Whatsapp Image 2026 03 05 At 14.36.21

KÖY MEKTUPLARI

Hasan Keklikci

Garbi Yeli Editörü Sayın Ufuk Türk

Dükkân’ımızın meşakkatli işlerinin Ankara’daki çekip çeviricisi, çok kıymetli Ufuk Türk kardeşim. Selam eder; işlerinin kolay, yollarının açık olmasını can-ı gönülden temenni ederken, seni ve sevdiklerini her türlü elem ve kederden muhafaza buyurması için Cenabı Allah’a dua ederim. İşlerinde üstün muvaffakiyetler dilerim. Bulunduğun her muhitin her daim huzurlu olmasını, karşına çıkan insanların güleç yüzlü ve iyi kalpli olmasını da ayrıca arzu ederim.

Muhterem kardeşim Ufuk, Dükkân’cılardan Hasan Bazı’ya bizim köyü anlatan bir mektup yazmıştım. Vaktinin az olacağını düşünerek mektubu kısa kesmiştim. Hasan’a demek istediklerimi sana anlatmak isterim. Bugüne bugün sen Ankara’dasın! Elin kolun uzundur! Sana ulaşan bir şey ehli Dükkân’a da ulaşmış demektir. Senin yerinde bir başkası olsa belki, “Ben Ankara’dayım, köyü n’edim Emmi?” diyebilir. Cenap Şahabettin, “Eflâk köylüleri saçlarını uzatırlar; Boğdan köylüleri saçlarını kesmezler!” demiş. Yani yeryüzünde hemen hemen bütün köyler, bütün köylüler aynıdır, birbirlerine benzerler. Bir köyü belleyen bütün köyleri bellemiş olur. Sonra, belli mi olur yarın bir gün sıkılırsın Ankara’dan, “Köylüleri öldürmeye de gerek yok/Şehirliler masum değiller artık” diyen Dükkân’cı dost, şair Ferhat Altun’la kol kola girer Şanlıurfa’dan birer köy alırsınız. O zaman bu bilgiler lazım olur.

Artık kış geldi. Dedem gece gündüz koca koca kütükleri atıyor ocağa. Adam beli gibi kütükler. Dedemin ocaklığı çok büyük. Bir duvardan bir duvara. Duvarın dibinde kocaman bir ırbık -ibrik- var, köşelerde minderler. Ocaklığın karşısında da minderler var. Bir tarafında sade çul var. Misafir olmazsa herkes minderde oturur. Akşam otururken patates kaynatırlar. Bizim köyün patatesleri. Küçük. Leğene döker anam onları, soyar soyar yeriz. Bir de büyük patates varmış. “Askeriye patatesi” o bizim köyde yok. Bazı akşamlar hedik pişer ocağın bir tarafında. Bazen de közün üzerine nohut dökerler. Kömürlerin arasında pişen nohutları çöplerle beri çeker yeriz. Var ya; avare leblebi, onun gibi işte…

Bugün öğleden sonra Sırlı Ali ve Köroğlu geldi. Dedemgile giderlerken ben de arkalarından gittim. Onlar ocağın başına oturdu. Minderlere. Ben öte oturdum. Süleyman Dayımın dokuduğu kıl çulun üstüne. Köroğlu dedeme somun getirmiş. İçi helva dolu somun. Dedem somunu arkasındaki küçük tağa -niş- koydu. Sırlı Ali şapkasını çıkarttı. Köroğlu da başından alıp dizine koydu şapkasını. Birkaç gün önce usta bir berber elinden çıkma kafası iyiden iyiye ortaya çıktı. Dedem Sırlı Ali’ye baktı. “Hangi işi bozuğa kırktırdın bunun kafasını?” dedi. Gülüştüler. Ben gülmedim. Gülersem dedem beni döver. Onlar konuşuyor ben pel pel bakıyorum. Yok, somuna değil, dedemgile. Dedem bir daha hoş geldiniz, dedi. Sonra Köroğlu’na dikti gözlerini. “Gene solak iş tutmuşsun. Millet geleli bir ay oldu” dedi. Köroğlu duncuktu, yamaç vermedi. “Nuh peygamberin gemisindeyiz hepimiz. Ne kadar uzağa gitsek, uçsak da gene evimizden başka konacak yerimiz yok! Yanlışım var mı?” Sırlı Ali, “Sergene yağmur yağmış. Çeltiği kurutamamışlar.” dedi. Köroğlu şapkasını öbür dizine aldı, “Eve öteberi göndermişsin.” dedi. Dedem “Kimseye borcun var mı?” diye sordu. Sırlı Ali, “Yok” dedi. “Kahveci Hebil’in sana selamı var. Maraş’a gelirse çayımızı içmeden gitmesin dedi.”

