DÖŞ CEBİ

Mehmet Yaşar

Editörün “Kısa Kes” Dediği Yazı

Ey azîzân! Bu hafta bu köşede size uzun uzadıya anlatacaklarım, kağıt üzerinde devasa bir medeniyet kuracak fikirlerim, hatta üzerine makaleler yazılacak dertlerim vardı. Fakat editör masasında işler bu hafta biraz "duygusal" ve bir o kadar da "stratejik" ilerledi. Meğer dergimizin sayfaları, aniden beliren bir misafirin gelişiyle bir hayli daralmış ve bizim Döş Cebi arazisinde bir imar değişikliğine gidilmiş.

Bu hafta huzurlarınıza biraz "eksik" çıktım. Malumunuz, yazarlar için bazen kelimeler evlat gibidir; hangisini feda etseniz canınız yanar. Ancak editörümüz Sayın Ufuk Türk’ten gelen "Kısa kes, yaklaşık 300-350 kelime olsun" talimatı, benim 500 kelimelik konfor alanıma bir el bombası gibi düştü.

Sanırsınız ki kelime başına vergi ödüyoruz ya da Döş Cebi’ndeki kelimeler altına, borsaya endeksli! Efendim, bir yazarı "kısa yaz" diye zorlamak, bir aşçıya "karnıyarık yap ama patlıcan kullanma" demek gibi değil midir? O fazladan 150 kelimede ne cevherler, ne edebi sanatlar, ne felsefi derinlikler vardı bir bilseniz... Hepsi zalım editörün duvarına toslayıp dağıldı.

Neymiş efendim editörün kadim dostu Oflu nâm Süleyman Kılıçbay, geçen hafta kendisine kıymetli büyüğümüz Hasan Ejderha tarafından atılan “Çok Süleymanımız Olsa” zarfına cevap yazmışmış da, yazılan cevap da biraz uzunmuş da, bize gelince zalim kesilen editör kadim dostu yazı gönderince kıyamamış, kısaltamamışmış da… Mış mış da mış mış… Editörün adaletindeki şaibeyi, pardon şaibesizliği (!) görüyorsunuz değil mi?

Şimdi ben burada nefes nefese, kelimeleri idareli kullanarak meramımı anlatmaya çalışırken, yeni yazar arkadaşımız muhtemelen geniş geniş, sanki Maraş altında arazileri varmış gibi yayıla yayıla anlatıyordur hikayesini. Biz ise 350 kelimenin içine dünyaları sığdırma mucizesini gerçekleştirip, geri kalan 150 kelimeyi editörün kadim dostuna olan "vefa borcuna" hibe ediyoruz.

Editörlerin adaleti böyledir efendim. Bu adalet bazen makas/bıçak olarak görünür, bazen terazi. Kimine kasap gibi hatta kassâb-ı bîinsafın kemiğe vurduğu satır darbeleri gibi, kimine kuyumcu terazisinden daha hassas bir yaklaşımla…

Gördüğünüz gibi, lafı uzatmamak için verdiğim bu amansız mücadele, yazının kendisinden daha çok yordu beni. Kelimeleri saymaktan, ne anlatacağıma odaklanamadım. Her noktadan sonra "Aman, sınırı geçmeyeyim." korkusuyla kalemi (klavyesi) titreyen bir yazar oldum sayın editör sayesinde.

Neyse efendim, bu yazı tam burada biterse bilin ki yeni misafir sayfanın altından başını uzatmıştır ve benim 351. kelimem kapı dışarı edilmiştir.

Saygılarımla…

KÖY MEKTUPLARI

Hasan Keklikci

Değerli Büyüğüm

Savaş Kıyak Hoca’ma

Muhterem Hocam; “mektubuma başlarken üzerime farz olan tanrı selamlarımı sunarım.” Sonra tekrardan selam eder ellerinizden öperim. Haddim olmayarak halinizden sual ederim. Bizler ve cümle müminler için hayır dualarınızı istirham ederim.

Erzincanlı Salih Baba, “Sen yalancı nefs elinden kurtaramazsın özün/Ne münâsib eylemeklik kâmil insân ile bahs” demiş. Bunu bile bile; bana, size bu mektubu yazma cesareti veren şu âciz, köylü yüreğimi hoş görmenizi isterim. Bizler ne kadar kendimize mukayyet olmaya çalışsak da bir türlü beşir edemiyoruz, illaki bir şeyler bir yerlerden pırtıyor. Şükür elhamdülillah ki Cenabı Allah size, bizim yaptığımız bunca çeletlikleri hoş görecek bir feraset lütfetmiş.

