
Ufuk Türk
Bir İstikamet Nişanesi: Elif
Yüce kitabımız Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ilk harfidir Elif. “İkra” emri bir ok gibi asırlar öncesinden saplanırken günüllerimize, Elif ile başlar. O’nu okumak, O’nu bilmek, O’nu tanımak Elif kapısından içeri girmekle mümkündür. Elif, çağlar ötesinden bir haber gibi gelir kalbimizin en müstesna yerine konar ve dimdik, dosdoğru ve o zarif hâliyle her an yanımızda durur. Alfabenin de ilk harfidir ki tüm harfler sanki Elif harfinden türemiş, onun kıvrılmasıyla, şekil değiştirmesiyle oluşmuş gibidir. Elif’siz olan her şeyin eksik olacağının bir kanıtı gibidir bu hâl. Bir olmanın ve vahdetin temsilidir Elif. Elif; en güzel başlangıçların Bismillah’ı, en mahmur sabahların duası, en güzel kaybedişlerin yeniden doğrularak ayağa kalkışıdır.
“Dört kitabın mânâsı,
Bellidir bir Elif’te.
Sen Elif’i bilmezsin,
Bu nice okumaktır”
Asırlar şahittir ki kızlarımıza onun adını verir, türkülerimizi, şiirlerimizi onun ile süsleriz. Türkülerimizde ince ince yağan karlar Elif diye tozar, ayrılığa ve hasretliğe dair ne kadar söz varsa ne kadar dert varsa Elif’le başlar Elif’le biter. Kuşların kanatlarınca kalemler yapılsa derdimizi yazamayız da Elif’ten bir kalemle, Elif’ten bir divitle koyduğumuz küçücük bir nokta tüm dertlerimize ilaç olur. Alın yazımız Elif kalemiyle yazılmıştır. Anadolu’da her evde bir Elif vardır ve Elif türküleri havalanır. Şiirlerimizde Elif’ten bahis açılınca kalemler yazmaz olur, Elif’in değdiği her kağıt tutuşur, yanar, kül olur.
“İncecikten bir kar yağar,
Tozar Elif Elif diye.
Deli gönül abdal olmuş,
Gezer Elif Elif diye.”
Elif’in eğilip bükülmeyen karakteri ve zarafeti Anadolu insanına da sirayet etmiştir. Ondandır ki her işe O’nun adıyla başlar ve her işi O’na hamd ederek bitirir. O’ndan gayrısının önünde eğilmez. En çetin savaş meydanlarında düşmana korku salan mızraklarımız, sancağımızdaki hilal, kılıçlarımızın keskinliği, yıkılmaz denilen kale duvarlarını toplarımızla döverek yerle bir etmemiz Elif’in doğruluğundan ve adaletinden gelir. Asırlara mührümüz Elif’le vurulmuştur. Elif, Bismillah’tır ki yiğit düştüğü yerden kalkar diyerek yeniden başlayanların umududur. Elif, çağlara bir haykırıştır ki söyleyecek sözü olan O’na sığınıp söyler sözünü.
“Ya gel bana adımı bildir
Ya Elif kaddim büküp berdâr edeyim
Şimdi bu benim yalnızlığıma dökülen şiirler senin değilse kimin
Bu göz yaşlarıma yürüyen sâhil…”
Nakış nakış işleriz Elif’i günümüze, gecemize. O geleceğe dair yeşeren umutların başlangıcıdır. Gülüşüyle yüzünde çiçekler açan bir çocuktur Elif, ellerinden papatyalar derdiğimiz. Dünyanın içindekiler de dahil ne kadar güzellik varsa onda cem olmuştur. Bir kuru dal parçası gibi durur da gizler güzelliğini içinde. Elif’in gözleri ayın on dördü gibi parlar, saçları dolanır bileklerime güneşleri kıskandıran. Elif hırçın bir dalga gibidir bazen, bazen serin bir yaz yağmuru. Gülüşüyle başaklara can veren bir güneş, sonbahar yapraklarını döken rüzgardır bazen. Elif’i eğeriz, bükeriz de hilal ederiz başımıza, sancağımıza.
Hasılı, Elif kelimelerin kalabalığında kaybolmaz. O tekdir ve öylece durur. Her başlangıç bir Elif’le başlar her bitiş Elif’edir. Hayy’dan gelip Hû ya gideriz. Doğarız imtihandan geçeriz ve nihayet ebedi aleme göçümüzü toplarız. Binlerce kitap yazılsa da sayfalarca söz söylense de Elif’i anlatabilmek, anlayabilmek mümkün değildir. O sebeptendir ki Elif'i bilen, kendini bilir. “Sen Kendini bilmezsin/ Ya nice okumaktır” buyuran Yunus’un dergâha taşıdığı o dosdoğru odunlar, aslında bir ömrü Elif’leştirme çabasıdır. İnsanın bu dünyadaki hikâyesi de Elif’le başlar, Elif gibi dik durma imtihanıyla olgunlaşır ve nihayetinde Elif gibi doğru olarak cemaliyle şereflenerek son bulur. Ve duamız şudur ki; Allah bizleri Sırât-ı Müstakîm olanlardan eylesin.
İKTİBAS
Dilaver Cebeci
Vey Irmağı
Yeryüzünde ırmaklar çoktur. Kimi ağır, yorgun, sessiz akar, kimi başı dumanlı dağların arasından çağlayıp gider, kimi Fuzûli'nin dediği gibi “Başını taştan taşa vurup gezer.” Ama Vey onlara benzemez. Ben Vey Irmağı’nı görmedim. Görmedim ama bilirim ki Vey'in bütün ırmaklardan başka bir yanı vardır. Vey, Tuna'ya bile benzemez. Kızılırmak mı diyorsunuz? Çok dertleşmişimdir onunla. Onun kıyılarında yılgınlar olur. Geceleri onun kıyılarında Hitit savaş arabalarının tekerlek seslerini duyarsınız. Bir köprü başında "Allı gelin”in türküsünü duyarsınız. Aras mı dediniz? Fırat mı, Dicle mi dediniz? Günlük hayatımızın her anında, bizimle yan yana, bizimle iç içe, bizimle kan kardeştir onlar.
Ben Vey Irmağı’nı hiç bilmem, hiç görmedim. O, bin üç yüz yılın küskünlüğü ve garipliği ile erimez demir dağların ardından, bir deli cengâverin yenilmişliği ile sadece haritalarda görebildiğim bir yöne gider. Düşlerimde görürüm ki ne zaman bir yağmur yağsa bütün köprüleri yıkar. Yıkar da bir Allah'ın kulu geçemez.
Vey Irmağı güneşe de küskündür. Bir sarışın sabah güneşi, ona sebil olan asil kanların nasıl pıhtılaştığını, nasıl yatağına karışıp onu kızıla boyadığını göstermiştir. Güneşten gayrı tanığı olmayan bir yenilgisi vardır Vey'in. Bin üç yüz yıl önce kör bir geceydi. Göğün ebedi kandilleri yıldızlar bile görmedi. Kimseler duymadı... Nispetsiz bir cengin gâlipleri ile yenikleri bilirler sadece.
Vey isterdi ki nerde küheylâna binmiş bir yalın kılıç yiğit varsa gelsin köprülerinden geçsin, suyundan içsin. Hürriyete doğru uzanan yollara geçit versin. Vey isterdi ki yiğitler doğuran analar ağlamasın. Yavru kurtlar öksüz büyümesin. Gel gör ki o yağmur yok mu? O uzun, kevgire dönmüş göğün bitmek bilmeyen suyu...
Onun da kıyılarında yılgınlar olur mu acaba? Söğütler eğilip alnından öperler mi? Hâlâ kan renginde mi akar? Bilmiyorum. Ben Vey'i hiç görmedim.
Vey sadece yaşamanın savaş olduğunu bilir. Hele, erce yaşamanın en büyük savaş olduğunu... Şöyle bir yol bulabilse Anadolu'ya doğru, Tanrı'nın önüne durulmaz buyruğu olmasa dağlardan, ovalardan, vadilerden, kavruk çöllerden geçip gelecek. Gelecek de tembel hafızalarımıza kin gibi akacak, nur gibi akacak ve "uyanın!" diyecek. O yağmurlu, acılı, kanlı geceden bahsedecek. Mayamızın toprağından kokular getirecek, bin üç yüz yıldır sinesinde sakladığı, taze ve sıcak kanları damarlarımıza dökecek. Vey, damarlarımızda akacak.
