UFUK ÇİZGİSİ

Ufuk Türk

Penceresi Kadar Düşer Bir Eve Ayın Işığı

Evlerimizin en güzel süslerinden biridir pencereler. Dış dünya ile kurulan ilişkinin, bulutla, yağmurla, karla, çiçeklerle kurulan bağın eşiğidir pencereler. Bazen ahşap bir işlemeyle çıkar karşımıza bazen bir mermer oymasıyla. Kenarları çeşitli süslemelerle bezenir. Sümbüller, begonyalar, sardunyalar pencere önlerinin vazgeçilmez çiçekleridir. Kilitleri açıldığında güneşin ve temiz havanın hanelerimize dolduğu aydınlık dünyaya açılan bu küçük kapılar, kuşların tünediği, kıyısına köşesine yuva yaptığı bir sığınaktır da aynı zamanda. Küçük ve kapalı bir balkonu andıran cumbalı pencerelerden, kubbeli rengarenk pencerelere kadar onlarca çeşidini görmek mümkündür Anadolu’da. Camilerimizde, kutsal mekanlarımızda ve tarihi binalarda daha renkli daha süslemeli ve daha estetik geleneksel pencerelere rastlanırken modern mimari ve günümüz yapılarında daha keskin ve köşeli modelleriyle karşımıza çıkar pencereler.

Çoğu zaman hiç de farkında olmadığımız, varlığını unuttuğumuz pencereler, aslında hayatın canlı ve hareketli tarafını izlediğimiz bizi dört duvar arasından kurtaran gözlerimizdir. Soğuk kış gecelerinin uğultusundan mıdır bilinmez, pencereler bazen bir bıçak gibi keser insanın sesini. Susup pencereden gelen sesleri dinleriz. Buz tutmuş, kristalize olmuş pencere camların güç bela kazınmasından tutun buğulanan camlara yazılan yazılara kadar birçok hikâyeyi de içinde barındırır. Pencere camlarının buğusuna yazı yazmak hayallerin alın yazısına dönüşmesi gibi bir şeydir Anadolu’da. Rüzgarların ve yağmurun bin bir tonu içimize içimize işler de pencereler yine de bir kale gibi durur önümüzde.

“Bizim pencereler yele karşıdır
Muhabbet dediğin karşı karşıdır

Girebilsen bu sinemde neler var
Gülüp oynadığım ele karşıdır”

Pencere önlerinde güleriz pencere önlerinde ağlar. Pencere önlerinde bekleriz yolunu gözlediklerimizi; anneler okul yolundan gelen evlatlarını, gelinler işten geç saatte dönen yiğitlerini… Akşam ezanı geçip hava kararmaya başlayınca bu bekleyiş yerini bir telaşeye bırakır. Ve nihayet sokağın başında beliren silüetle yüreklere serin bir su serpilir. Yani pencere önleri, en heyecanlı bekleyişlerin, en hüzünlü bekleyişlerin de yeridir. Çocuklar pencerelerden seyreder mahalleyi, kadınlar pencerelerden alır sokağın kokusunu. Hastalar özlemle bakar gök yüzüne pencerelerden, yaşlılar ellerinde tespih pencere önlerinde getirir salavatlarını, ezanı pencere önlerinde beklerler. Pencere önlerinde süzülen çiçeklerinin kokusu ve baharın o eşsiz serinliği rüzgârın dansıyla evlerimizin içine dolar. Altından insanların akıp gittiği bir sokak lambasını seyrederken en anlamlı kahveler yine pencere önlerinde yudumlanır. Genç kızlar çeyizlerini düzerken, işlengilerini işlerken kaç pencere eskitirler bilinmez.

“Bir elim seni çizecek bütün pencerelere

Bir elim seni silecek.

Kalbim: Ebemkuşağı; günde bin kere

Senin için yeni baştan can kesilecek.”

Yağmur damlalarının kurşun kurşun pencerelere vurduğu zamanlarda, en sevdalı şarkılar çalarken radyoda, gündüz güneşin, yağmurun, çiçeklerin; gece ayın ve yıldızların eşliğinde en derin hayaller pencere önlerinde kurulur. Gönül penceremizin pas tuttuğu zamanlarda bir pencere önüne oturup sonbahar yapraklarını seyrederiz de kalbimiz cilalanır. Mendillerin sallandığı, ardına suların döküldüğü bir yolcu tren penceresinden uzaklara doğru kaybolup giderken kader defterinde yeni sayfalar açılır.

“Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünyaya kapalı, Allaha açık.”

