Whatsapp Image 2026 02 26 At 13.17.36

EDİTÖRDEN

İç Dünyamıza Doğru Bir Yolculuk ve Tefekkür Ayı: Ramazan

Sevgili Okurlar,

Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluş olan ramazan ayınızı tebrik eder, bu kutlu zamanların kurtuluşumuza vesile olmasını yüce Allah’tan niyaz ederim. Ramazan ayının hepimizin zihninde ayrı ayrı tezahürleri olsa da “nerede o eski Ramazanlar?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ramazan, gönüllerimize ayrı ayrı güzellikler getirse de en güzel çocukların gönlüne gelir ve bizleri çocukluk hatıralarımıza götürür. Sahuruyla, iftarıyla, teravihiyle ve ekmek kuyruklarıyla bir telâşedir gelir geçer. Şu fani ömrümüzde, her ramazan iç dünyamıza birer güzel iz bıraksa, birer kötü hasletimizi silse ne mutlu bize.

Ramazan, başta Allah’ın emri olarak oruç tuttuğumuz ve belirli bir zaman aralığında aç kalarak nefis terbiyesinin ve sabrın talim edildiği mübarek bir ay olmasının yanında bir “fark etme” ayıdır da aslında. Dünya hayatının faniliğini, ebedi yurdumuzun bizi beklediğini fark ederiz. Modern hayatın hızı içinde unuttuğumuz komşuluk ilişkilerini, paylaşmanın ve yardımlaşmanın önemini, iftar sofralarında bir olmanın mutluluğunu ve bereketin manasını yeniden keşfederiz. Bu bereket, sadece sofradaki yemeklerin bolluğu değil, gönülden gönüle kurulan köprülerin, dost meclislerinin ve tebessümlerin bereketlenmesidir.

Ramazan akşamları tefekkür ve ilim vakitleridir. Teravih namazlarının ardından dost meclislerinde yapılan sohbetler, sahura değin edilen yarenlikler, nasıl ki bedenimizi gıdayla besliyorsak tıpkı öyle, ruhumuzu besler. İşte bu özel zamanlar, kitapla kurduğumuz ünsiyeti kuvvetlendirmek için de eşsiz bir fırsattır.

Bu Ramazan, ekranların yapay ışığından, sanal dünyanın cezbedici sahteliğinden biraz olsun sıyrılıp kitapların sakinleştiren dünyasına sığınmamıza vesile olur. Bir taraftan Ramazan’ın o tarif edilemez manevi atmosferinde kalbimize doğru derinleşirken, diğer taraftan güzel yazılar okumak, şiir ve musiki ile ruhumuzu gıdalandırmak, tefekkür etmek zihnimizi ve kalbimizi tazeleyecektir. Merhum Cemil Meriç’in “İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım. Kelimelerle munisleştirmek istedim düşman bir dünyayı.” sözü kulaklarımıza küpedir.

Ramazan’da açlığın vermiş olduğu yorgunluk ve bitkinlik hali insana kendi acizliğini ve elindekilerin kıymetini bilmeyi hatırlatırken, kanaatin ve israf etmemenin önemini de anlamamıza vesile olur. Oruç, nefsin bin bir türlü istek ve arzularına karşı mücadele etmeyi, tabiri caizse “büyük cihad” yapmayı talim ettirir. Trafikteki gerginliklerden günlük hayattaki münasebetlere, iş arkadaşlarına davranıştan aile efradına gösterilen hoşgörü de insanın nefsi ile mücadelesine dâhildir. Ramazan’ı layıkıyla idrak ettiğimiz zaman bu halin diğer on bir aya da sirayet etmesini ümit ederiz. Allah layıkıyla idrak ve ihya etmeyi nasip etsin.

Kıymetli Okurlar,

Malumunuz geçtiğimiz üç hafta boyunca 6 Şubat tarihinde yaşanan o meşum deprem hadisesi ile ebedi aleme yolcu eylediğimiz canlarımızı andık, onlarla ilgili yazılar şiirler kaleme aldık, onların yazılarını şiirlerini yayımladık. Canlarımızı kaybetmenin acısı, hala, taptaze yüreğimizin bir köşesinde duruyor. Canlarımızı ne kadar ansak, onlara şiirler türküler okusak acizane yine de bir şey yapabildik diyemem. Akif’in dediği gibi “Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana.../ Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.” Bu vesile ile yazı ve şiirleriyle bizi hüzünlendiren, onlara birer Fatiha gönderen büyüklerimize, dostlarımıza, yazar ve şairlerimize teşekkür ederim. Kalplerinden hüzün eksik olmasın.

Bu hafta ise sayfamızda; “Tespih, Ahh Tespih” başlıklı yazısıyla aynı zamanda bir tespih ustası da olan kıymetli büyüğümüz Hasan Ejderha yer aldı. Uzun zamandır yazısını beklediğimiz, güzel dost, Anadolu’nun bir köyünde “modern zamanlarda öğretmenlik nasıl yapılır?” ı bize tüm numuneleriyle gösteren Hamdi Enes Akçay, hatıralar etrafında İbrahim Aslaner’in “Karla Karışık” adlı romanını bize anlattı. Aramıza yeni katılan, ilk şiirini yayımladığımız Zehra Gözükara kardeşimiz ise “Saat” başlıklı şiiriyle bizlere merhaba dedi. Ramazan ayında olmamız hasebiyle Mehmed Muhyiddin Üftade Hazretlerinin divanından o güzel “Oruç Ayı Geldi Yine” şiirini de sizlerle paylaşmak ve Ramazan’a merhaba demek istedik.

Bu huzur dolu mübarek mâh-ı Ramazan’ın hanelerimize bereket, gönüllerimize sevgi getirmesini temenni ediyor; tüm okurlarımıza keyifli okumalar ve huzurlu bir Ramazan diliyorum.

Hasan Ejderha

Tespih, Ahh Tespih

Tespih elde oynanan bir süs eşyası değildir tespih. Taşıması çok zordur tespihi; nazlı bir sevgili gibidir o. İncinmesin diye dikkat gerektirir. İncinirse zedelenir, zedelenirse kopar, koparsa dağılır. Dağılınca öyle zordur ki toplaması; kesinlikle kayıp yaşanır. Çok emek verip toplansa bile, yeniden dizmek, yeniden eski haline getirmek gerekir. Çok iyi bir tespih taşıyıcısı tespihinin incindiğini hemen anlar. Zira habbeler arasındaki alışılmış genişliği parmaklar derhal far keder. Tespih sahibi o zaman anlamalıdır ki tesbihi incinmiş ve zedelenmiştir. İşte o zaman ilgi ister tespih; derhal yeniden dizim için harekete geçilmelidir. Aksi halde ipi kopar ve dağılır gider.

Günümüzde herkesin elinde her türlü tespih görünür oldu. En sünepe adamda efe tespihi görmek mümkün. Oysa on beş mili metreden az olmayan on yedili efe tespihi, kızanların cebinde, kuşağında olduğu halde büyükleri efelerin yanında çıkardıkları görülmemiştir. Efe tespihlerinin püsküllerindeki iğne oyası motiflerin şeklinden, renginden, efenin evli mi? Bekâr mı? Yavuklusu mu var bilinen çok önemli bir simgedir efe tespihi. Bir kızanın efe tespihini cebinden ya da kuşağının arasından çıkartması ve alenen onu çekmesi bir mertebedir. Ancak bir behre sonucu kademe yükselmesiyle hak kazanır efe tespihini çekmeye.

Tespih çok özen gerektiren bir güzelliktir. Birinin elindeki tespihi aniden kapıverip almak, bakıp geri vermek çok büyük bir nezaketsizliktir. Oysa birinin elindeki tespihi almanın bile bir adabı vardır. Önce karşıdakinin tespihi ziyaret için müsaade istenir, daha sonra uzatılan tespihin imamesi sağ elle tutulup, öpüldükten sonra tespih sıvazlanarak ziyaret gerçekleşir. Ziyaret tamamlandıktan sonra da aynı nezaket ile sahibine iade edilir.

Tespih, ahh tespih... kimlerin eline kaldı. Ne adabı kaldı tespihin ne de manasını bilen kaldı. Tespihin zikir tarafı tamamen bir kitap hacmi gerektirdiği için giremiyoruz. Ancak (zamane söyleyişiyle) bir aksesuar hâline düşmesine de gönlümüz asla razı değildir tespihin.

Mafyavari bıçkın takılan gençlerin el aksesuarı ise asla değildir tespih. Tespih bir medeniyet, bir kültürün temsilcisidir. Her kesiminin, her dizilişinin, her püskülün bir manası vardır. Herkesin sevdiği bir kesim çeşidi olması zevk, estetik ve yüklenen mana açısından normaldir. Mesela fakir küre kesimi sever. Küre kesim bir tespihin her habbesini çevirirken söylenen Allahuekber zikri ile her habbede dünyayı arkaya atma hissi ne kadar tatlı ne kadar huzur vericidir. Her elini tespih alanın bu huzuru yaşaması duası ile tespihiniz mübarek olsun.

Hamdi Enes Akçay

Maraş, Ordu, Tokat ve “Karla Karışık” Adlı Roman -1

Ufuk Türk ile Iğdır’daki öğretmenliğim sırasında tanıştım. Bu tanışma bir süre sonra aynı bekar evini paylaşma imkânı da verdi bana. Ben üniversiteyi Samsun gibi tarihi ve kültürel açıdan epey zayıf bir şehirde okumuş Ordulu bir öğretmen, Ufuk ise hamuru bozkırın harcı ile yoğrulmuş Yozgatlı şık bir delikanlı idi. Dahası üniversiteyi Maraş’ta okumuş ve burada çok mümbit bir kültürel cemaat içinde yer edinmişti kendine. Maraş deyince akla hemen ‘Yedi Güzel Adam’ geliyor ya Ufuk Türk de benim için öyle güzel bir adamdır. Cahit Zarifoğlu’na benzetirdim ben onu. Kendisine hiç söylememiştim ama buradan okusun madem. Ufuk Türk ile iki senelik bekar evi arkadaşlığı dönemi Türkiye’nin de en sancılı dönemlerine geldi, tevafuk. Uzun saatler boyunca Türkiye’yi konuştuk, bu benim için önemlidir. Söylemeden geçmek istemem. Ama bu yazının konusu daha çok Ufuk Türk ile Türkçeyi konuşmamız. İki sene zarfında Ufuk Türk vasıtasıyla çok güzel isimler tanıdım. Ali Yurtgezen, Ahmet Doğan İlbey, Fatin Rüştü Kayıran, Memduh Atalay, Cüneyt Cesur, Hasan Ejderha, İsmail Göktürk, Mehmet Yaşar ve şimdi aklıma gelmeyen birkaç isim daha. Ufuk Türk, Maraş’taki bu entelektüel cemaatten bahseder dururdu. Bir çay ocakları varmış, orada çay içip, şiirler türküler okurlarmış. Burası bu kadar. Selam olsun hiçbiri beni tanımayan ama benim hepsini bilip tanıdığım güzel insanlara.

Aradan yıllar geçti, yollar ayrıldı. Ben Aybastı’ya, doğup büyüdüğüm o küçük ilçeye döndüm öğretmen olarak. Ancak buranın kültürel çoraklığı beni mahvetti. Kuruyup kaldım adeta. Ufuk Türk ise edebiyatın değilse bile bürokrasinin ve siyasetin merkezine Ankara’ya gitti Iğdır’dan sonra. İmkân buldukça görüşüyor, hâl hatır soruyoruz birbirimize. Birkaç ay önce ‘biz Maraş’taki arkadaşlarla bir dergi çıkarıyoruz Enes, sen de bir şeyler yaz mutlaka hatta Karadeniz muhtevalı bir yazı olsun’ diye aradı beni. Aradan çok zaman geçti ama ben bir yazı hazırlayıp gönderemedim.

Ben bu Aybastı’nın kültürel, tarihi çoraklığı ile mücadele ederken hemen yakınımda derdime derman olacak bir vaha buldum: Tokat. Aybastı’ya yaklaşık 130 km uzaklıkta olmasına rağmen bu şehrin havası bambaşka. Bir defa şehrin her tarafına yayılmış irili ufaklı onlarca tarihi cami var ki şehri tarihle, kültürle, gelenekle barışık kılmaya bunlar yetiyor. Ama dahası da var: Geleneksel mimarinin korunduğu sokaklar, tarihi hamamlar, devasa bir kale, şimdilerde adına gastronomi denen muazzam bir mutfak zenginliği. Hülasa ruhu olan ve bunu koruyan bir şehir. Bu şehri sevdim ve gide gele bu şehirle bir ilişki kurdum. Öyle ki bu şehrin okuyan yazan bir cemaati var ki az da olsa onlarla da bir yakınlık kurabildim. Ki bunlardan biri de İbrahim Aslaner. Denecektir ki kardeşim Maraş ile başladın Tokat’a bağladın da İbrahim Aslaner kim. İşte burada hoş bir tevafuk var. İbrahim Aslaner Maraş’ta doğmuş büyümüş ancak öğretmenlik vazifesiyle Tokat’a gelmiş sonra burada evlenip Tokatlı olmuş. Ancak Maraş’ın okur yazar cemaati İbrahim Aslaner’i tanımadığı gibi İbrahim Aslaner de onları tanımıyor. Bu yazıdan sonra birbirlerini tanıyacaklar diye düşünüyorum. Hem bir tanışmaya vesile olup ‘Gelin tanış olalım’ öğüdünü yerine getireyim hem de İbrahim Hoca’nın kitabı hakkında birkaç kelam edeyim istedim.

İbrahim Aslaner’in ‘Karla Karışık’ adlı romanı 238 sayfa ve İz Yayıncılık marifetiyle okura ulaşıyor. İbrahim Hoca’yı, aslen Tokatlı olup Aybastı’da öğretmenlik yapan Furkan Ulaş Arslan sayesinde tanıdım. Birkaç kere Tokat’a yolumu düşürüp çay içmeye niyet ettiysem de benim müsait olduğum zamanlarda o müsait olamadığı için rûberû görüşme imkânımız olmadı. Ancak sosyal medya vasıtası ile takip ediyorum. Hem tanıdığım bir ismin kitabını okumuş olmak hem ismi itibariyle mevsime yakışan bir kitapla vakit geçirmek niyetiyle başladım kitaba. Kitap okurken olay örgüsü, şahıs kadrosu, mekanlar gibi unsurları not alarak ilerlemek gibi bir alışkanlığım var. Bu kitaba da öyle başladım ancak bir süre sonra yoruldum. 238 sayfalık kitabın şahıs kadrosu hemen hemen 100 kişiden oluşuyor. Bu kalabalığı fark edince not almaktan vazgeçtim. Ancak bu üzerine konuşulması gereken bir durum. 238 sayfalık bir olay örgüsünde 100 kişinin ismini geçirmek bir başarı olmakla birlikte dikkat çekici de bir durum. Okuduğum romanlar arasında bir benzeri ile daha karşılaşmadım. Yazarın bununla neyi amaçladığını merak ediyorum doğrusu. (Devamı gelecek sayıda)

Mehmed Muhyiddin Üftade Hz.

Oruç Ayı Geldi Yine

Âşıklara edin salâ
Oruç ayı geldi yine
Rahmet denizi cûş edip
Âlemlere doldu yine

Kur'ân'da Allah öğdüğü
Cümle nebîler sevdiği
Ümmete Allah verdiği
Oruç ayı geldi yine

Cümle aya sultân olan
Derdlilere dermân olan
Hakk'dan bize ihsân olan
Oruç ayı geldi yine

Dostdan atâsın getiren
Zulmetleri hep götüren
Cânlarda irfân bitiren
Oruç ayı geldi yine

Sâliklere kuvvet olan
Âriflere izzet olan
Mü'minlere cennet olan
Oruç ayı geldi yine

Aydın eden gönülleri
Mesrûr eden mü'minleri
Ma'mûr eden mescidleri
Oruç ayı geldi yine

Üftâde'nin cânı sever
Oruç ayın dâim över
Dost iline edin sefer
Oruç ayı geldi yine

Zehra Gözükara

Saat

​Hiçliğin ortasında zayi düştüm

Derd ile bi’tâb oldum, aşkınla harlandım

Gizledim seni ebedi yolculuğumda

Sonralar dolanırken dilime, nabzımın elinde

Ahval-i perişan-ı sükut içinde

Gizleyemedim herkesten, gizlediğimi senden

Yorgun çehrem, ağlamakta gözlerim

Durmaksızın inleyen yağmur yürekli bir sine’m.

​Geçiverdim kapı önünden seni görmeden

Sözde gizlendim, gölgemi bilen senden.

Sorma bu ara hatrımı epey demliyim

Sevdamın gamsızlığından bu serzenişim.

​Bedbaht düştüm kılma beni cüda

Var iken yok oluşlarımın yankısı hemdem,

Kaldırır mısın bilmem saflet halimden.

Çektiğim vuslat, ötesi hasret

Zail iken oldum hep dem-i yâra gurbet

Durdu zaman, eylemem kimseye minnet,

Cefasını çektiğimin, sefasına sonsuz himmet.

​Bir nasırdan çekmiş dünyadan çekeceğini

İltihak etmiş kardan beyaz esvablı bir kervana.

Meyuslu bir hâl, uzun yolculuk

Senden kalan eşkal-i zamandan kambur bir ruh,

Derd-i deryadan nasipli bir emanet.

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: [email protected]

Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar
Sayfa Editörü: Ufuk Türk
Sayı: 37
Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır.
Her hafta Cuma günü yayımlanır.