Çok oturdular. Ha bre laf verdiler. Dedem Sırlı Ali’yi methetti, övdü. “Eşk olsun sana!” dedi. Evi Maraş’ta olmasına rağmen, Köroğlu’nu alıp sekiz saatlik yolu beraber geldiklerinden bahsetti. O gelmeseymiş, belki Zeynep bibim Köroğlu’nu eve koymazmış…

Enver Çapar

Rahmi Eray Kitabı

Kısa denecek bir hayat yaşayıp da gönüllerde ölümsüz olarak kalmak herkese nasip olacak bir iş değildir. Bazı insanlarla ilgili hatıralar, hikayeler anlatılırken adeta kendinizi o an oradaymışsınız gibi hissedersiniz. O kadar samimi ve candan gelir size bu hikâye. Bunlar gönül adamıdır çünkü. Gönlü olanın gönlüne dokunurlar. Şu fâni dünyadan göçüp gitmiş olsalar bile hatıralarla ve yaptıkları güzel işlerle hayırla anılırlar her zaman. Rahmi Eray da o gönül insanlarından biri. Makam, mevki sahibi biri değil. Kitap yazmış biri de değil. Şan, şöhret sahibi de değil. Sade bir insan. Bir ağabey.

Bizim kültürümüzde ağabeylik müessesi vardır. Bu sıfat bir er kişinin etrafında toplanan, toparlanan, kendilerini bulan insanlar tarafından verilir o kişiye. Yaş olarak büyüklüğü ifade etmez bu sıfat. Gönül zenginliğini, samimiyeti, hasbiliği ve harbiliği temsil eder. Rahmi Eray da yaşadığı 40 yıllık kısa ömründe Rahmi abi diye anılmış ve öyle kalmış gönüllerde.

Kırk yıllık ömrünün yarısını amansız bir hastalıkla mücadeleyle geçirmiş. Çoğu vakit yatağa mahkum olarak üstelik. Bu şartlar altında olmasına rağmen etrafına sürekli umut aşılamış. Evini adeta bir mektebe çevirmiş. Kendiliğinden oluşan dost meclisi ve sohbet halkasında nice gönüllere dokunmuş. Nasihat vermek yerine, vermek istediği mesajı bizzat yaşayarak anlatmış. Anadolu’dan İstanbul’a tahsil için gelen gençlere yol göstermiş. Onlara bir rol model olmuş. Kendisinin bu halde yaptığı hizmetleri gören insanlar da kendi çaplarında onu taklit ederek hizmet etmişler.

Hayat anlayışını ifade eden şu sözleri ne kadar manidar. “Yaşamak; hizmet etmek ve af dilemek için bir mühlettir.” Şu cümleleri duyan birisi bunu söyleyenin bir derviş, bir veli olduğunu düşünür şüphesiz. İnsanı aziz bilmek ve ona hizmet etmeyi vazife edinmek tasavvuf anlayışının bir tezahürüdür.

Kırk yıllık hayatının on sekiz yılını amansız bir hastalıkla mücadele ederek geçirmek çok zor bir iştir. Herkesin katlanabileceği bir durum değil şüphesiz. Bunu ancak derviş gönüllü biri başarabilir. Her şeye rağmen hayata küsmeden, kadere razı olmak. Bunu başaranlar büyük insan olarak anılır ancak. Hastalığı ile dost olmuş kaç kişi vardır. Niyazi Mısri’nin “Derman arardım derdime, Derdim bana derman imiş” dizelerini Rahmi Eray kendisi için söylenmiş gibi tatbik etmiş adeta.