Ahmet Haşim, “Gazetecilik, ticaret mahiyetini aldıktan sonra, kendisine ‘müşteri’ ismi verilmesi daha doğru olan okuyucunun hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler, yavaş yavaş sütunlarından ‘fikir’ in bütün şekillerini süpürüp attılar.” demiş. Bizim gençlerin fikri, şiiri kısacası edebiyatı yeniden bir gazetenin, Kahramanmaraş Manşet Gazetesi’nin orta sayfasına nakşetmesi takdire şayandır, diye düşünüyorum. Eminim Dükkân’cıların bu çalışmasını siz de beğenmişsinizdir.

Üzerimizde hakkı çok, nice cahilliklerimize sabretmiş Büyük Hocam; bizim köyü demiş miydim size? Biz küçükken olan bizim köyü; Karadere’yi. Karadere merkez köymüş. Babam bir gün beni de götürecek. Kenarından bir dere akıyormuş. Harmancık, Yanıklı, Kocaseki ve Uncular da merkez köyün obaları. Hepsi bayır. Yokuş. Hepsi dağ köyleri. En yukarıdan bir taş yuvarlasan, en aşağıdaki Ceyhan nehrine kadar gider. Uncular bizim aşağımızda Ceyhan nehrinin kenarında. Karşısında Loğlaz Kalesi var. Şehirden yol geliyor. Koca yol. Taş motoruyla yapmışlar. Taş motoru, kayaları kırık kırık ediyormuş. Kırılan taşları kürekle yolun altına atıyorlarmış; koca yolun. Babamın yanına bir kişi daha gelirmiş, taş motorunu loğ gibi çekip götürürlermiş. Babam öyle diyor. Jandarma karakolu ve camisi var. Yazın pamuk ve biber ekiyorlar. Portakal da var. Yanıklı, derenin öte geçesinde. Camisi yok. Tepenin üzerinde yanı yanına dizili evler. O zaman ben daha tren görmemiştim. Tren görmüş olsaydım “tren vagonu” gibi derdim, Yanıklı’nın evleri için. Harmancık, Çatal Gedik’in öte yüzünde, bizim köyden görünmüyor. Hem anamın hem babamın doğduğu yer. Hafız Hoca Dedemin evi orada. Fakat bizim evimiz Kocaseki’de. Geçenlerde babam Deli Mıstık’ı görmüş. Kendi kendine konuşuyor, el kol hareketleri yapıyormuş. “Ne yapıyorsun Mıstafa Efendi?” demiş. -Deli Mıstık’a Efendi demezseniz size kızar- Deli Mıstık, “Buradan yol yaptıracağım, projesini yapıyorum.” demiş. Deli Mıstık’ın dediği çıkar. İnşallah bizim de kocaman bir yolumuz olur. Kalabalık bir köy burası birçok oymak, sülale var. Karadere’den Çavuş Musa’nın dediğini dersem siz gerisini anlarsınız: “Zavraklı olsun karnıkara olmasın. Fakılar’dan olsun eke olmasın. İsmailli olsun koltuktan almasın. Abacılar olsun inat olmasın. Çıraklı olsun kaypak olmasın, Tecirli ve Yanıklar da hiç kâle alınmaz.” Eee, dediğinizi duyar gibiyim Hocam; biz bura yalnızız…

“Biz iyiyiz. Sonbahar geldi köyümüze.” demiştim Enver Hoca’ya, mektubumda. O merak eder. Sizi ihmal etmez, uğrar size. Yanınıza geldiğinde selamımızı söyleseniz. Yazın işe giden köylülerin biri hariç hepsi geldi. Babam da geldi. Geldi amma “Portakala gideceğim,” demiş. Anam bibime demiş, babamın portakala gideceğini. Bibim de babama, “N’otucun Adana’da, Mersin’de deli ocağı batmayasıca? Maymala çalmaya mı gedicin?” demiş. Babam, İbiş Cuma’ya “Portakala gitseydim çocuklara ayakkabı alacaktım; bu sene büyüdüler, kış günü ayak yalın gezdirmeyecektim. Biraz para kazanınca Mersin’i iyi bir gezecektim.” demiş. Büyük Ahmet dedem Analık Hasan emmiye laf verirken Mahmut duymuş. Bir de babam koca adam olmuş, dört tane oğlu varmış. Dedem bir şey dese belki babamın canı sıkılır, gönüllenirmiş. Ne işi varmış portakalda. Bugüne kadar portakal deşirerek mi geçinmiş? Portakal, erik toplamaya benzemezmiş dikenleri adamın elini delik deşik edermiş. Ara sıra Hartlap’a bir yük odun götürür, hem kendi evinin ve hem de dedemgilin ihtiyaçlarını görürmüş. Alacağı iki şişe gaz değil miymiş? Şey de olurmuş; öyle çok dışarı gidip gelirse gözü açılırmış. “Eee,” dedi Mahmut, “babamın gözü açıık!”

