Whatsapp Image 2026 04 09 At 16.06.04

DÖŞ CEBİ

Mehmet Yaşar

Bahar Geldi, Kalbimiz Şiir Açtı

Nevbahâr olsa da bîçâre Nedîmâ nâşâd

Rûz-ı mahşerde meger şâd ola bâ-lutf-ı Hudâ

Tabiat, o vakur ve derin kış uykusundan şahane bir fısıltıyla uyanıyor. Toprağın altında aylardır demlenen gizli hayat, şimdi bir tohumun sabrıyla dışarı süzülüyor. Bu bir uyanış ama ne bir telaş barındırıyor ne de bir gürültü... Sadece varlığın kendi içindeki o muazzam uyumu ve zarafeti var. Her yer rengarenk. Sanki dünya, görünmez bir şairin en güzel mısralarını renkler aracılığıyla okuyor bizlere.

Baharın en büyük mucizesi, belki de aynı topraktan envai çeşit rengi çıkarıyor olmasıdır. Bir bakarsınız mor bir menekşe mahcubiyetle boynunu büker, bir bakarsınız sarı bir papatya güneşin gözlerinin içine bakar.

Şiir de tam olarak bu mucizenin kelimelerle icra edilme sanatı değil midir? Bir şiir okursunuz; umudunuz filizlenir, mısralar zihninizde yeşilin en taze tonuna bürünür. Bir başka şiirde mavinin enginliğini bulursunuz, düşünceleriniz kıyısızlaşır, ruhunuz uçsuz ve derin bir okyanus sükunetine kavuşur. Kimi zaman da bir şair öyle bir mısra bırakır ki orta yere, o mısra bir gurûbun hüzünlü kızıllığına boyar içinizi.

Tabiattaki her rengin ruhumuzda bir karşılığı olduğu gibi, her şiirin de kendine has bir dokunuşu vardır. Tabiatın renk çeşitliliği gözümüzü nasıl kamaştırıyorsa, şiirin duygu çeşitliliği de kalbimize öyle tesir eder. Şiir; korkularımızı, sevinçlerimizi, hasretlerimizi ve hiç kimseye söyleyemediğimiz o mahrem sessizliklerimizi renkli birer mazmuna dönüştürür.

Şiir: İnsanın İç Cemresi

Bizim kültürümüzde "cemre" mühim bir müjdedir. Önce havaya, sonra suya, en son toprağa düşer o latif sıcaklık, o güzel haberci. Şiir de insanın "iç cemresi" gibidir. Önce zihnimize düşer; düşüncelerimizdeki o kış katılığını, o sert ve yargılayıcı bakışı yumuşatır. Sonra kalbimize düşer; kalbimizde o büyük bahar temizliği başlar. En son dilimize düşer; kelimelerimiz tatlanır, üslubumuz bir bahar rüzgarı gibi incelir.

Şiir okumak; kirlenmiş duyguları temizlemek, iyilikle tazelemektir. Paslanmış vicdanları kelimelerin billur suyuyla yıkamaktır. Bahar yağmurlarının tabiatı yıkayıp asıl renklerini ortaya çıkarması gibi şiir de bizi sahteliklerimizden arındırır ve kendi hakikatimize, özümüzdeki o rengarenk bahçeye yaklaştırır.

Dünya çoğu zaman gri, sert, köşeli ve yorucu bir yer. Hayatın kışında, o gri rutinlerde savrulurken sığınacağımız iki hususi yer var: Biri tabiatın rengarenk kucağı, diğeri şiirin ferahlatan sâyesi. Biri bizi aslımızla yani toprakla buluşturur, diğeri bizi hakikatimizle yani kendimizle… Tabiat her yıl bir kez baharı yaşar ama insan her şiir okuduğunda kendi içindeki baharı yeniden karşılayabilir. Döş Cebinizden şiir ferahlığı, gönlünüzden bahar tazeliği eksik olmasın.