Büyük insanlarda olan bir özellik de mesuliyet duygusunu hakkıyla yerine getirmeleridir. Kendilerini yetiştiren bu aziz millete ve bu mukaddes vatana borçlu hissederler. Vefalı olmaları buradan gelir. Ellerindeki imkanlar neyse onunla hizmet etmeye çalışırlar. Hizmet etme işini biraz paramız olsun, rahata erelim, ondan sonra yapalım diye düşünerek yapmazlar. Bilirler ki ne zaman öleceğimiz belli değildir. Vaktin kıymetini bilmek gerekir. Erteleyenler aldanmıştır. Dem bu demdir. Gayret ehli olmak lazımdır. Gayret bizden tevfik Allah’tandır. Bu düsturlarla hareket etmişler ve güzel işler ve ölümsüz eserler bırakmışlardır. Yaşadıkları örnek hayatla daima hayırla anılmış ve hayırlara vesile olmuşlardır.

Onların sohbet halkasında yetişenler de onlar gibi olmaya çalışmış ve hayır ve hizmet halkası sürekli genişleyip durmuştur. Bugün bile bu ağabeylerin hayatlarını ve hatıralarını okuyanlar onlara hayranlık duymakta ve onlar gibi olmaya çalışmaktadır.

Bu insanlarda bir sır vardır. Her şeyleri tamamdır bir gönül insanı olmaya aslında. Kendilerinin haberi yoktur bundan. Bir kâmil mürşidin bir sözüyle bir nazarıyla tamam olurlar. Rahmi Eray da Abdülaziz Bekkine Hazretleri ile tanışınca tamam olmuştur. Hayatı sükûn ve huzur bulmuş, istikameti belirlenmiştir. Ondaki Hazreti Eyyüb sabrını ve hizmet aşkını başka türlü açıklayamayız. “Müslümanın yükü hafif gerek” derken bize vermek istediği mesajı başka nasıl açıklayabiliriz.

“Rahmi Eray İçin Hüsnü Şehadet” kitabını okuyunca biz de kendimizi o mecliste bulduk. Bu güzel eserin hazırlanmasında emeği geçen Hüseyin Yorulmaz’a ve eseri neşreden Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesine teşekkür ederiz. Kitap daha önce yayınlanan ve Dergâh yayınlarından çıkan Elbistanlı Rahmi Eray kitabına ilaveler yapılarak yeniden basılmış. Güzel bir vefa örneği olan bu esere katkı veren yazarlara da teşekkür etmek lazım. Önden gidenlere rahmet olsun.

Hamdi Enes Akçay

Maraş, Ordu, Tokat ve “Karla Karışık” Adlı Roman-2

Hadi biraz daha şaşırtıcı bir durumu daha ifade edeyim: Kitapta ismi geçen şahısların tamamı gerçek kişiler. Dahası kitapta geçen sokaklar, çay ocakları, camiler hülasa mekanlar da gerçek. Kurgu olan sadece olay örgüsü. Gerçek kişiler, gerçek mekanlar, kurgu bir olay örgüsü. Böyle bir roman ile daha önce karşılaşmadım. Yazarın eseri kurgularken böyle farklı açılımlar yapması esere başka bir hava katmış. Eserdeki şahısların birçoğu Tokat şehrinin okur yazar cemaatinin mensupları diğerleri ise şehrin esnafı, tüccarı…

Eser bir şehir romanı öncelikle. Şehri hiç bilmeyen, tanımayan biri bile kitabı okuduktan sonra şehrin tarihine, kültürüne, coğrafyasına, mimarisine ilişkin derli toplu bir malumat sahibi olabilir. Behzat Deresi, Geksi Deresi, Sulusokak, Haç Dağı, Taşhan, Tokat Kalesi, Ali Paşa Hamamı kitapta ismi sıkça anılan yerler. Kitabın 117. sayfasında yer alan şu cümle ise kitapta geçen yer adları ve kitabın kurgusu hakkındaki ilişki çok güzel ifade etmiş: ‘Behzat ve Geksi Deresinin, romandaki iki yandan işleyen ve birbirine karışmayan ana kurguları hatırlattığını söyledim.’ Evet, kitap birbirine karışmayan iki ana kurgudan müteşekkil. İki ana kurgudan birinde olaylar günümüzde geçiyorken diğerinde olaylar 28 Şubat sürecinde geçiyor. Böylelikle kitap bir şehir romanı olmakla birlikte bir siyasi roman olma hüviyeti de kazanıyor. 28 Şubat anlatıları genel olarak İstanbul, Ankara gibi büyükşehirler ile sınırlıdır. Yazar kitabı ile 28 Şubat sürecinin Anadolu taşrasında nasıl yaşandığını gösteren bir kurgu koyuyor ortaya. Bu kurguda İslamcılar, Türk milliyetçileri, Aleviler, İmam Hatipliler gibi farklı dini ve siyasi mensubiyetler de yer bulmuş kendine. Tüm bu kurgu, biri yeni yeni yükselen apartmanlardan birinde oturan hali vakti yerinde bir aile ile diğeri bahçeli bir gecekonduda yaşayan ve babanın sattığı simitler ile geçinen ailenin gözünden ulaşıyor okuyucuya. Geniş aileden çekirdek aileye, müstakil konutlardan apartmana, 90’lı yıllardan milenyum çağına geçiş de kitabın kurgusu içinde kendini hissettiren diğer meseleler.

Kitapla ilgili malumatın bu kadarı yeterli sanıyorum. Ey Maraş’ın şairleri, yazarları, Ufuk Türk’ün ağabeyleri, kardeşleri: Tokat’ta bir hemşeriniz var ki tıpkı sizler gibi okuyup yazmakta. Sonradan yerleştiği bu şehirle öyle hemhâl olmuş ki hem şehri merkeze alan hem de 28 Şubat melanetine Tokat’tan bakan bir roman kaleme almış. Sizler de haberdar olun istedim. 28 Şubat demişken Ufuk Türk’ün çay içtiği ocaklarda ismi sıklıkla geçen Hasan Sağındık’ı, Muhsin Başkan’ı da anayım ki vefasızlık etmiş olmayayım. Onlar 28 Şubat’ın sessiz, gösterişsiz kahramanlarıydılar. Ölenlere rahmet, kalanlara sıhhat ve selamet.

Bu metni de Ufuk Türk’ün ev arkadaşı Hamdi Enes Akçay yazdı. Tokat’tan şöyle 100 km kadar kuzey doğuya giderseniz orada da benim memleketim Aybastı vardır. Dahası Aybastı’yı Aybastı yapan yaylamız vardır ki şu günlerde kardan, tipiden göz gözü görmez orada. Göl donmuştur da en akıllısı bile sonunu düşünmeden çıkar koşar üzerinde. Kış tüm gücüyle, teknolojinin yetersizliğini, eşyanın güçsüzlüğünü hissettirir insana. Yollar kapanır, sular donar. Amma siz bir de baharı görün, hele boz dumanlar çekilsin de bir görün. Tarih, ecdat çok cimri davransa da bizim oralara, Allah dört mevsimin dördünü de en güzel haliyle bahşeder bize. Belki bir gün bir yazı da buradan yazarız, nasip.

Ferhat Altun

NİYAZ

sen

ol deyince olduran

öl deyince öldüren

uykudayken döndüren

sen zamanın dışında

ben

sen istemesen göz kırpamam

bakamam görmek nasibim olmasa

duyamam kokusunu

varamam güzelin farkına

hele alıp bir balyozu elime

yık demesen yıkamam

dünyanın çiçekleri solduran duvarını

sen

ol deyince olduran

gönülleri dolduran

sen

hep hay hep agah

ey zamanın mekanın ruhun sahibi

ey en güzel muhatap

beni var ettin

tamam

ol dedin

oldum

öl desen öleceğim

fakat

bir misakım var

yârin tebessümünden

çocuk ellerinden

dost kanından

gözlerinden annelerin

onu yerine getirmeden ölürsem

kırgın geleceğim

Samet Yurttaş

AÇELYA

Ülkem yüzünü kışa dönmüş

Sen kırlarda açan kış çiçeğisin

Bir çoban sopasını boynuna vurmuş

Sen

Boynunun vurulduğu yerden açıyorsun Açelya

Yurdumun çocukları yetim

Toprağı öksüz

Çocukların yanaklarında mahçup renkler

Pembe kırmızı beyaz

Sen o mahcubî renklerden

Renk renk açıyorsun Açelya

Sen ağlayan sesleri duyuyorsun

Bir halk

Gözyaşlarını soğutuyor yapraklarında

Rahmetle ıslanıyorsun

Ve rahmetle ıslanmanın tadında

Islandığın yerden açıyorsun Açelya

Sen ülkemde deniz görmemiş topraksın

Gün yüzü görmemiş ana

Babaların sırtında yamalı hırka

Sen bir kara parçasında yalnız

Yalnızlığına inat açıyorsun Açelya

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]

Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar
Sayfa Editörü: Ufuk Türk
Sayı:38
Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır.
Her hafta Cuma günü yayımlanır.