
DÖŞ CEBİ
Mehmet Yaşar
GURBETTEN SILAYA SELAM OLSUN…
Bazen insan, kelimelerin bittiği değil, kelimelerin kendi ağırlığı altında ezilip mahcup olduğu o hüzün dolu eşiğe gelir. Takvimler asrın felaketinin üçüncü seneidevriyesini, o zifiri karanlık 6 Şubat sabahını yeniden işaret ederken; zamanın bir ilaç olmakla birlikte sızıyı derinleştiren bir tarafı da olduğunu bir kez daha anlıyoruz.
İnanın, söze nereden başlayacağımı, göğüs kafesimdeki bu ağır boşluğu hangi cümleyle dolduracağımı bilemiyorum. Bazı boşluklar vardır ki, kainatın tüm kelimelerini toplasanız o kuyunun dibine ulaşmaya yetmiyor. Ve anlıyorum ki bazı boşluklar doldurmak için değil taşımak içindir.
Aradan üç yıl geçti deniyor. Takvim öyle söylüyor belki. Ama kalp takvim tutmuyor. Kalp hala o sabahın soğuğunda, o enkazın içinde, o tarifsiz sessizlikte duruyor.
Malum, insan, bu dünya denilen tozlu gurbete adım attığı andan itibaren aslında bir sürgündür. Hepimiz asıl vatanımızdan, o bezm-i elestteki ezeli huzurdan kopup gelmiş birer garibiz. Ancak bazıları vardır ki, bu dünya gurbetinde bize vatanın kokusunu hatırlatır, bakışlarıyla gurbetimizi unutturur, varlıklarıyla sürgünlüğümüzü şenlendirirlerdi. İşte o "güzel adamlar," takvimlerin, o kapkara sabahı, 6 Şubat’ı gösterdiği gün, bizi bu soğuk ve hoyrat gurbette bırakıp asıl vatanlarına, ahiret yurduna erkenden kanat çırptılar. Onlar, gurbetini tamamlayıp vuslata erdiler; biz ise burada, kimsesiz kalmış birer mülteci gibi, onların bıraktığı o derin boşluğa bakarak yutkunup duruyoruz.
Fikir menbâının sersâkisi, dostluğun pîri, büyüğümüz Ahmet Doğan İlbey ağabeyimiz… O, dostluğu modern zamanların o sığ ve bencil ilişkilerinden kurtarıp, kadim bir sığınak, yıkılmaz bir kale gibi yeniden inşa eden bir gönül abidesiydi. Yüce bir ruhu, her dertliye yetecek bir merhameti, her yetime açacak bir kanadı vardı. Her şeyden evvel bir "hüzün insanı"ydı. Onun hüznü, dünyevi bir kederden ziyade, ruhun bu dünya gurbetindeki sürgünlüğünü iliklerinde hissetmiş bir arifin vakur duruşuydu. Bir dostluk piri olarak bıraktığı o muazzam miras, şimdi bizlerin omuzlarında hem bir gurur hem de taşınması güç bir vefa borcu olarak duruyor. Onun gidişiyle, bizde dostluk kavramının bir yanı hep eksik, hep yetim, hep boynu bükük kaldı.
Ah Fazlı abi… Fazlı Başkan… Fazlı Bayram… Hep başkandı, hep derleyen, toparlayan, umut aşılayandı… Dünyada yüzü pek gülmedi. Hayat onu çilenin en keskin taraflarıyla sınadı, o ise her imtihandan biraz daha dervişleşerek, ve devleşerek çıktı. Bitmek bilmeyen dertlerini, dünyanın o yorucu gürültüsünü bağlamasının tellerine sarar; türkülerin o müşfik ve hakikatli gölgesinde soluklanırdı. Sıkı bir şairdi; mısraları tıpkı bağlamasının mızrap vuruşları gibi kararlı ama bir o kadar içliydi. Kendisi ve nâmı gibi kara talihini de alıp gitti…
Ve Ferhat Ağca... Gül yüzlü, güzeller güzeli Ferhat… Akademinin disiplinli zekâsıyla sanatın o ince ruhunu aynı potada eritebilmiş nadir insanlardandı. Bir ziraatçi olarak toprağı ve bitkiyi tanırdı; ama onun asıl uzmanlığı çiçeklerin diliydi. Maraş’ın çiçeklerine meftundu Ferhat. Onları sadece bilimsel birer veri olarak değil, ilahi birer şaheser, edebi birer hikâye gibi kâğıda nakşederdi. Ömrü, o berrak zihnindeki binlerce projeyi, yüzlerce şiiri hayata geçirmeye kâfi gelmedi belki; ama o kısa zaman dilimine sığdırdığı zarafeti, tamburunun tellerinden dökülüp ruhumuzu yıkayan asil nağmeleriyle bizlere bir ömre bedel bir duruş bıraktı. Bir elinde ilmin meşalesi, diğer elinde tamburunun mızrabıyla, Maraş’ın dağlarında açan nazlı bir çiçek gibi saf ve temiz göçüp gitti aramızdan.
