraktın?
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: