
DÖŞ CEBİ
Mehmet Yaşar
Ramazan ve Şiir
Güzel sanatların içinde edebiyat; edebiyatın içinde şiir ne ise ayların içinde üç aylar; üç ayların içinde de Ramazan-ı Şerif odur…
Şiir mübarek bir sanattır, hikmetlerle doludur; Ramazan da mübarek bir aydır, nice hikmetler gizlidir onda…
Şiir, içinde şairlerin bir ömür arayıp durduğu mısra-i bercesteyi saklar; Ramazan ise bin aydan daha hayırlı “Kadir Gecesi”ni…
Şiir, darası alınmış, fazlalıklardan kurtulmuş, rafine ve ahenkli sözler ister; Ramazan da böyledir, mümindeki dünyalık fazlalıkları budamaya gelmiştir adeta…
Şiir az sözle çok şey söyler, Ramazan da kısa vaktine rağmen bütün bir insan ömrünü kuşatıcı manalar taşır…
Şiir söz orucudur, Ramazan orucu getiren vasfıyla hem bedeni, hem ruhu, hem kalbi şiir iklimine çeker…
Şiir, kalbin vahyidir, derler; Ramazan da vahyin nazil olduğu aydır, o ezeli ve ebedi kelâmı, sözün en üstününü, o en büyük "Şiir"i bize sunmuştur…
Şiirde her harf bir ahenk, her kelime bir tefekkürdür; Ramazan’da da her nefes bir tesbih, her sükût derin bir zikirdir…
Şiir hayatın gürültüsünü susturup insana kendi iç sesini, o kadim sesi dinletir; Ramazan da dünyayı paranteze alıp hakikati fısıldar durur her ânıyla…
Şiir, sözün tesiriyle kalbi yumuşatır, kalın ruhları inceltir; Ramazan da rahmet ayı olmakla katılaşmış kalpleri yumuşatır, kararmış kalpleri aydınlatır…
Şiirde kelimeler öyle bir düzen alır, öyle bir hizalanır ki işte şiir olur, hikmet olur; Ramazan’da da müminler teravihlerle, mukabelelerle bir kardeşlik manzumesine, içtimai bir şiire dönüşür…
Şiir, az söylemenin ya da susmanın da bir estetiği olduğunu salık verir; Ramazan da sükûtun orucudur, gıybetten, yalandan, mâlâyânîden arınmış bir dilin, en beliğ manzumeden daha tesirli olduğunu öğretir…
Şiir, karanlık gecelerde parlayan bir yıldız gibidir; Ramazan da yorgun ruhların sığındığı o nurlu liman, gönül mahyalarının aydınlığıdır…
Şiir bazen ilhamla gelir, kelimeler semadan iner gibi dökülür kalbe; Ramazan da vahyi ilk ağırlayandır, gök sofrasından gönüllere manevi rızık taşır…
Şiir, zamanın içinde donmuş bir ebediyet ânı gibidir; Ramazan da yılın içine gizlenmiş bir sonsuzluk muştusu, fani ömrün baki yanıdır…
Şiirde mana, lafzın içine nasıl gizlenmişse, Ramazan’da da "rahmet" açlığın ve susuzluğun içine öyle gizlenmiştir; sabretmeyi bilen o manayı süzüp alır…
Şiir, bazen bir yalnızlık, bir kendinle başbaşalık, bir kendinle iç hesaplaşma işidir; Ramazan da mümini kalabalıklar içinden çekip alan, onu kendi iç dünyasına, o en samimi yalnızlığına davet eden itikâfla mümine özel bir alan açar…
Şiir nihayetinde insanı kalbinden yakalar, kalbi hep diri tutan bir tarafı vardır şiirin; Ramazan da her gelişiyle gönüllere can suyu veren, insana "eşref-i mahlukat" olduğunu hatırlatan bir zaman dilimidir…
Ömrü şiir gibi, ömrü Ramazan gibi geçenlere selam olsun!
Enver Çapar
Sesi Beklemek
Her yıl ilk defa geliyormuş gibi gelir Ramazan-ı Şerif. Her yıl biraz daha bize yakınlaşarak gelir. Bizi bir şey yapmaya zorlamaz. Bizim bir parçamız olur. Hayatımıza bir sakinlik, bir sadelik ve durgunluk getirir. Bizi daha fazla tefekküre yöneltir. Toplu olarak bir sese kulak veririz bu ayda. Yürekler toplu olarak çarpar. Somut bir ritüeli yoktur orucun. Gözle görünmez, elle tutulmaz ama o bizi bir yerde tutar. Bir gün geleceğini bilerek yaşarız bizler de. Acaba bu yıl bize ne getirecek deriz. Tam on bir ay sabırla bekler oruç da bizim gibi. Biz sabrı ondan öğreniriz. Bir anlam arayışı getirir hayatımıza. Hayatın gıdası yemek içmek değilmiş onu öğretir bize. Dinimizin temeli olan birlik olma düsturu somut olarak ortaya çıkar bu ayda. Bu birlikteliğin doğal hayatın akışı içinde olması gerektiği ayrıca bir çabaya gerek olmadığını bize gösterir oruç.
Bize bizimle bir şeyler öğretir oruç. Kendimizi keşfetmemizi sağlar. İki müjdeyi birden verir akşam ezanı oruçlu iken. Namaza yani kurtuluşa ve felaha çağırırken öte yandan da orucun tamam olduğunu ve mükafatının ne kadar büyük olduğunu hatırlatır. Elimizde saat olsa dahi biz ezanı bekleriz iftar vaktinde. Balkonda ezanı bekleyen çocuğun heyecanını herkes yaşar. Okundu, okundu sesiyle koşarak içeri giren çocuğun neşesi, sofradakilerin neşesiyle zirveye ulaşır. Çünkü tutuğumuz orucu ilahi bir çağrıyla açmak ruhumuza ancak doygunluk verir. Bütün telaş bir kenara bırakılır, herkes bir araya gelir ve o kutlu sesi bekler. Bu bekleyiş iki taraflıdır. Bizim gibi oruç da bekler bunu. İftar sevincimize ortak olmak için gün boyu bizimle beraberdir çünkü. Bir ay boyunca bir an olsun yanımızdan ayrılmaz.
Ramazan’a özel imsakiyeler hazırlanır bir de. Güzel bir gelenektir bu. Dijitalleşmeye rağmen bu geleneği sürdüren ve ramazan hatıramıza katkıda bulunan imsakiye bastırıp dağıtanlara birer teşekkür borçluyuz. İmsakiyeyi eline alan hemen ilk iftar ve son iftar saatine bakar. Arada şu kadar dakika var diye de ekler. İmsakiye bize bir disiplini de hatırlatır. Vaktin kıymetini, zamanın durmadan aktığını söyler. Halimizin vaktimizin yerinde olması gerektiğini İslam’ın bize bir ölçü sunduğunu daha somut görmemizi sağlar.
Halk arasında Ramazan ayına “oruçluk” denir. Hicri takvimdeki adı yerine o aya anlamını veren oruçla anılır Ramazan-ı Şerif. Çünkü o bir takvim ayı değil bir hayat ayıdır. Çepeçevre sarmıştır bizi. Biz artık onun içinde yaşarız bir ay boyunca. Bereket kat kat artarak evimizi barkımızı sarar. Doymam sanan nefsimiz bir tas çorbada eriyip gider adeta. Orucu açmak kapıları açmaktır. İyiliğin, cömertliğin, yardımlaşmanın dayanışmanın kapılarını açmak. Göklerden gelecek bir kararı bekler gibi göğe bakıp ibret alma vaktidir. Hilali görünce sevinçle müjde vermek için şehre koşarak gelen habercinin dudağından dökülen bu sırlı kelime bir anda yayılmıştır hayatın merkezine. Kalplere doğan bu ay, kalbimiz attıkça büyümeye başlar, dolunaya kavuşur. Çocukların masum kalpleri daha çabuk fark eder onu. Bir an önce büyümek isteyen çocuk için oruç bir basamak, bir zirvedir.