Her pencere farklı bir anlam taşır insanın gönlünde. Gün sayan bir hasta için çölde bir vaha gibidir mesela pencereden ağaçları seyretmek. Yârini gurbete yollayan bir sevdalı için tren penceresinden o son bakış, o son gülümseme, o son el sallayış bir milattır kalbine attığı çentiklere. Bir kader mahkûmu içinse o küçücük pencere dünyalar demektir. Onun dünyası yarım metrekare bir pencereye sığar. Oradan nefes alır, oradan gönderir mektubunu gökyüzüne. Oradan yaradana seslenir, oradan alır kokusunu çiçeklerin. Demir parmaklıların soğuğundan, duvarların, tel örgülerin dilsizliğinden pencerelere sığınır.

İnsan da gönül penceresinden seyrederken alemi bazen uçsuz bucaksız denizlerde, bahar dallarında hayat bulur, bazen de kara kışa, zemheriye, borana tutulur. Gönül penceresinin genişliği kadar, o pencerenin aydınlık ve açık olması da mühimdir. İnsana, doğaya, eşyaya bakışı da gönül genişliğinin, gönül penceresinin temizliğinin bir tezahürüdür. Hasılı kelam; “Penceresi kadar düşer bir eve ayın ışığı”

Enver Çapar

Hüznü ve Türküsü Olmayanın Merhameti Olmaz

Yazımızın başlığı rahmetli Ahmet Doğan İlbey ağabeye ait. Onun hayatında türkülerin ayrı bir yeri ve önemi vardı. Ahmet abinin hâl tercümesini yapmak istesek bir türkü ile yapabiliriz ancak. Türkü; bir tanımlama, bir aidiyet, bir kimlik, bir tarih, bir duruş demekti ona göre. Türkü dinlerken vecd haline geçerdi adeta. Türkü dinlerken bırakın başka işlerle meşgul olmayı su dahi içilmemesi gerektiğini, biz ondan öğrendik. Bir millet tarifi yapardı türküler üzerinden. Kaderin cilvesine bakın ki Ahmet abinin son yazısının başlığı “Maraş’ta Bir Türkü Olsam” idi. Yazıyı e-posta ile gönderdikten kısa bir süre sonra deprem oldu ve Ahmet abi rahmeti rahmana kavuştu. Türkü ile veda etti bizlere. Ahmet abiyle birlikte, “Türkülerle de hüznümüz Allah’adır bizim” Diyen Fethi Gemuhluoğlu’nu, şiirin gerçeğini köy türkülerinde bulan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu, evvel göçen bütün türkü dostlarını ve ozanlarımızı rahmetle yad ediyoruz.

Kelime olarak türkü, Türk kelimesine nispet eki eklenerek oluşturulmuş. Kelime önceleri türki, daha sonra türkü şeklinde telaffuz edilmiş. Kelime anlamı olarak Türk ile ilgili Türk’e ait manasına geliyor. Millet ismiyle aynı adı taşıyan başka müzik türü yoktur zannedersem. Kültürümüze dair elimizdeki bütün yazılı ve görsel kaynaklar yok olmuş olsa ve elimizde sadece türkülerimiz kalsa biz bu türkülerden hareketle bir Türk kültürü inşa edebiliriz. Türküler bizim için bu derece hayati bir konudur.

İnsanımızın günlük hayatı, sevinçleri, hüzünleri, gelenek ve görenekleri nakış nakış işlenmiştir türkülerde. Sade insan hikayeleri vardır. Acıklı gurbet hikayeleri, cepheye gidip de dönmeyenlerin hikayesi ve daha nicesi. Bir milletin gönül dünyasını taşır türküler.

Dilimizi biz türkülerden öğreniriz. Türkçenin arı duru metinleridir onlar. Bebekken ninni ve türkülerle avutuluruz. Delikanlı çağımızda aşkımızı türkülerle dile getiririz. Bir dil mektebidir türküler aynı zamanda. Bu itibarla, ilkokulda türkü dersi olmalı ve en güzel türkülerimizi ezberlemeli çocuklarımız. Bugün gençlerin müzik diye dinlediklerine bakınca bu meselenin ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Kültürümüzün temel taşlarından olan türkülerin Cumhuriyetin ilk yıllarında (1934-1936) batılılaşma uğruna yasaklandığını hepimiz biliyoruz. İnsanların duygularına, gönlüne yasak konulabilir mi? Elbette konulamaz. Nitekim öyle de olmuş. Yasak koyucular geç de olsa yaptıkları hatayı anlamışlar ama türkülerimizi ve ozanlarımızı yaralamış bu yasaklar. Yönetmen Sinan Çetin bu durumu eleştiren bir kısa film çekti. Tam bir trajikomik film olmuş. Filmin adı: “Mutlu ol bu bir emirdir.” İzlemeyenlerin mutlaka izlemesi gerek bu kısa filmi. Beş dakikalık bir filmde bir dönemi ve zihniyeti özetlemiş yönetmen. Türkülerin kıymetini daha iyi anlamamız açısından bunların bilinmesi gerek.