Yazımızın başında Nedim’den yaptığımız alıntıdan hareketle ve Ferhat Ağca’nın “Yâ Rabbî! Biz ölürsek de bayram olsun.” dediği gibi “Yâ Rabbî! Asıl bahara ölünce kavuştur.” duasıyla bitirelim, vesselam…

KÖY MEKTUPLARI

Hasan Keklikci

Sayın Mikdat Durmaz,

Dükkân’ımızın bânîlerinden muhterem Mikdat kardeşim. Köyümüz Kocaseki’nin karlı bir kış gününde size bu mektubu yazmaktan duyduğum sevinci dile getirerek başlamak istiyorum satırlarıma. Sizin gibi devlet dairesinde masa başında bulunan bir tanıdığım olduğu için ne kadar sevinsem azdır. Sizin dairenizde işi olan köylüleri zaman zaman size yolluyorum. Gelenlere çay ısmarlayıp, onlar oturdukları sandalyeden kalkmadan işlerini bitirip gönderiyormuşsun. “İyi adam” demişsin geçenlerde benim için; mavi beyaz tellikli, telliğinin tepesinde pürçük olan uzun bıyıklı birine. İbiş İbrahim derler ona. Biraz tamah ama işçimen biri. Babamın arkadaşı.

Mikdat Abi, Ufuk Türk var. Bilirsin. Ankara’da. O da senin gibi yüksek makamda. Çok yetkileri var. Kılıcının önü de arkası da keser. Ona geçenlerde bir mektup yazmıştım. Bizim köyü anlatan bir mektup. Yarım kalmıştı doğrusu. Kalanını sana anlatmak isterim. Nasıl olsa senin de Ufuk Türk’le dostluğun, bağlantın vardır. Lafı geçerse sen bu mektubu ona da anlatırsın.

Kar, kaç gündür yağıyor. Böyle havanın karlı olduğu günlerde köyde kimse dışarı çıkmaz. Fakat damlarımızın üzeri toprak olduğu için, çok kar biriktiğinde damdan evin içine su vurur. Bir de kar dama ağırlık yapar. Hezenler dayansa da çapkıların altındaki ağaçlardan bel verenler, yani ortası eğilenler olur. Çapkı dediğim de; hani köy evlerinde direklerin üzerine boydan boya uzatılan ağaçlar, hezenler var. Hezenin üzerine çok kalın olmayan ağaçlar döşeniyor. O ağaçların üzerine de ortasından birkaç parçaya bölünmüş bir buçuk iki metrelik odunlar sık bir şekilde yerleştiriliyor. O odunlara ustalar “çapkı” diyor. Bunların üzerine de toprak serilip loğlanıyor. Bir damda, bir iki ağaç bel verdi mi, o evden kork artık. Günün birinde ya yan yatar, ya da keper. Bugün köylüler damların karını attılar. Tahtadan kar küreği var herkesin. Köyün en aşağısındaki Çırak Ali Emmi’nin damından başladılar. Kar çok olduğu zaman öyle yapıyorlar. Köylünün biri küreğini alıp komşunun evine gidiyor. Sonra o komşusu küreğini alıyor, sonra öteki... Derken hasta olmayan, ihtiyar olmayan ha, bir de kadın ve çocuk olmayan köylüler bir araya gelip, bazen köyün en altından, bazen en üstünden başlayarak tüm damların karlarını elbirliği ile temizliyorlar. Akan dam varsa, üzerine biraz saman atıp loğluyorlar. Bir de şey yapıyorlar Mikdat Abi; ev sahibine göstermeden taşkalaya getirip, damdaki loğu iki kişi damdan yere indiriyor. Sonra dam aktığında ev sahibi damı loğlamak için dama çıktığında loğu damda bulamıyor. Tabii loğu saklayanların ağzı cıvık, çeneleri durmaz; hemen birbirine anlatıyorlar. Ve anlattıkça gülüşüyorlar. İş ortaya çıkıyor. Dedem loğu saklayanlara “Yeynilik etmeyin götürüp yerine koyun” diyor. Loğu götürüp yerine koyuyorlar ama yeni bir laf buluncaya kadar bu laf köyde evden eve gezip duruyor.

Bizim evlerin önünde küçük, içerisinde hayvanlarımızın böyle kış günlerinde yiyeceği saman ve baharda dağlardan yolup, saç örgüsü gibi kıvırarak birbirine bağlanan ve adına “burma” denilen otların da bulunduğu samanlık damlarımız var. Onlar yere daha yakın olduğu için karlarını çocuklar kürüyor. Yere attıkları kar samanlık damının yarısına kadar çıkıyor. Kar kürenip iş bittiği zaman çocuklar ellerindeki kürekleri yere bırakıp, karın üzerine atlıyorlar. Ondan sonra oyun başlıyor. Kartopu mu dersin, seğirtmeç mi dersin…

İşte böyle Mikdat Abi bizim köyün halleri. Mektubuma son verirken sana ve dairedeki oda arkadaşlarına tek tek selam ediyorum. Allah’a emanet olun.