Ben bir ulağım, pusatsız, atsız, yalın ayak fakat yorulmayan bir ulak. Düşlerimde haberler işitirim. Sonra onları yavru kurtlara anlatırım. Yeni düşler öğütlerim.
Vey'e giden yolları bilir misiniz? Yaban otların boy attığı bizim öz yollarımızı bilir misiniz? Kervansaray yıkıntılarını, Vey'e giden yolları tutmuş muhkem kal'aları bilir misiniz? Geçebilir misiniz?
Öyle ise size Vey'den selâm getirdim. Orası çaresizliğin, tatlı ölümün, küheylân atların kıyısıdır. Üçler, Yediler, Kırklar hep oraya uçup giderler. Orası erenlerin kıyısıdır.
Şimdi Vey, bin üç yüz yıllık bir hatırayı yaşıyor. Şimdi orada delice bir yağmur yağıyor. Yıldızsız, aysız bir gecedir. Kırk yiğidin cenk naralarından, kılıç şakırtılarından, at kişnemelerinden, gök gürültülerinden özge ses yoktur orada. Vey her sabah, güne kanlı gözlerle uyanır. Uyanır da hürriyet türküleri söyleyen yağız ozanların yanık kopuz seslerini dinler.
Ben Vey'i hiç görmedim. Hiç bilmem. Onu düşlerimde duyarım sadece. Ben garip, yayan yapıldak bir ulağım.
Vey'in ve kırkların size selâmları var yavru kurtlarım.
Hasan Bazı
Mestur
Akşam olurken bir yanımız hep buruk, kalıyoruz bir başımıza bütün imkansızlıklarımızla. Bir taraftan doğar, bir taraftan batar güneş. Bu ikisi arasında geçirdiğimiz her gün bazen mutlulukla bazense hüzün ile geri döner bize.
Bilmediğimiz bir nedametle kıvranırken kendimizi yalnız hissederiz. Uzaklara, hülyalara dalarız. Oralarda koştururuz. Yoruluruz. Gülümsemeye çalışırız. Stres denen müphem tuzağa düşeriz. Ve derin bir nefes alıp dünyamızı değiştiririz. Olmayacak gibi görünen ne varsa hepsini bir ukde olarak esrarlı bir sandığa kapatırız. Sandığın anahtarı gidilmeyecek uzaklıktadır. Bizim ise adım atacak mecâlimiz yoktur. Duyduğumuz pişmanlıkla hiçbir şey yapmadan kalakalırız olduğumuz yerde. Akşamın karanlığına kalmaktan korkarız. Yalnız bir başımıza kalmaktan tedirgin oluruz. Hiçbir şey yapmamak bizi içten içe yer bitirir ama yine de elimizden bir şey gelmez, gelemez. Bize biçilen, uygun görülen rol budur çünkü. Hiçbir şey yapmamak. Uzaklara dalıp gitmekten gözlerimizi uzaklara dikmekten başka bir şey yapamayız. Tek özgür olduğumuz yer hayal dünyamızdır. Orada istediğimiz gibi hürüzdür. Yapmak istediklerimizi herhangi bir engelle karşılaşmadan yaparız. Ama hayal bu sonuçta. Hakikat dünyasına uyandığımızda bizi gerçekler karşılar. Kapatılan bir kapı gibi suratımıza çarpar durur. Afallarız şaşkına döneriz. Sonra her zamanki gibi kırılmaktan bin parçaya ayrılmış kalbimizle hayal dünyasından sıyrılırız bir çırpıda. Dilimiz lâl olmuştur. İnsanlara anlatacak bir şeyimiz olup olmadığını sürekli tetkik ederiz. Hafızamızı kurcalarız. Değerli anılarımızı, arşivimizi karıştırırız. Olanları da insanlara anlatıp zâyi etmek istemeyiz. Zaten elden giden zâyi olmuştur. Bize kalan birkaç kırıntıdır sadece. Anlatılacak bir kıymeti de yoktur kırıntıların. Sessizliğimizin yankısında ortaya çıkar bütün gizler. Bir damla gözyaşında hayat bulur merhamet duygusu, vicdan azabı ve daha sayamadığımız bin bir çeşit duygu.