Türkülere yasak konulunca haliyle onu söyleyenler de bundan nasibini almış. Bir trajikomik olay da ünlü ozanımız Aşık Veysel in başından geçmiş. Olayı Yaşar Kemal şöyle anlatıyor: “Yakın dostum Ahmet Kutsi Tecer’den bizzat dinledim. Olayı şöyle anlattı: Sivas Maarif Müdürü oldum. Halk şairleri gecesi düzenlemek istedim. Aşık Veysel’i de çağırdık fakat gelmedi. Haberi duyunca dağa kaçmış. Jandarmayla getirttik. Neden dağa kaçtığını sorduk. Aşık Veysel’in cevabı şöyle oldu: “Daha önce beş defa sazımı alıp kırdılar ve yaktılar. Sen gericisin dediler ve karakolda da bana bir ton dayak attılar.”

Bu yaşananlar bize şunu gösteriyor. Türkülere yasak koyanlar ve onlara hor bakanlar gün gelir gülünecek duruma düşerler. Kim bilir bu yasaklar yüzünden nice türkülerimiz kaybolup gitti. Kayda alma ve yazıya geçirme imkanlarının da son derece zor olduğu o dönemlerde keşke yasaklar yerine türkülerimiz derlense idi. Şimdi ne kadar zengin bir türkü arşivimiz olurdu.

Türkler duygusal ve merhametli bir millettir. Kalpleri akıllarından önce gelir. Türkülerle bu denli özdeş olmaları buradan geliyor zannımca. Biz bu yolda türküler tutturarak yürümeye devam edelim. Neşet Ertaş ustanın sözü ile bağlayalım mevzuyu: "Nerede bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur”

İKTİBAS

(Bu sayımızda Kütüphaneler Haftası münasebetiyle, kültür hayatımızın önemli isimlerinden Nevzat Kösoğlu’nun; hayatı aynı kitabın ölçüleriyle düzenleyen bir medeniyetten, kitap medeniyetinden söz ettiği yazısını arz ederiz)

Nevzat Kösoğlu

Kitap Medeniyeti

Biz, bir kitap medeniyetinin varisleriyiz; hayatın her alanını aynı kitabın ölçüleriyle düzenleyen bir medeniyetin. Bu yüzden hayatımızın parlak bir üslubu ve öte dünyayı kucaklayan derin anlamları vardı.

Bir kitap medeniyeti kurmak, önce insanın ruh mimarisini bir kitaba göre ölçülendirerek yükseltmek demektir. Ölçülenen ruh, kendi şablonuna göre dünyasını kurar; mimariden musikiye, komşuluk ilişkilerinden uluslararası duruşlara kadar hayatın tamamı anlamlı bir bütün olur. Sadece hayat mı?...

Bizim medeniyetimizde tüm evren, canlısı ve cansızıyla anlamlı bir bütündür; birbirleri için, birbirleriyle ve bütünle bağlı; kitabın ruh verdiği ve bağlarını ördüğü bir bütün. Onun için, türkülerimiz,

“Burada bir yiğit ölmüş,

Gök gürler, bulut ağlar.”

derken, sadece benzetme yapmış olmaz. Evet, bizim öyle yaslarımız vardır ki, kurtlar kuşlar katılır; gök gürler bulut ağlar. Allah korkusuyla yarılan, yuvarlanan taşlar, dünyayı ve hayatı bunca güzelleştirenler için örtülü, açık yas tutarlar.

Ne yazık ki, bu medeniyetin ruhu, yaşanan hayatlarda ortaya çıkıyor ve onlarla birlikte göçüp gidiyor. Şefkate, sevgiye, merhamete, adalete ve dünya karşısında korkusuzluğa, tek kelimeyle imana dayanan bu medeniyeti, her nesil yeniden, kendi hayatı ile kurmak zorundadır; zorluğu buradadır. Geçen nesillerin, bu değerleri hayata egemen kılmadaki emekleri, yöntemleri sadece yol yordam ve yön göstericidir. Her nesil kendi emeğini ortaya koymak zorundadır. Evler, şehirler, yollar ve makineler ve cilt cilt bilgi birikimlerinin mirasına konabilirsiniz; ama, sevgiyi, şefkati, adaleti, korkusuzluğu kendi hayatınıza kendi emeğinizle yerleştirmek zorundasınız. Yani ruh mimarinizi kendiniz kurmak zorundasınız. Kendi hayatınızda bunu başarabilirseniz, bilin ki, öz medeniyetinizin yükselen yapısına bir tuğla da siz koydunuz...