“Sahurda bereket vardır.” buyuruyor peygamber efendimiz. Sahurun da ayrı bir güzelliği vardır. Daldığımız tatlı uykumuzdan uyanmak zor olsa da mutlaka kalkarız sahura. Bir bardak su, bir tane hurmayla da olsa sahurumuzu yaparız. Çocuklar için ayrı bir gizemi vardır sahurun. Anne babalarından duydukları bu gizemli şeyin ne olduğunu çok merak ederler. Sahura kalmak için ısrar ederler. Anne babalar onları tatlı uykularından uyandırmaya kıyamazlar ve kaldırmazlar. Bu defa çocuklar sahura kadar uyanık kalacaklarını söylerler ve ısrarlarını artırırlar. Sonunda sahura kalkarlar ama daha sofraya oturamadan veya sofrada uyuya kalırlar. Tatlı hatıralara bir yenisi daha eklenir böylece.
Başı rahmet, ortası mağfiret ve sonu günahlardan arınma olan bu kutlu aya eriştiğimiz için şükürler olsun. Nice ramazanlara erişmek nasip etsin rabbim. Orucun tuttuğu ve şahitlik edeceği kullardan olmak dileğiyle.
Ufuk Türk
Ali Çoktur Şah-ı Merdan Bulunmaz
Tarihimizin ve kültürümüzün uçsuz bucaksız deryasında ne yana baksak bir güzellik görür, ne yöne dönsek bir hoş sadâ duyarız. Ancak bu sesler içinde bir tanesi vardır ki; yüreğimizin bir köşesinde bayrak bayrak dalgalanır ve asırlardır bizi aydınlatan bir kandil gibi yanar durur. Ali…
Ali ismi ne zaman yâdımıza düşse yüreğimizde hüzünden hâreler oluşur. Ali, çocuklarımıza koyduğumuz bir isimden ibaret değildir. O, medeniyetimizin insan olma vasıflarının bütününü barındıran ve bize sunan bir örnekliktir. Ahlakın karaktere bürünmüş hali, adaletin ve ilmin bir ulu yolcusudur. O, heybetiyle cenk meydanlarında Zülfikar’ı savururken Lâ fetâ illâ Ali, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” derken ilmin kapısı Ali. Yani hem Alp hem de Eren olmak demektir Ali. O, Hayber kalesinin kahramanı, Çâr Yâr-ı Güzîn’den iki gözümüzün nuru, yüreğinin çatallığı kılıcına aksetmiş bir şah-ı velâyettir.
Anadolu’da her evde bir Ali ismi, her gönülde bir Ali rüyası yaşar. Ali olmak dürüst olmak, Ali olmak cesaretiyle küffara dimdik durmak, Ali olmak ilmin ve ahlakın sembolü olmaktır. Ali, dostun yatağına ölüm için yatan, dost için canından vazgeçendir. Dostluğun da en güzelini, en hesapsızını onda görürüz.
Asırlar boyu ilim ve irfan meclislerinde, köy odalarında, dost sohbetlerinde Hz. Ali cenkleri okunup, hikayeleri anlatılır. Cenklerde Hz. Ali’nin kahramanlıkları, ilmi, ahlakı ve takvası efsanevi bir şekilde anlatılırken Türk insanı onu kendi dünyasında Şah-ı Merdan olarak konumlandırır. Anadolu’nun her köşesinde izleri vardır. Camilerimize görklü adı, evlerimizin duvarlarına Allah’ın Aslanı sıfatından mülhem aslan figürlü hat eserleri ve pençe-i âli âbâ figürleri asılmıştır. Anadolu insanı Ali ile hep bir bağ kurmuştur.
Edebiyatta, sanatta ve müzikte neredeyse Ali’siz yapılan her şey eksik kalır. Neredeyse herkesin bir Ali türküsü, bir Ali şiiri vardır. Deyişler, şiirler onun için söylenir durur Anadolu’nun en ücra köşelerinde. Bilhassa tasavvuf edebiyatında, şairlerin, aşıkların münacat ve naatlarından sonra Hz. Ali’ye yazılmış şiirleri olmazsa olmazdır. “Aynayı tuttum yüzüme, / Ali göründü gözüme” derken de “Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde / Binmiş gelirdi Ali bir kırata / Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü / Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman” derken de hep Ali’yi anarız. Ali; bazen dostumuz, bazen kardeşimiz, bazen bir hocamız olmuştur. “Bizi bulutsu gözlerimizden tanıdı tarihin tüm Hüseyinleri / Namlular bizi gösterdiğinde aynı sesin yankısı / Bıçaklar keskinleştiğinde bizdik yine Allah’ın aslanı / Ali’den gelen bir damarımız var ki hep dimdik korkusuz” şiirini okurken de “Şahin” bakışlı bir abdal ozanın dilinde, dost meclislerinde sabahlara değin “Sabahın seher vaktinde / Ali'yi gördüm Ali'yi” türküsü terennüm edilirken de yürekler Ali sevgisiyle çarpar.
Tüm bunların yanında evimizden işimize sosyal hayatın her alanına sirayet etmiştir Ali. Esnafların dayanışması ve teşkilatlanması olan ahilik teşkilatının kaynakları Fütüvvetnamelerde de Hz. Ali, teşkilatın manevi kurucusu olarak kabul edilir. Ahiler, Hz. Ali'yle olan bağlarını onun yolunu takip ederek, onun ahlakını ve dürüstlüğünü benimseyerek gösterirler, onu rehber edinirler. Demirciler demirlerini “Hak Muhammet Ali” diye döver, terziler dikişlerini ilmek ilmek zikirle atar.
Asırlardır, O’nun ve evlatlarının şehit edilmesi hadiseleri, Anadolu insanının yüreğinde bir kor gibi yanıp durur. Ne zaman kana kana su içsek Kerbela aklımıza gelir, utanırız. Onlara mersiyeler okunur, sineler dövülür. İnsanların gönüllerinde Ehlibeyte sevgi ve saygı en üst seviyededir. Ali, modern dünyanın keşmekeşinde bir sığınak, ruhumuzu beslediğimiz arı duru bir pınardır. Birlik ve beraberliğe olan ihtiyacımızın en fazla olduğu şu çağda, çağlara uzanan barış ve huzurun anahtarıdır. O’nun yoluna can kurban, O’na selam olsun.
Mehmet Yaşar
Mâh-ı Ramazan
Hak bin devayı bin derde
Sunar mâh-ı Ramazan’da
Şol şeytanlar zincirlerde
Tüner mâh-ı Ramazan’da
Saflar huzûra garkolur
Kalpler sürûra garkolur
Kandiller nûra garkolur
Yanar mâh-ı Ramazan’da
Teravihler Cennet kokar
Zaman bereketle akar
İnsan hayretlerle bakar
Donar mâh-ı Ramazan’da
Güvenme topuza gürze
Sarıl sen sünnete farza
Melekler semâdan arza
İner mâh-ı Ramazan’da
Amellerince herkesin
Verirler berat belgesin
Açar en serin gölgesin
Çınar mâh-ı Ramazan’da
Kişi bakmadan yaşına
Koşarsa ahret işine
Sabr ekmeğin, kurb aşına
Banar mâh-ı Ramazan’da
İtikâf ile zühdetmek
Salih amele ahdetmek
Kem nefse rağmen cehdetmek
Hüner mâh-ı Ramazan’da
Bir dua ki olur bin er
Gönül nefs atına biner
Yazılır bir ecre biner
Biner mâh-ı Ramazan’da
Nice gözün durur yaşı
Pişer her ocağın aşı
Yoksulların pür-telaşı
Diner mâh-ı Ramazan’da
Hakk, İsmâil’i koçlukla
İbrahim’ini hiçlikle
Cümle mü’mini açlıkla
Sınar mâh-ı Ramazan’da
Rahmettir bu ayın başı
Orta, mağfiret güneşi
En son cehennem ateşi
Söner mâh-ı Ramazan’da
Hayat dedikleri rüya
Hayy’dan geldik gerçek bu ya
Bu can inşallah Hû’ya
Döner mâh-ı Ramazan’da
Nurcihan Kızmaz
Hiçlik Rüyası
Kimseye değmeden geçtim bu çağdan,
Ne bağcıyı incittim ne üzüm aldım.
Bir taşın sabrını kuşandım eynime,
İçimde bir Yunus susar, usanmış bu devrandan.
Gölge oldum kendi yorgunluğuma,
Sırtımı dayadım olgunluğuma,
Yol gösterip durdum dalgınlığıma,
Çevirdim gönlümü şol masivadan.
Bir avuç sükutla böldüm sözümü,
Tövbe ırmağında yudum yüzümü,
Bir ömür yol gidip sildim izimi,
Arındım, paklandım nefs i hevadan.
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: