Whatsapp Image 2026 02 19 At 14.42.50

6 ŞUBAT ÖZEL SAYISI -3

Dündar Kök

Dostluk Hakkı İçin

Çocuk zihnimle sîmâlarla isimleri karıştırdığımı, on yılın sonunda dükkânda Ali Hocamı görünce ancak anlayabilmiştim. Hâfızama Ali hocam Ahmet Ağabey, Ahmet Ağabey de Ali hocam sûretiyle yerleşmişti. Sohbetin birinde bunu dillendirince bu karışıklıktan pek şifâ bulduğunu, “bak bak ne dedi İsmail, Dündar gardaşım” sevincini, hemen, “yâhu yok edem” mahcup bakışıyla saklamasından belli etmişti. İkincisi, üniversite yıllarımızda kantindeki “teşkilat masaları”ndan; üst sınıflardaki ağabeylerimizin ziyaret ettiğimiz evlerindeki Gündüz Gazetesinden; öfkeli, cesur, cerbezeli, kızgın “rejim” yazılarından…. On yılın sonunda çocuk yaşta gördüğüm, ismen bildiğim ama tekrar tanış olduğum Ahmet Ağabey, ne Gündüz köşesindeki öfkeli, hiddetli, kızgın adama, ne dergi yazıhanesindeki aceleci, telaşlı da demeyeyim, serî ağabeye hiç benzemiyordu; gayet serinkanlı, yavaş, tane tane konuşan, her ne konu olursa olsun, bütün çevresiyle, ihâtalı, bütün ayrıntısıyla, kendi tâbiriyle bütün bağlamıyla anlatan, son derece nezaket ehli birisi.

Dükkân içre yaşanmış bir ömür içinde, onlarca gencin kırık dökük ilk şairliklerine birer şaheser, ilk acemi yazılarına hazâ bir nesir numunesi, bölük pörçük eziyetli sazendeliklere “ince saz”, yarım yamalak türküdarlıklara “şark bülbülü” muamelesi göstererek bir hüsn-ü zan üzre katlanması da, her gurbete çıkana, ilk altısının başına ne geldiğini aklına dahi getirmeden “Doğunun yedinci oğlu” pâyesi vererek, belki bir umut, başının üstüne koyması da “dostluk hakkı” içindi. İlerleyen zamanda o genç gruptan epey gerçek şair, yazar, türküdâr yetiştiğine de şahitlik ettim. Sebebi için, üzerimizdeki dostluk hakkınız için helâllik dilerim aziz ağabeyim.

Elbette her dükkân müdâvimi gençte bir iziniz vardır; bendeki izinizin derinliğini memleketten tekrar gurbete çıktığımın tâ onbeşinci yılında, tarif edilmez bir heyecanla, hala uzakta olsak da bizi ne kadar yakınınızda tuttuğunuza şahit olunca anlamış ve pek sevinmiştim; mâişetimiz gereği akademik yükselme sınavları derdine düştüğümüz bir dönemde oluşturulan heyetten bir meslek büyüğümüzün tavrına, görüşüne nefsim galebe çalmış ve rızâya râzı olmamıştım, bana göre, bize göre de hep öyle olur ya hâlâ, hakkımız olanı vermiyorlardı. Yine “yara”mızın tazelendiği sabahın birinde, yazdıklarınızı ulaştırdığınız dostlar grubunun ne mutlu ki üyelerinden biri olarak posta kutucağızıma, “Rızâ Yahut Râzı Olmayı Unutunca” başlıklı yazınız düştü. Uzatmayayım, şu anda anma mı, helâllik mi demeli, bu yazıyı kaleme alırken, o sabahtan bugüne değin, o yazınızın sağında “Er-Rafî”, solunda “El-Hâfıd” ismi âzamı, hayat düsturlarımdan olsun için tam karşımdaki duvarda hâlâ duruyor; hep yaptığınız gibi, dost bildiğinizin elinden tutup kaldırdığınız o sabah için, yani yine üzerimdeki büyük dostluk hakkınız için helâllik dilerim.

Yayınlanan ilk kitabınız “Bir Hüzünkârın Tahrîr Defteri”nin bütün yayın aşamaları içinde hasbelkader bulunmanın bizim için anlamı, yakınınızda bulunup yârenlik etmek ve daha çok heyecanınıza şahit olmak lütfuyla sarmalanmak iken, bütün olan biten, sizin için bir ibâdet hükmündeydi; yazı zaten her zaman mübârek bir şey oldu sizin için. Hatta öyle ki, kitap içindeki bir makalenizin bir cümlesinde geçen “mâverâi” kelimesinin doğru yazımını birkaç gün hep birlikte araştırdığımızı hatırlarım; bakmadığımız kılavuz, göz atmadığımız sözlük kalmamıştı; çünkü âmâ üstadınız gibi sizin için de hakîkaten “kâmus nâmustu”; evvel şahitlik ettim, âhir de edeceğim…

Göçtüğünüzü haber yapan “bizimkiler”in koca gazetelerinde, iddialı internet sitelerinde, Türk diline bu gözle bakan birinin ilk ve dahi göznuru kitabının adında geçen, üstelik bütün bir ömrünüzü tastamam çevreleyen “hüzünkâr” ifadesinin, en mâsum tahminle “editöryal bir hata”ya kurban verilip “hüzünbaz”a çevrilmesini şükür ki görmediniz; kâmus-nâmus hattındaki siperlerin düşman tarafından işgal edilmesine, yazık ki gerek dahi kalmıyor. Bu durumu, düzeltilmesine vesile olacağını düşündüğüm birkaç ağabeye ilettiğimi söylemekle yetineyim ve yine, dökülen her yanımız için, dostluk hakkınıza hürmeten helâllik dileyeyim.

“Başlığı için dahi kütüphanenizde durmayı hak ediyor” niyetiyle alıp da bir türlü size ulaştıramadığım “Türklerin Ali’si” kitabı için; İsmail Ağabey’in hânesinde zâtınızla dinlemeyi murâd ettiğim “Pınar başından bulanır” türküsü için, göçtüğünüzü öğrendiğimde bir türlü elim varıp da Hasan Ağabey’e gönderemediğim müstear şiir için de helâllik dilerim. “Kalbinizin şâir-i âzamı” Narlı Hocamızın son iki kitabına ait iki isimle -öncekiler gibi her ikisinin de bütünüyle size yazıldığı vâkidir-; bizi, bir “Ömürlük Yara”yla “Öylece Yeryüzünde” bırakıp gittiniz… Dost dediklerinize, dost bildiklerinize dostluk hakkınızı helâl ediniz güzel ağabeyim, helâl ediniz.

Emre Birsen

Sadra Şifa Mütebessim Bir Çehre: Ferhat Ağca

Evvelen söyleyeyim müzeyyen kelimat ile metni tezyin etme kabiliyetinden mahrum bir kimseyim nadirattandır kağıdın ak yüzünü kalemi ile kara etmem. Zelzele neticesi göçen dostlar için arada karalamalarım olmuş idi Ferhat müstesna, onun için bir yazı yazamamıştım şimdiye dek… İmdi merhum ve mağfur dostların ervahını rencide etmeme endişesi ile yazıyorum bu yazıyı.

Bazı zevat vardır ki dünyada iken ahirette gideceği yeri belli eder. Ferhat da onlardan biriydi. Herkes tarafından sevilirdi. Haber-i Nebeviye göre gök ehlinin sevdiğini arz ehli de severdi. O haseble niyazımız odur ki Hakk Teala zelzelede vefat eden bilcümle zevatı cennetiyle müşerref eylesin.

Ferhat… Nazar ettiği ademin sadrına şifa mütebessim bir çehre, siretinin suretine inikas ettiği mütenasip bir vücut yapısı… Eski devirlerden numune olarak günümüze gelmiş bir gönül adamıydı o. Mücavirimizde mukim her dost gibi onun da alakadar olduğu bir sanat var idi daha ziyade musikiye mütemayil idi. Tambur meşk ederdi dost meclisinde… Böylesi zevatın illaki bir musiki aleti ile alakası olur. O narin ellerindeki musiki aletini konuştururken bize sükut düşerdi.

Kadim geleneğin musiki nağmelerini mızrabıyla tambur sinesine nakşederken kulağımızdan kalbimize seyrüsefer eden tınılarla şad olurduk. Tabakasında muhafaza ettiği tütünü bir sanatkar edasıyla sarıp size ikram eder, mütebessim çehresinin ta merkezinde yer alan gözleri ile kalbinize sürur verirdi.

Aldığı her nefes dünya zindanına attığı bir çizik olan dükkan muhibbanı gibi o da dünyevi meselelere bigane idi.

Mutad üzere yine bir Cuma günü dükkanda tanışmıştık. Latif, zarif ve mütebessim bir çehresi ile selamlaştık. Pek kısa fasılalar ile olmasa da dükkanda, Durdu’nun çayevinde veyahut şehrin muhtelif çay ocaklarında bazen de nahırönündeki değirmende buluşur, çay ve muntazaman sardığı tütün refakatinde hasbihal ederdik. O demlerde mekteb-i ziraatte yüksek tahsilde talebe idi. Edebi, nazenin ve medeniyet dertleri olan bir zatın ziraat tahsili yapması garibime gitmişti. Elbette sulh olamadığımız müşterek bakamadığımız meseleler de var idi. Lakin âdemoğlu da muhtelif meşrep ve neşvede halk olunmuştu. Bu şuur ile nazar edince müşterek noktaların galebesi muhabbete ziyadelik katar idi zira önümüzden gidenlerden böyle teallüm etmiştik.

Mezkur dost irfan geleneğinin ocaklarında dem tutar, yanısıra dükkanın manevi evtadından olan başta Ali hocam, Muzaffer hocam, İsmail emmim ve merhum kumandan Ahmet ağabeyden müstefid olup hayatını tezyin ederdi. Merhum ve mağfur istiklal şairimiz Mehmet Akif’in tasavvur ettiği Asım’ın neslindendi o. Tefekkür dünyası, zarif ve sade hayatı ile de mostar gençliğine emsal teşkil ederdi.

Ziraat Mektebindeki odası, Pınarbaşı Çınarı, Kulağıkutlu Mescidi mülaki olduğumuz diğer yerlerdendi. Suretine ziyadesiyle yakışan kendine has tebessümünü unutmamak ve yad içün sebepsiz tebessümümüz ondandır.

Bu aziz dosta bir gün o kadar imrenmiştim ki fakiri arayıp ağabey bugün ne oldu biliyor musun deyu sual etti. Bilmem efendi dedim. Ferhat’ın dayısı Ahmet efendinin mesleği yapımcıydı. Mesleğinden mütevellit hep film setlerindeydi. Ve bu defa Cenab-ı Pir Hz. Mevlana’nın aziz ve müşerref hayatını anlatan Rumi adlı dizi için Konya’da idi ve Ferhat’a demiş ki: “Hz. Pir’in puşidesi kıymettar büyüklerimizden Ömer Tuğrul Efendinin nezaretinde değiştirilecek gelmek istersen… Bizim Ferhat ivedilikle bilet temin etmiş ve Konya’ya vasıl olmuştu. Ve Hz. Pir’in sandukasına el yüz sürmüştü. Nasıl bir bahtiyarlıktı ki hala imrenirim. Yegane imrendiğimiz vaka bu değildi, Ömer Tuğrul Efendinin alem-i cemale irtihaline şehadet için Dersaate gitmişti mesela… Bilcümle dükkan ahalisi gibi meşahıya ve dervişana hürmet ederdi. Derununda onlara ve ehli beyte muhabbet mahfuzdu.

Sonraları kim bu namı ve unvanı verdi bilmem lakin zarafetine ve nefasetine nihai derecede yakışan “Çiçeklerin Şeyhi” oldu. Maraş’ın çiçeklerine gönülden bağlıydı. Bu bağ mesleki bir irtibattan ziyade bir nevi ahbaplık idi. Nebatat ile hasbihal eder, selamlaşır, hal u hatır sorardı. Akademik sülukunun haricindeki kalbi irtibatını yazıya nakledip “Maraş’ın Çiçekleri” namıyla Evvelahir Mecmuasında bir yazı dizisine başlamış ve birkaç yazısı neşredilmişti.

Fakirin yol arkadaşı idi dersaadette mukim olduğum demlerde ziyaret eder, suriçindeki sahabe makamatını, evliyanın kabr-i şerifini ziyaret ile gönlümüzü şenlendirdik.

En son haberleşmemiz telefon ile olmuştu. Akademik hayatındaki serencamına Diyarbekir vilayetinde devam etmek için oraya gidip müracaatını yapmış ve ahirinde hemen fakiri aramıştı. Ağabey bana söz ver bu şehri seninle gezelim demiş ben de hüsn mukabele ile cevap vermiştim. Lakin nasip olmadı.

Bir gün geldi zelzele-i arz cihanı yer ile yeksan eyledi. Göçtü gitti mahpusu dolan hakiki aleme… Hem madden hem manen tahrip etti bu zelzele bizi. Neticeten Ferhat dünyevi vakit taksimatına göre kısa lakin manen bereketli bir ömrü tamamlayıp Cenab-ı Hakk’ın ircii emrine ittiba ile irtihal-i dâr-ı bekâ eyledi. Bakiye hüzne varis oldu gidenlerin ardından.

Zelzele ve akabinde birçok dost ve muhabbet ettiğimiz zevat gitti alem o kadar ıssızlaştı ki bize. Kalabalıklar dahilinde kapı aralığından sızan soğuk gibi yalnızlık düştü hanemize. Bakiye, temas etsen devrilecek kamet halinde kalemi kayıp, yumruğu kırık, kalbi mecruh kaldı. Giryan bir hal ile karalanan bu yazı bir dostun aziz hatırasını yad içindir.

Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde

Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler

Cenab-ı Hakk’tan niyazımız sürgünümüzü hüsn hatime ile tamamlayıp iman ile göçmektir vesselam.

İbrahim Bayram

Gayri Maraş’a Gelinmez

Bir şubat soğuğuydu haber geldi Maraş’tan

Öz yurdum devrilmiş sanki çıkmış savaştan

Ahu figan çığlıklar yankılanıyor taa arştan

Soğuktan, betondan, demirden mi bilinmez

Nasıl oldu şehitliğin gayri Maraş’a gelinmez.

Gök kubbe çöktü evin enkazını görünce

Bulamadım demir beton ağlarını örünce

Şefaat eyle bize ne olur hak vaki olunca

Üşüyor mu çiçeklerin soğuktan mı bilinmez

Nasıl oldu şehitliğin gayri Maraş’a gelinmez.

Beton yığını gölgesinden sen bu sırra ereli

Bu nasıl bir hamiyettir toza toprağa bereli

Almış yavrusun kollarına da şehitliği göreli

Soğuktan, betondan, demirden mi bilinmez

Nasıl oldu şehitliğin gayri Maraş’a gelinmez.

Yana yana gelip kara toprağa dizildiler

Anam babam kan ağlıyor ne de çok üzüldüler

Kanadın açıp melekler sıra sıra süzüldüler

Üşüyor mu miniklerin bu toprakta bilinmez

Nasıl oldu şehitliğin gayri Maraş’a gelinmez.

Lütfun da hoş Allah'ım kahrın da hoş Fazl'nda

Yavrusun basmış bağrına kabul bekler Fazlı'nda

Cennetinde cemalinle nasiplendir yazgında

Soğuktan, betondan, demirden mi bilinmez

Kutlu olsun şehitliğin gayri Maraş’a gelinmez.

Ökkeş Furkan Turna

Küçük Çakıl Taşı

Aritmetiği pek severim:

Her sokak lambasına

Bir boncuk terledim.

Git ve gel, gel ve git

Bütün sokak yanık sesin

Gözün gördüğü kum kayran

Enkaz, bize son umut

Kesiyor, cıncık kırığı ayaz

Nöbetleşe bekler 3 sokak lambası

Hayır, hayır

Yanlış saydım, şakaklarımdaki terden

Tam 5 sokak lambası!

Beklerken seni düşündük,

anlatayım;

Düşlerin kelebek: sustalı

Saplanır, karın boşluğumuzda sızı

Bembeyaz dişlerin ezer

Kararmış dudağından geçer

Tam da nutukların gurupta

Çıkıverir ağızdan:

"Baba, bana gofret alır mısın?"

Tütün kokar gömleğinin yakası

Eski deri tabakası

Bütün türküler dar

Saat 2 gece yarısı

Kabuğu soyulmuş yarası

9 molozla çatılmış

Yarısı altına katılmış sofrası

Nefesin bile kiralık

Bir asgari ücret

Avucunda suskunluk: dil yarası

Tam 40 sene saymış,

Dikdörtgen tırnakların

17'li sayıyor: şak ve şak

Düşünmeden edilmiyor

-adam mı öldürüyor,

kuş mu vuruyor?-

ve bir soru daha:

"Baba, Allah'la pazarlık yapılır mı?"

Yanlış saydım, baştan.

64 model mersedes

kapısı ağır, zamanı kalın

Sana en çok bu yakışır.

Asfalt seni böyle tanır.

Çevirdin kontağı, Şen'sin.

Virajda felsefe

-varlık biraz yatık

Ani fren: yokluk.

Artık çalıştığımız yerden gelsin.

ve, yeniden:

"Baba, babalar ağlar mı?"

Yanlış saymadıysam eğer

Biraz da matematiğim iyi ya,

3 cam göz artı 6 gamze

İkisi kız biri oğlan

Peşin kabullerimiz bizim ya

Hepimize borçlusun Fazlı:

Bir kahkaha, iki yüz bin can.

Can Mutlu

Fazlı'ya…

Tütün sararken Karaoğlan her zamanki gibi;

Dikti gözünü gönlüme,

Ben cigara yakacak diye beklerken.

O benim ciğerimi yaktı.

Sürgünüz ya Adem'in yediği elma yüzünden.

İşte gönlümüz belki bu sebepten geçmez hüzünden.

Sıla hasreti eyvallah da,

Ya borçların ne olacak?

Daha yıllarca muhabbet edecektik, dilim küstü sana…

Bir sürü sigara içecektik, nefesim darıldı bilesin.

Peki memleketi kim kurtaracak, yoldaşlığım gücendi.

Bayramlar vardı kutlanacak, dertler vardı katlanacak,

Yakışmadı Fazlı Baba, ne ölüm sana ne sensizlik bana yakışmadı.

Nasılsa görüşürüz, bakalım nasıl alacaksın gönlümü.

Hele çoluk çocuk gittin ya,

Viran ettin ömrümü.

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: [email protected]

Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar
Sayfa Editörü: Ufuk Türk
Sayı: 36
Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır.
Her hafta Cuma günü yayımlanır.