Dikkat edin ki, bu değerler evrenseldir; yani kitap sizi evrensel olana ve çağdaşlığa götürecektir. Fakat, isteseniz de istemeseniz de bir tarih ve geçmişin birikimi üzerinde yükseleceğiniz için milli olacaksınız. Sizin güzelliğiniz ve dünyaya katkınız da bu olacaktır; siz Mevlanaca sevecek, Yunusça söyleyecek ve Karacaoğlan gibi sazlandıracaksınız.

Kitap diyor ki, her zorluğun ardından bir kolaylık vardır. Medeniyetini kaybeden bir topluluk yalnız, korkak ve çıplaktır. Ama, kıblesini doğrultursa yeniden yükselmesi kolaydır. Çünkü, iyi yetişmiş, yeterince inanmış bir nesil; tek bir nesil, bir medeniyeti yükselişe geçirebilir.

Memduh Atalay

Terazi Kendini Tartmaz

Bazı insanların elinde terazi var, ne hikmetse hep başkasını tartan bir terazi. Mezhep, etnisite, inanç, samimiyet, vatanseverlik ila ahir...

İyi de bu hakkı nereden alıyorsunuz?

Yahut siz kimsiniz yahu? Aşık Veysel'in ifadesiyle sorarsak soruyu

“Beni hor görme kardeşim

Sen altınsın ben tunç muyum

Aynı vardan var olmuşuz

Sen gümüşsün ben sac mıyım

Sen altınsın, ben sac mıyım?”

Hele ki dostlukta, yoldaşlıkta alacağına şartlanmış bir tufeyli hali başlı başına bir problem. Bu inanç ve samimiyet ölçen küstahlığın haddi hesabı yok bugünlerde.

Şu teraziye bir de sen çık bakalım. Ötekinde yok saydığın, yetersiz bulduğun değerin sen neresindesin acaba?

Hangi fedakârlığın, hangi vazifenin, hangi çabanın adamısın? Ne yaptın? Hangi kıymeti verdin? Hangi varlığı paylaştın?

Bir ıslak mendil gibi kirini, tozunu almak için eşya konumunda tuttuğun insanlardan üst düzey bir fedakârlık beklemek nasıl izah edilir bilmiyorum.

Vaktiyle yaşananlar günü gelince 'başa kakma' için saklı tutuluyorsa erdem nedir o vakit, dostluk nedir?

Bir çatının altında bulunmak seni vatansever yapıyor da öteki neden potansiyel bölücü oluyor? Senin cüppen veya mezhebin, tarikatın seni sırat köprüsünden hızla cennete geçiren bir mensubiyet oluyor da ötekinin inancı neden ona cehennem kapılarını açıyor?

Kimsiniz siz? Allah'ın temsilcisi, Peygamberin vekili misiniz?!

Herkes kendine bir terazi bulsun ve ötekini itham ve inkardan vazgeçsin;

ne demiş her çağın Yunus'u: “Seni yakan ateş sendedir sende”

Ferhat Altun

Sen Göğsümüzde Soluk Soluğa

bahçemizin ortası çiçek kuyusu

evimizin damı yüzün karası

ar etmez mevsimler üzerimizde

şu fırat'ın suyu kime akası

çıban değil

cüzzam değil

gavur şarkısı

kimin umru artık

dünya yarası

şu dicle'nin suyu kime akası

memed'imin sırtı hançer yarası

kalenin üstünde al yeşil sancak

memed'im vuruldu yüreğim gamnak

bizi

büt-i sanemden

dar-ı mansurdan

körpe boynundan kızların

kazıdılar oyy

güttüler koyunumuzu

vurdular atımızı

ölüm dört nala kırdı bizi

sen göğsümüzde soluk soluğa

Süleyman Durmuş

İnsangram

kendi kendime gelin güvey oluyorum, oluyor.

bunca kapkacak bir de homurtulu kalp ve ağız.

hehey alagözlü dilber senin stt geçer demedim mi

bir şeyh gelir beni beni, uçmaklara, katlara

şeyhim beni üçlere beşlere yedinci katlara, rezidanslara

beni antrasit renklere, kireçli rezistanslara

beni istenmeyen olaylara

beni imeille dünyanın öbür ucuna

ya da bir ipin ucuna

kavuşmak için

yukarı kaydırakla

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]