Rahmet olsun, selam olsun dostlara…
Bu selam; Mehmed Güllü’nün masumiyetine, Doktor Mahmut Paçacı’nın o asil yalnızlığına, Mehmet Emin Mazı’nın gurbet içindeki garipliğine, Ömer Yenice’nin hasbi ruhuna, Aybala’mızın zarafetine ve ismini kalbimize nakşettiğimiz tüm önden gidenleredir.
Ve bu selam, bu gurbet yolculuğunu şehadetle taçlandıran büyük ruhlaradır...
Ahmet Doğan İlbey
MARAŞ’TA BİR TÜRKÜ OLSAM
Maraş’ta bir türkü olsam, Maraşlı hemşehrilerim bir yanık türkü düzseler, bir hüzünlü türkü yaksalar arkamdan, gam yemezdim. Maraş’ın oğlu olarak, ardımdan dostlarım bir türkü söylesinler isterdim. Çünkü ben, türküler söyleyerek, Tekbir çekerek Fransız kâfirini kovan Maraşlı İslâmların, yâni Maraşlı Türklerin çocuğuyum. Gücümün kaynağı türkülerdedir. Türkülerle yâd edilmeli, türkülerle târif edilmeliyim.
Maraş-Fransız Harbi’nde Evliya Efendi’yle Hâfız Ökkeş’in arasında olmalıyım ve o kahramanlarla Ahır Dağı’nın tepesinden Maraş’ı seyretmeliyim. Maraş’taki kopan figandan ve direnişten yüreğim bileylenmeli.
Bir Maraş türküsü tutturup Bedesten’le Taşhan arasında şehit olmalıyım
O mücâhitlerle birlikte “Maraş Maraş derler de uy amman amman...” diye bir Maraş türküsü tutturup, Akdere’den Uzunoluk’a yürüyerek, “ellik gâvurunun” yaptıklarının bedelini ödetmeliyim. Sonra o mücâhitlerle yanyana Bedesten’le Taşhan arasında harp ederek şehit olmalıyım. Cenazem hazırlanırken İslâm üzere, önce bir Maraş türküsü söylenmeli başımda. “Maraş Maraş derler de yâr amman amman / Bu nasıl Maraş bu nasıl da Maraş / Al kanlar içinde can veren kardaş…”
Ardından şu Maraş türküsü çağrılmalı: “Maraş’ın içinde bir çeşme akar / İçerim içerim ciğerim yakar / Şimdi garip anam yollara bakar / Öldü diye haber edin sılama…”
Arkamdan yanık bir Maraş türküsü söylesinler
Arkamdan ağlayanlar, Maraş’ın şu yanık türküsünü söylesinler: “Ufak taşınan da uy amman amman bina yapılmaz / Valla bir ben ölmeyinen gardaş Maraş yıkılmaz / Gardaş kalk gidelim yoldaş kalk gidelim / Yollar çamurlu kurusunda gidelim…”
“Maraş Maraş derler bir büyük Maraş / Döşeğim Kutnu da yorganım kumaş / Al kanlar içinde can veren kardaş / Bize mesken oldu Maraş illeri / Maraş’ın önünde bir sürü koyun / eşildi mezarım ılıdı suyum / Kefene sığmıyor şu selvi boyum…” türküsü Maraş Kalesi’nde söylenerek Maraşlılara duyurulmalı âhirete uçtuğum.
“Ölümü kaldırın koca Maraş’a”
Daha sonra cümle Maraşlılar “Ölümü kaldırın koca Maraş’a / Vurun arkadaşlar ben yaralıyım / Kara taş içinde kaldı mezarım / Çeteler bozuldu sersem gezerim / Fransız der ki bu nasıl uşak / Elinde filinta belinde kuşak / Vurun arkadaşlar namus günüdür” türküsünü söylemelidirler yürekten.
Türküler dolaşmalı Maraş’ın semâlarında. Maraşlılar türkülerine ve târihine yaslanmalı bir daha. Dil gücünü, yürek gücünü türkülerden almalı. Her yer Maraş, her yer türkü demeli. Maraşlı ecdadımız türküler söyleye söyleye vatan kılmışlardı Maraş’ı. Telli Senem’in, Kerem ile Aslı’nın, Tahir ile Zühre’nin sevdasına yakılan türküler ve Karacaoğlan’ın türküleri dillerinden hiç düşmemişti.
“Turnam nerden gelirsin aslı Maraş’tan”
Aslı Maraş’tan olan bir turna olsam. “Turnam nerden gelirsin, aslı Maraş” tan diye bir türkü düzseler adıma. “Turnam nerden gelirsin aslı Maraş’tan / Kanadın ıslanmış yağmurdan yaştan / Turnam sen korkmaz mısın alıcı kuştan / Vay gidi baba baba vay / Allı turnam yoldan geçmiş yorulmuş / Vay gidi baba baba vay / Şahin vurmuş kanatları kırılmış / Vay gidi baba baba vay.”
Anadolu türkülerinin mazmunlarından olan Turna, Maraş türkülerinde de eşe, dosta ve sevgiliye selâm götüren, gurbete çıkmış evlâdın ve kocanın hâlini sorup öğrenen, gönülleri birleştiren, sevenlerin mektuplarını getirip götüren, gönlü yüce, merhametli, güzel huylu ve hayırlı bir kuştur.
İşte böyle! Maraş’ta bir türkü olmak, bir Maraş türküsü söyleyerek işgalci Fransız askeriyle savaşmak bahtiyarlıktır.
EDİTÖRDEN
Değerli okurlar,
6 Şubat, takvimlerde bir tarih olmaktan çıkıp kalbimize saplanan bir hançere dönüştüğünden bu yana vaktin akışı değişti. Bizler için artık "depremden önce" ve "depremden sonra" diye ikiye bölünen bir hayat var. Ve her Şubat geldiğinde hüznümüz ve hasretimiz katlanarak devam ediyor. Deprem sevdiklerimizi bizden kopardığından beri hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Bu sayımız ve önümüzdeki hafta yayımlanacak olan sayımızda da depremde kaybettiğimiz canlarımızı analım onlara Fatihalar gönderelim istedik.
Evet… kelimeler, kalbin yükünü taşımaya yetmez. Ama bazen kelimeler bir nebze olsun kalbimizde yanan ateşlere su serpebilir. Tarih boyunca hüzünler, acılar ve kederler kelimelerin o esrarlı gücüyle dinmiş ve kelimeler yüreklere su serpmiştir. Bu, bazen bir şiirle, bazen bir türküyle olmuştur. Biz de bu niyetle önden giden canlarımızın yazdığı yazı ve şiirlerle karşınıza çıktık.
Bölgemizde yaşanan ve pek çok ili etkileyen bu depremde binlerce insanımızın yanında edebiyatçı, şair ve yazar da aramızdan ayrılıp öbür dünyaya göç eyledi. Hepsine Allah’tan rahmet diliyoruz. Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi de bu hüznü en çok yaşayan kuruluşlardan biri oldu. Yıllarca bu gönül ve dostluk sofrasında diz kırıp oturan Ahmet Doğan İlbey abi ile eski şube başkanı Fazlı Bayram abi ve dostumuz Ferhat Ağca da ebedi aleme göçünü toplayanlardandı. Bir gece ansızın kuş olup uçtular. Ferhat, Ahmet abinin tercümanıydı, Fazlı abi ise türküdarı. Ahmet abi, ikisini de yanına aldı ve göç ettiler.
Bu sayımızın 6 Şubat’a denk geleceğini ve içeriğini de özel bir dosya gibi 6 Şubat’a dair hazırlayacağımızı dost ve ağabeylerimize duyurduğumuzda sağ olsunlar birçok yazı ve şiirle mukabele ettiler. Ancak malum biz bir gazetenin sadece bir sayfasına sığmaya çalışıyoruz ve yerimiz oldukça dar. Ve düşündük ki; bu özel sayıyı önümüzdeki hafta da devam ettirelim ve canlarımızı bu vesileyle anmaya devam edelim.
Koca bir şehrin ortak acısı, eksik kalmış hikayeleri ve hiç bitmeyecek bir özlem var. 6 Şubat’ta saatler durduğunda, sadece binalarımız sarsılmadı; hayallerimiz ve geleceğimiz de sarsıldı. Ahmet abi bir yazısının başlığında “Allah’ın Bir İkramıdır Ölüm” demişti. Hele ki böyle bir ölüm… Onlar dostuna kavuştu, şehit oldular. Yerleri nur olsun. Yahya Kemal’ e bir sohbet esnasında İstanbul’un nüfusu ne kadardır diye sual edilince o da çok yüksek bir rakam söyleyerek yanındakileri hayrete düşürmüştü. Ve sonra ekleyerek “Biz ölülerimizle yaşayan bir milletiz.” demişti. Evet… şehrimizin ortasında bir mezarlık bulunsa da bir yanımız hep Kapıçam’da ve bu söz ruhumuzda daha da anlam kazandı artık.
Bu sayımızda geceler boyu okuyan ve yazan Ahmet Doğan İlbey Ağabey’in “Yarın Ölecekmiş Gibi Yazmak” yazısını yüreklerinize sunduk. Şiir olarak ise tevafuk oldu ve bir “Baba” üçlemesiyle karşınıza çıktık. Fazlı Bayram “Babamın Teknesi”, Ferhat Ağca “Babamın Elleri” ve yavrumuz, Ali’miz Ali Fuat Bayram ise “Babamın Gülleri” şiirleriyle bir gül medeniyetiniz numunelerini sundular. Biz de bu şiirleri depremde kaybettiğimiz tüm babalara ithaf ediyoruz. Helal kazancın ve emeğin hassasiyetiyle yaşayıp ömür sürmüş, beli bükülmüş tüm babalara ithaf ediyoruz.
Ebedi aleme yolcu eylediğimiz tüm canlarımıza Allah’tan rahmet; geride kalanlara ise tükenmeyecek bir sabır diliyoruz. Şehrimizin o güzel siluetini yeniden inşa ederken, kalplerimizdeki o büyük boşluğu da sevgi ve hatıralarla onaracağız. Hüznümüz taze, hüznümüz Allah’adır. Hoşça kalın.
“Yunus öldü diye salâ verirler
Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez.”
Ferhat Ağca
BABAMIN ELLERİ
Annemin ıslak mendili
Dindiremezken ateşimi
Alnımda dururdu
Babamın elleri
Alevler söndürürdü avuçlarının içiyle
Bazen rengârenk ederdi cami duvarlarını
Biraz işçi biraz memur
Ama her zaman mağrurdu
Babamın elleri
Pürüzlü beton etlerini yüzmüş
Pürüzleri dolduran buzun yardımıyla
Sargılar sardım parmak parmak
Annemin eşarbıyla
Bu sargılar kaç abdest kurtarır?
Bu eller kaç karın daha doyurur?
Annem nasıl doğurduysa
Doyurdu bizi
Babamın elleri
A. Fuat Bayram
BABAMIN GÜLLERİ
Her gün sular güllerini
Çiçek açsınlar diye
Mis gibi kokuları
Babamın gülleri
Çok severdim gülleri
Hele de babamın güllerini
O güllerin yeri bir başka
Ben de sulardım
Babamın güllerini
Çekerdim içime mis kokuyu
Dedim ya o güller bir başka
Her hafta çiçek açardı
Babamın gülleri
Kahramanmaraş Doğukent İMKB Orta Okulu 5/B sınıfı
Fazlı Bayram
BABAMIN TEKNESİ
İpek gömlek giymezdi babam
bilirdi haramdı
sabah seccadelerinin
yorgun bekçisiydi
rıskımızı helal sağardı geceden
hamuru döverdi vakit girmeden
namaz sonrası yakardı ocağımızı
bilirdik hamurumuz yoğrulmuş
bilirdik babamız yorulmuş
lokma lokma dökerdi hüznünü
kızgın yağın içine türküler eşliğinde
‘zülüf dökülmüş yüze aman’
bir yangın yeriydi babamın yüreği
marifetli ellerinden dökülen lokmalar
tekkede pişer ve olgunlaşır
sonra şerbete kavuşurdu
şerbet kevser tadında
şerbet cennetten bir ırmak
kahvaltı sırası babamın şimdi
biz okul çantası sırtta
harçlıklar cepte güle oynaya
her şeyimiz tas tamam çıkarken evden
babam hüznüyle kalırdı sofrada
sonra çarşı pazar
benim babam helal ekmek savaşçısı
yatsı okunurken eşikte görünen kahraman
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: [email protected]
Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar
Sayfa Editörü: Ufuk Türk
Sayı: 34
Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır.
Her hafta Cuma günü yayımlanır.