Kalan biraz yalnızlık ve bolca özlem duygusudur. Mutluluk duygusunu yaşadığımız nadide anları özler dururuz. Geçmişten geleceğe duyduğumuz bir hasrettir yaşamımız.
Gece yarısına doğru adımlamaktadır zaman. Zihnimiz bizi yatağa doğru gitmeye elinden geldiğince zorlar. Bir nebze olsun iç sıkıntımızın uyuyunca hafifleyeceğine kanarız. Gözlerimiz uykuya dalmak üzere kapanır. Ama vicdanımızın rahatsız edici sesi odanın içinde yankılanır. Bizi uykunun en tatlı yerinden yakalar ve yataktan dışarı atar. Şimdi uyu uyuyabilirsen! Sabahlara kadar sürecek olan vicdan nöbetleri başlamıştır. Uykudan olabildiğince vazgeçeriz. Bir demlik seksiz ve şüphesiz bir mutluluk duygusunu yaşamımız boyunca arar dururuz...
Fatma Kurt
Sır
Doğmadan önce nerde saklıydım?
Bu ki muammadır çözen var mı?
Sanki düşmüşüz düşün içine
Düşte benden başka ayık var mı?
Benim içimde var binlerce ben
Hangi ben gerçek olan bilmeden
Yaşar giderim körmüşçesine
Hayat şehrinde elmişçesine
Yaşamdan ve ölümden ötede
Bir yer var memleketim oradır.
Burada benim gibi ellere
Abıhayat içirmek cezadır.
Mustafa Işık
Sor Beni
Gönlüne köz od salıp yaksa hicran ateşi
Dört bir yana sal haber, gurbet ele sor beni
Bir daha doğmamaya batsa ömür güneşi
Yusuf yüzlü güzelin rüyasına yor beni
Hızır’la yollar aşan lâl dilli âşığınım
Huzmesi aşikârken gizlenmiş ışığınım
Baş sermeden geçilen, tuzlanmış eşiğinim
Buz kesilmiş kalbinle, yaz ortası kor beni
Cihana yayılmışken eşsiz şanın, şöhretin
Sığmazdı saraylara sonsuz malın, servetin
Yedi kıta âdemi kul kılmıştı minnetin
Kırıldım yol düzüne, akışına yor beni
El ayağım kesilip yüzüm süzülmüş oldu
Kara taşın dibinde özüm büzülmüş oldu
Gel sesine kalkmaya dizim çözülmüş oldu
Bıçak dayanmış cana, başım darda, gör beni
Yenilmez mahi deyip sefineden attırdın
Canımı pula sayıp pazarlarda sattırdın
Yetmedi yaka-paça musallaya yatırdın
Zübdeyim, üryan kılma, tenin ile sar beni
Yaprak döndü gazele, taze dallar yoruldu
Aşmakla bitti yokuş, uzak yollar yoruldu
Kervanını yitirmiş kurak çöller yoruldu
Yağmur vaktine hasret yangınına nâr beni
Seher yeli rayihan getirirken derinden
Bir kez bile gülmene geçerdim ben serimden
Ayna darıldı bize, kırıldı kırk yerinden
Yâr aguşun dilerken mesken kıldı yar beni
Nâdi, vakti vuslatın haberini salınca
Katmerlenmiş cürmüyle kul huzuruna varınca
Dağ, taş cümle mevcudat şahidimiz olunca
Çekinme, iki kaşın ortasından vur beni.
Serhat Gök
Ne Kadar Azız
Bilirim, çirkindir çürük olan her şey
Yoldan, aşktan, düşünmekten kopmuş insan da öyle.
Yeni bir dil yarattı insan
Herkesin Firavunlaştığı
Ve ölüme yer olmayan…
İnsanlar,
Kanatlarını reddeden kuş sürüsü...
Kamaşmış gözleri banknotlarla, rakamlarla
Göğe, maviye takat yok.
Ve İnsan,
Can çekişiyor, farkında değil
Can çekişiyorum, farkında değil;
Ah ağlara takılı budala!
Farkında değilliğinin de farkında değil.
Gördüm, gözler zifiri
yürekler kaskatı.
Ve
Ne kadar çoklar
ve
Ne kadar azız...
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: