
DÖŞ CEBİ
Mehmet Yaşar
Vefatının 38. Yılında Seyyid Ahmet Arvasi’yi Yâd
Seyyid Ahmet Arvasi’yi anlatmaya “bir fikir adamı” diyerek başlamak eksik kalır. O hem mütefekkir, hem dava ve aksiyon adamı, hem şair, hem eğitimci, hem iman ve gönül insanı, hem bir ahlak abidesiydi. 1932 doğumlu olan Arvasi Hoca, vefat ettiği 31 Aralık 1988 tarihine kadar süren kısa denilebilecek 56 yıllık ömrünü çok bereketli geçirmiş; bir nesle düşünceleri ve duruşuyla örnek olmuş, öncülük etmiş mümtaz bir şahsiyettir.
Böylesi çok yönlü bir şahsiyeti bu küçücük köşede anlatabilmek kabil değil elbette. Ancak dün ne yediğimizi, ne giydiğimizi bile unuttuğumuz, başımızı döndüren bir hızla değişen yaşadığımız zamanede durup düşünmemiz, hatırlamamız gereken çok önemli şeyler olduğu kanaatiyle Arvasi Hoca’yı hatırlama, hatırlatma ve hayırla yâd etme sadedinde üç beş kelamı da esirgemeyelim diye yazılmıştır bu yazı.
Eserlerinin ve hayatının hülasasını şöyle ifade edebiliriz: O, İslam’a hizmet eden Türklüğün ve Türk Milliyetçiliğinin bu kıvamda durması için mücadele etmiş ve ancak bu kıvamda durduğu müddetçe kıymet taşıdığına inanmıştır.
Milliyetçilik anlayışı da burada başlar. Seyyid Ahmet Arvasi, sloganların gürültüsüne kapılmayan bir Türk milliyetçisiydi. Ona göre milliyetçilik; hamaset değil, mesuliyetti. “Tez-antitez- sentez” bulanıklığı içinde Türk-İslam Ülküsü dediği şey, ne kuru bir etnik övünç ne de romantik bir geçmiş özlemiydi. Ahlâkı merkeze alan, ilmi önceleyen, insanı yücelten bir yürüyüştü bu. “İslam’la yoğrulmamış bir Türklük, Türklük değildir” derken; aynı zamanda “millî şuuru olmayan bir dindarlık da eksiktir” demekten çekinmezdi.
Onun öğretmenliği, üzerinde ayrıca durulması gereken bir bahis. Arvasi Hoca, öğretmeni sadece ders anlatan biri olarak görmezdi. Öğretmen, ona göre bir karakter mimarıydı. Talebeye sadece bilgi değil, istikamet kazandırmak zorundaydı. Bu yüzden “Eğitim bir medeniyet meselesidir.” derken laf olsun diye konuşmazdı. Bugün hâlâ eğitimle ilgili yazıları okunduğunda insanın içi burkuluyorsa, bunun sebebi söylediği pek çok şeyin hâlâ güncelliğini koruyor ve hatta ihmal edilmiş olmasıdır.
Sohbetlerinde ve yazılarında sık sık “aydın” tipini sorgular Arvasi Hoca. Halktan kopuk, değerlerinden utanan, Batı’ya hayran ama kendi milletine yabancı aydın tipine karşı sert bir itirazı vardır. Ancak bu sertlik kırıcı değil, uyarıcıdır. Çünkü o, bu toprakların yeniden kendisiyle, kendi değerleriyle barışmasını ister. Kendi dilini, tarihini, inancını hor gören bir zihnin memleketi ayağa kaldıramayacağını söylerken aslında hepimizi ikaz edip durur.
Belki de Arvasi’yi bugün yeniden okumamızın sebebi tam olarak budur: Dertler değişmedi. Sadece şekil değiştirdi. Kimlik bunalımı, eğitim meselesi, ahlâk krizi, aydın-halk kopukluğu… Hepsi hâlâ masada duruyor. Arvasi Hoca’nın farkı, bu meseleleri bağırarak değil, anlatarak; dışlayarak değil, sahiplenerek ele almasıdır.
Onu okurken insan şunu hisseder: Bir öğretmen, bir ağabey, bir münevver sizinle konuşuyor. “Yanlış yoldasın” demiyor; “Gel, doğru yolu birlikte arayalım” diyor. Belki de bu yüzden Seyyid Ahmet Arvasi, sadece bir dönem okunan bir fikir adamı değil; her sıkıştığımızda yeniden dönüp baktığımız bir istikamet taşıdır.
Bugün hâlâ adını andığımızda bir saygı duruşu ihtiyacı hissediyorsak, bu tesadüf değildir. Çünkü bazı insanlar ölmez; cümlelerinin içine çekilir ve oradan konuşmaya devam eder. Arvasi Hoca da onlardan biridir. Rahmet olsun…
EDİTÖRDEN
Yirmi Dokuzuncu Durakta Tekrar Merhaba
Kıymetli okurlarımız Garbi Yeli sayfamızın yeni sayısının hayırlar getirmesi niyazıyla tekrar merhaba. “Her dem yeniden doğarız bizden kim usanası” diyor Yunus Emre. İlk sayıdan bugüne nice değerli yazı ve şiirlerle kıymetli yazarlarımız ve siz değerli okurlarımızla birlikte olduk. Her hafta, dumanı üstünde bir ekmeği kucağında taşıyarak koşan bir çocuk sevinciyle sizlere kavuşmanın heyecanını yaşadık. Ve bu sevincin nice sayılarımızla devam edeceği ümidindeyiz. Merhum Ahmet abinin merhum âmâ üstadı Cemil Meriç, dergiler için “Hür tefekkürün kaleleridir.” der. Tefekküre bir kapı araladıysak ne mutlu bize.
Türkiye’deki taşra dergileri, şahit olduğumuz bunca tezelzül ve istikrarsızlıkta belki de yapılan en samimi, en içten edebiyat, sanat, kültür faaliyetleridir. Hiçbir riya, art niyet olmadan üç beş arkadaşın, edebiyatseverin bir araya gelmesiyle halis niyetlerle yola revan olur. Bizim de niyetimiz bu minvaldeydi, öyle de devam eder inşallah. Merhum Gemuhluoğlu’ndan bir söz hatırıma geldi: “Kendi kendinize sebepsiz yere hüzünlendiğiniz anlarda biliniz ki, Allah'a yaklaşmışsınızdır. Ve bizim hüznümüz Allah’adır. Biz durup dururken, kendi kendimize, kendi nefsani oyunlarımız için, şehevâtımız için mahzun olmayız.” Biraz da bu hal üzereyiz Allahualem.
Bu hafta, milâdî yeni yılın başında yirmi dokuzuncu durağımızda, yeniden sizlerle göz göze gelmenin, kelimelerin o tılsımlı köprüsünden geçip gönlünüze misafir olmanın heyecanını yaşıyoruz. Dünya hayatının oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bildiren buyruğa sığınarak türlü telâşelerin, iş yoğunluklarının ve bir takım dünyalık meşgalelerin içinde sadece şehri Maraş’tan değil Edirne’den Van’a, Iğdır’dan Bursa’ya, Ankara’dan Urfa’ya Türkiye’mizin birçok vilayetinden bizimle olan, yüreklerindeki kelimeleri bizimle paylaşan hem yazarlarımıza hem okurlarımıza bitimsiz teşekkürlerimizi sunarız. Taşrada, edebiyat ve sanatla iştigal etmenin, dergicilik yapmanın zorluğunu ehli bilir. Hele ki her hafta yayıma hazırlanacak dosyalar hazırlamak başlı başına bir meşakkattir. Burada başta yayın yönetmenimiz Mehmet Yaşar’ın ve değerli yazar ve şair dostlarımızın emeklerini göz ardı edemeyiz.
Yola çıkarken sadece bir gazete sayfası olmayı değil, hasbihal edilen bir mecra, dertlerin paylaşılacağı bir kucak, güncele hapsolmadan kendi gündemimizde yazıp çizdiğimiz bir sayfa olmayı hedeflemiştik. Yirmi dokuzuncu sayıdan geriye dönüp baktığımızda, her bir durağın ne kadar bereketli bir sofraya dönüştüğünü görmek, yorgunluğumuza büyük teselli oluyor.
Hayata dair ne varsa fütursuzca harcandığı, hızla tüketilen dijital görsellerin ve geçici heveslerin arasına sıkıştığı bir çağda, her şeyin "tık"landığı kadar değerli, "beğen"ildiği kadar var olduğu bu gürültülü dünyada Garbi Yeli’nin gönüllerimizi bir nebze de olsa her hafta serinletmesini ve soğuyan kalplerimize bir sıcaklık katmasını dilerim.
Geçmiş sayılarımızda kıymetli ağabey Enver Çapar, naif üslubuyla darası alınmış birçok yazı ve şiir kaleme alarak bizi yalnız bırakmadı. Değerli şair ve yazar Ömer Yalçınova, depremde kaybettiğimiz canlarımızı yad etmemize vesile oldu. Genel yayın yönetmenimiz Mehmet Yaşar köşesinde “Döş Cebi”mizde sakladığımız sızıları, sevinçleri ve hayata dair müstesna mülahazaları paylaştı. Yazar Mehmet Raşit Küçükkürtül unutulan mektuplaşma kültürünü yeniden canlandırarak “Şehir Mektupları” başlığı altında biriktirdiği notlarında bizleri Maraş’ın sokaklarında gezdirdi, insan hikayelerini ele aldı. Çatal Yolu’nun yazarı, hikayelerini keyifle okuduğumuz değerli ağabey Hasan Keklikçi ise “Köy Mektupları” başlığıyla dostları selamladı ve selamlamaya da devam edecek. Yazı ve şiirleriyle yüreğimize dokuna; Hasan Ejderha, Tayyip Atmaca, Cüneyt Cesur, Mustafa Işık, Mesut Bilginer, Ömer Kara, Ferhat Altun, İbrahim Bayram, Nurcihan Kızmaz, Nezir Kumlay, Sibel Kök, Hidayet Bağcı, Samet Yurttaş, Hasan Bazı, Mustafa Cihan Alliş, Gün Sazak Göktürk, Seda Nur Çetinkaya, Samet Yuttaş, Resul Bayraktar, Ali Eşik, Sibel Kurt Daşoluk, Burak Çırak, Furkan Turna, Hatice Nur Kaya, Davut Mortaş, Ömer Faruk Doğru, Şeyhşamil Ejderha gibi kıymetli dost ve ağabeyleri saygı ve sevgiyle selamlarken teşekkürlerimizi bir kez daha sunarız. Bu sayımızda ise, “marallar oymağında bir ceylanla oturup ağlayan şair” Hasan Ejderha, “Bizim Oflu Süleyman”ı yazdı. Döş Cebi köşesinde Mehmet Yaşar, Seyyid Ahmet Arvasi’yi yâd etti. Şiirleriyle Samet Yurttaş, Bedirhan Dal ve bendeniz yer aldık.
“Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti isterseniz, buyurun.” çağrımız bâkî. Çünkü biz inanıyoruz ki; edebiyat paylaşıldıkça çoğalan, çoğaldıkça kalpleri birbirine yaklaştıran bir mucizedir. Garbi Yeli esmeye devam ediyor. Yolumuz, sözümüz ve gönlümüz açık olsun.
Hasan Ejderha
Çok Süleymanımız Olsa
Bize Süleymanlar gerek. Keşke çok Süleyman'ımız olsa. Şükürler olsun ki bu yiğit örneği bizim kardeşimiz. Özlenen, günümüzde olması gerekene nasıl bir örnek şu bizim Oflu Süleyman...
Birazcık delişmen bir Karadenizlilik; üstelik Oflu. Bilenler bilir. Aradığımız delişmenlik için Oflu olmak bir farktır.
Merhum Ebulfeyz Elçibey için anlatılırdı: Zamanın Rus istihbaratı KGB Elçibey'in dosyasına bir mühür basmış; UMUTSUZ VAKA. Dosya rafa kaldırılmış "Yapılacak bir şey yok" diye. Şan şöhret ve makama zaafı yok. Paraya, kadına zaafı yok. İşkenceden, ölümden korkmuyor. Umutsuz vaka.
Yiğit örneğimizin ilkelerine ne kadar uyuyor değil mi?
Bizim Oflu: Delişmenlik istendiğinden de fazla. İnandığı davada inadı dağları devirir. Kur-an bilir. Sünnet bilir. Dost bilir. Kardeşliğe can verir. Kardeşlik demişken; ona kardeş olanların, dostlarının hepsi bir Süleyman.
Bunlar zengin olamazlar. Para biriktiremezler-biriktirmezler. Paraları, mülkleri olmaz. Yaptıkları memuriyete şükrederler ve oradan aldıkları ana sütü kadar helal, hak ettikleri maaşın helal olup olmadığından bile şüphe duyacak kadar da hassastırlar. Ay başını açık vermeden bulduklarına milyarlık ihale kazananlar kadar sevinirler.
Askerliği ve yükümlü oldukları görevlerini hakkıyla yaparlar ve ömür boyu vatan-millet kaygısıyla yaşarlar. Keşke çok Süleymanımız olsa. Bin atlı akıncıların deliliğini günümüz sosyolojisinde hayatın ortasında yaşayan-yaşatan yiğitlerimiz olsa. Süleymanlarımız olsa. Umutsuz vakalarımız çoğalsa bize kim güç yetirebilesi.
Ufuk Türk
Kar Şiiri
Ne zaman bir kar şiiri
Yazmaya gitse ellerim
Üşüyeceğinden korkarım hasta bir annenin.
Öyle romantik pozlar verilmez
Bizim oraların soğuğunu kimse bilmez
Sokak lambası da yoktur, kuşlara yuva da
Bir yoksulluk telâşesidir kar, bizim oralarda.
Kış erken gelir her çocuğa
Üşümüş ellerinde kalem,
Yanmış önlüğünde silinmez izler…
Her çocuk, yağmurun düşmesi gibi basar toprağa
Bizim oralar yakışmaz kartpostallara.
Çatısı akan evler, pencereden gelen uğultu,
Ağlamalar, soba karası duvar.
Yani içmek değildir bir kafede mevsimlik çaylar.
Kar romantik bir nesne değildir bizim oralarda.
Bir yükün çökmesidir omuzlara,
Gömülmesidir acının suratlara…
Bizim oralarda çocuklar yaşamayı
Erteleyerek büyür, yarınlara.
Kirli bir camdan seyreder
Kardan adam yapan çocukları bir hasta
Kağıtlar dolusu şiir yazsan ne fayda
Şiir gibi yaşamadıktan sonra.
Samet Yurttaş
Kendi İçine Dönmeyen Ne Bilsin İçindeki Âlemi
Hak buyruğu odur ki
Döner durur cümle âlem
Hak için dönmeyen
Nasıl dönsün pervaneye
Âlem için dönenler
Göremezler zikirdeki Âlemi
Kendi içine dönmeyen
Ne bilsin içindeki Âlemi
Hak dili odur ki
Mamur eder bir ömrü
Âdemoğlu konuşunca
Viran eder bir gönlü
Hak dilini bilenlerin
Sözü çıkmaz menzilden
Ağzına perde çekenler
Konuşur gönül dilinden
Hak kapısı odur ki
Açıktır bütün kullara
Kervan ile günah götüren
Döner rahmet ışığıyla
Hak kapısında bekleyenlerin
Yoktur günahsız günleri
El açıp tövbe edenlerin
Dökülür günah yükleri
Hak yolu odur ki
Yollar döner O’ndan O’na
Canı için yola çıkanlar
Cananı göremez O(nun) yol(un)da
Hak yolunu bilenler
Yürür âmâ olsa da
Hak yolu uzadıkça
Açılır gönül gözleri
Bedirhan Dal
Gelmekler Prangalı
Sanma ki bu ilk karşılayışım seni
Eşikler eskittim yolun gözlerken.
Telli duvaklı görmezden evvel başka kırlarda
Kapı pervazlarında, gözlerimin kanlı ayıklığıyla
Su gibi git su gibi dön diyen
Yine bendim.
Sanma ki bu ilk karşılayışım seni.
İncitirsin toprak üzerinde kaldığım günleri.
Dünya gözüyle bakamam,
Dost diyemem, yar diyemem
Başımı yerlere eğdirensin, hem yüreğimi kabartan.
Gelmeler, gitmeler kadar yakın ve uzak.
Tüm o zarafetinle, bir zaman muhakkak
İncitirsin toprak üzerinde kaldığım günleri.
O meçhul hayalden beridesin.
Şimdilerde, safkan sevgiler seline kattığım sen
Düşleri çoktan kırılmış o şeylerden
Muammalar yaratıp karşıma çıkansın.
Söyle bana dilleri bir kez olsun
Nahoş seda bırakmamış kadın!
O meçhul hayalden ne denli beridesin?
Seçkin bir sergüzeşt saldın başıma.
Baktın mı gözümden içre, tüm o gailesi dünyanın
Bakmaklarda eridi, bir bulandıran sen kaldın.
Sen ey, bir kez olsun yaralar sağmamış kadın
Heyula perdesi indirip üzerine hissiyatımın
Seçkin bir sergüzeşt saldın başıma.
Alaca bir ikindi vakti gibisin.
Nurunu çekerek kararttığın o zifiri günde
Bir başka dünyanın ışığındasın.
Sen ey, bir kez olsun düşlerimden düşmeyen kadın
Belli belirsiz ışık huzmesi bırakan ardında
Alaca bir ikindi vakti gibisin.
Gelmekler prangalı, bakmaklar kaçınılmaz
Günbegün bahtıma yazılan bir ceza bu.
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:
Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar
Sayfa Editörü: Ufuk Türk
Sayı:29
Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır.
Her hafta Cuma günü yayımlanır.