Musa Yıldız

Fertlerin Hareket Kabiliyeti Ya Da "Nootiin Ede?"

Fertlerin hareket kabiliyetini ölçebilmek hangi bilim dalının konusu. Ya da hangi bilim dalının haddine, bilemiyorum ama bu konu kişiler arasında hep merak konusu olmuştur. Hani bu; tabiri caizse gözlemcilik falan değil. Ya da insanların mahrem hayatının faaliyeti gibi konuları içermez. Sakın ha öyle algılanmasın Allah Muhafaza, Hâşâ Rabbim affetsin. Sadece Maraş tabiri bir laf gibi nootiin ede?

Sadece kişilerin ne kadar hareket kabiliyeti bulunmakta, caddelerde, sokaklarda yürüyebiliyorlar mı? Yürüyorlarsa kaç kişiyle yürüyorlardır. Yürürken karşıdan karşıya bağırarak birbirleriyle selamlaşabiliyorlar mı? Mesela Trabzon Caddesinden geçerken karşı (Yamaç) taraftan geçen tanıdığını görünce kişi; “nere ede” diye bağırabiliyor mu? Caddenin ortasında beş altı kişi ile öbekleşip etrafından sürtünerek geçenlere aldırmadan havadan sudan konuşabiliyorlar mı? Bankalara girebiliyorlar mı? Giriyorlarsa saat kaç sularında giriyorlardır? Ya da bankamatikle, ticari kredi kartlarla işlerini halledip gidebiliyorlar mı? Yoksa banka karasularına başka zamanlarda mı yaklaşıyorlar. Gece falan. Yoksa bu insanların harici öteki insanlar, caddeye çıkmayınca, sokaklara çıkmayınca, bankalara gitmeyince vs. vs. kendilerini daha mı özgür hissediyor? Birçok bölgeleri kendi deyimleri ile tehlikeli alan (mayınlı bölge) olarak mı görüyorlardır? Yani bu insanlar nootii? Dağa gidip bağ evlerinde oruçla boşalan midelerini tıka basa doldurup huşû içinde dinlenebiliyorlar mı? Yemeklerini yedikten sonra sigara içenler sigarasını içebiliyorlar mı? Ot atanlar otlarını atabiliyorlar mı? Yoksa dağın doruklarına çıkıp aşağıya doğru taş mı yuvarlıyor. Balığa gidebiliyorlar mı? Orada etrafla hiç konuşmadan sadece sessizliği dinleyerek akşama kadar olta başında bekleyebiliyorlar mı? Kitap gazete okuyabiliyorlar mı? Sadece isimleri bir kâğıda yazılsın diye çeşitli derneklere başkan, ya da üye olabiliyorlar mı? Hatta gece sahurda kendisini ve hepimizi rahatsız eden davulcuya git kardeşim burada çalma diyebiliyorlar mı? Daha ileri giderek davulcuyla tartışıp davulcuyu evin önünden, oradan kovabiliyorlar mı? Davulcunun ökçesi tutmamışsa kaçabilmesi için yer müsait mi, yani davulcunun hareket kabiliyetinin ölçüsü ne?

"Nootin ede?" derken ede mutlaka bir işler mi tutuyor, yapıyor. Yani hareket halinde mi, bir eylem fiil hazırlığında mı? Yoksa durgun vaziyette mi? Burada, edeye yoldaş olan nootiin (nasılsın, iyi misin, ne yaptın sen, ne yapıyorsun,) kelimesi, kinetik enerji mi, potansiyel enerji (durağan ya da hareket halinde) mi? Yani yurt içinde, yurt dışında, uzayda, şehir içinde, şehir dışında Ede’nin hareket kabiliyeti var mı? Yani fertlerimiz rahat mı? Hareket kabiliyeti gönüllerine göre şekillenebiliyor mu? Derdim o. Benim fertlerin hareket kabiliyetinden, yani "nootiin ede?" lafından kastım bu. Yoksa bir sürü problem var yazacak hatta çizecek onları yazar çizeriz. Bizim ne haddimize insanların hareket kabiliyetlerini daraltmaya veya genişletmeye. Hem gücümüz yetmez hem de dahlimiz geçmez. Yeter ki insanımız rahat olsun. Bizim tasa ve kaygımız o. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” öyle değil mi ama?

Tek amacımız başlarken tüm fertlere ayrım yapmadan topluca hal hatır sormak olsun dedik.

Kusurumuz varsa af ola

Sağlıcakla kalınız efendim.

H. Ahmet Eralp

Seslensem Tanır Mısınız Beni Dağlar

Soru sormak değildir niye- tim, bilirim siz beni iyi tanırsınız; iyi tanırsınız her yanımı her anımı; her cümlemi iyi tanırsınız size söylenmiştir çünkü. Sizden süzülmüştür her şiirin her dizesi.

Her cümle sizden toplar kendini, devriktir siz olmadan, anlamsızdır eğer sizden bir iz taşımıyorsa, ruhsuzdur sizi yaşamamışsa. Gecelerinizde karanlığı, karanlıklarınızda aydınlığı yaşamamışsa eğer, bilmez ve bulamaz cümleleri hiç kimse. Gündüzlerin en kuytu köşelerine kaçmamışsa, en bulunmaz dehlizlerini aramamışsa eğer kalemlerin ucu, öylesine gözlerimizin önünden akıp geçen harfler yığını olmaktadır ancak.

“İnsanın serancamı bir dağa benziyor”

Her kaçışım sizedir dağlar tanırsınız sizler beni. Her kaçıştan kaçışım sizedir dağlar. Gönlümü daraltan müziklerden size kaçarım, en güzel olanı birlikte çalıp söyleyebilelim diye. Gözümü yoran renklerden size kaçarım dağlar, en duru olanını beraber seyredebilelim diye. Şehrin kalabalıklarından size kaçarım dağlar, en yalnız kalabalığı beraber yaşayabilelim diye. Kirlenmiş ansiklopedilerin kirli sayfalarından size kaçarım dağlar, bilginin en temiz olanını beraber öğrenelim diye.

“Omuzlarımızın çökmüşlüğü

Gametimizin eğriliği aldatmasın,

Yük taşımadık yüreğimizden gayrı…”

Sızlanmamayı da sızılanmamayı da sizden öğrendim ben dağlar, sırtınıza vurulan yollarda fısıldadınız kulağıma, bağrınızı delen tüneller de konuştunuz benimle. Sizi tanıyorum dağlar, sizde beni tanıyorsunuz biliyorum. Ana kucağı gibi emin olup eteklerinize sığınırım her daim, şefkatli pınarlarınızdan su içirip en yiğit bekçilerinizin en cömert gölgelerinde dinlendirirsiniz beni. Dost muhabbeti gibi teslim olup heyecanların en zirvesi ile koşarım size karşılıklı seyreyleyelim diye birbirimizi.

Aşkı sizinle bildim dağlar, sevmeyi sizinle bildim, Ferhad’lığım sizedir; sevginin en Şirin’ini yaşatırsınız bana, aşkın en çetinini hazırlar öyle sunarsınız bana. Aşkın her kıvrımıyla boğuşur da sonra salarsınız beni “Şirin” göstererekten tüm acılara. Acı yoksa eğer bir türkünün mayasında çiğ gelir tadı kulağımıza da yüreğimize de. Acıların en fiyakalısını siz yaşarsınız dağlar, en dik duruşun sahibi sizsinizdir ancak. Bu yüzdendir türkülerin siz var oluşu, bu yüzdendir türküleri sizinle beraber söyleyişimiz.

Sizin gibi yaşamayı öğreneceğim dağlar, sizinle yaşamayı öğreneceğim, sizsiz olmadığı aşikârdır artık. Hiç olmazsa bende bir gün tüm heybetinize, tüm gösterişinize çektiğiniz gibi bembeyaz bir örtü çekeceğim üstüme.

Samet Yurttaş

Benim Kanımdır Berrak Suda Bulanan

Göğsümde damarlarıma kök salan

Gölgesi kurumuş bir çınar

Kandır onun suyu

Ve benim kanımdır o

Göğsümde dallanan ilk bahar

İçimde kurumuş pınarlar

Başında su bekleyen

Bir ümit bir yeşillik bir gökyüzü

Sararmış kuşlar

Kan emiyor göğsümden

Benim kanımdır o

Ay yükseldikçe çekilen

Dağları ve çölleri aşıp da

Göğsümde durulan atlı ordu

Kandadır soylu atların huyu

Ve benim kanımdır

Göğsümde durulan atların

Kana kana içtiği su

Gökte bulutlar kabarıyor

Göğsümde fırtınalar çoğalıyor

Yağmur bir pıhtı gibi atıyor kanımda

Ve benim kanımdır o

Karışan yağmura

Benim kanımdır

Bulanan berrak suda

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]

Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar
Sayfa Editörü: Ufuk Türk
Sayı: 42
Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır.
Her hafta Cuma günü yayımlanır.