“Selam ve selamet doğru yolu tutanlara olsun.” Eli bol, yüreği yumuşak hocam.

Süleyman Kılıçbay

Tüm Dünya Çocuklarının Emmisine

Efendim,

“Evveli, ahiri, zahiri, batını selamlarım. El evvelü Allah, el ahiru Allah, ezzahiru Allah el batinu Allah. Sahibi selamlarım. Sahibi hakikiyi selamlarım. Sağımı, solumu, önümü, ardımı selamlarım. Levlake sırrının mazharını selamlarım. Validesini, Hatice validemi, Fatıma validemi selamlarım. Cihan-ı Yar-ı Güzini selamlarım. Erkan-ı Erbaa’yı: Selman’ı, Mikdad’ı, Ammar’ı, Ebu Zerr’i, selamlarım. İmameyn’i Muhteremeyn’i selamlarım. Taife-i ecinniyi selamlarım, Müminlerini ve Müslimlerini. Ve sizi selamlarım…” (Fethi Gemuhluoğlu)

Şehr-i Maraş’taki tahsilimin Dükkan-ı Yemenden sonraki en kıymetli payesi olan Üniversitenin kütüphane binasındaki dergahınıza kabul buyurduğunuzda fakire kurduğunuz ilk cümle “Fethi Gemuhluoğlu’nu bilirmisin?” olmuştu. Kâinatın aşk üzere, dostluk üzere halk edildiğini işittim ise de Dostluk Üzerine, rahmetli Gemuhluoğlu ağabeyi tanımama ve onu tanımadan işitilenlerin ham, söyleneceklerin sığ kalacağını bilmeme vesile oldunuz. İş bu sebeple zatıalinize yazdığım ilk mektubumda sizi Gemuhluoğlu ağabeyin selamı ile selamlamak istedim. Haddi aştım ise affola…

Ak saçlı Hüzünkarımın uçmağa vardığı günden beri cemalinde ak saçlımı gördüğüm Muhsin yürekli emmim; Garbi Yeli ile salık buyurduğunuz zarf gönlüme kor gibi düştü. Dağların taşıyamadığı ilahi çağrıyı âdemoğlu yüklenmiş derler. Sen bu yarım akıllı, azca Anadolu çokça şehirli, kıymeti “Adam olmak” yolunda dosdoğru sefer eden dostlarının eteğinden tutabildiği kadar olan fakirin ademiyetini neden böyle ağır imtihan edersin? Ben ki “ruhumun yüklendiği bir avuç toprağı” taşımaktan aciz Süleymanım, nasıl bir yiğit örneği “Umutsuz Vaka” olayım? Ben ki bunca vakit, bunca kelam, bunca sabır, bunca talime rağmen “Aşk odundu yanmaktan” aciz Süleymanım, özlenen olmak ne haddime…

Ah cemali Ak saçlı, yüreği Muhsin emmim ben ki Anadolu’nun “yitik”oğlu, “umutsuz vakayım.” Nasıl ola ki yıldızı göklerde olan Hilalin şanlı neferi Ebulfeyz Elçibey ile anılayım. Estağfurullah, Estağfurullah, Estağfurullah…

İlâve Yazı:

2 Ocak 2026 günü Yatsı namazından sonra Deste başımız Mehmet Yaşar ile yapmış olduğum telefon görüşmesinde öğrendim ki “Tüm Dünya Çocuklarının Amcası ak saçlımın yadigarı emmim bu fakire Garbi Yeli vasıtası ile bir zarf atmış. Deste başımızdan, vatan nöbetinde olduğumu, nöbetin zaafiyete uğramaması için emmimin zarfını yayından evvel benim ile paylaşmasını rica ettim. Kendisi bana derginin Genel Yayın Yönetmeni olarak böyle bir iltimasta bulunmayacağını herkes gibi yayın saatini beklememi söyledi. Karşımdaki kallavi bir genel yayın yönetmeni madem, o vakit Karadenizliliğimi konuşturayım dedim. Ofluların yerin altında nesi var, ne kadarı varsa hepsinin kapısını çalıp Türkiye Yüzyılında ana akım medyanın baş solisti Mehmet Yaşar olmayı vaat ettim amma gene de kar etmedi. Beni avutacak kadar şifa niyetine başlık bile vermedi. Aklıma hemen dervişliği yavuzluğundan ağır basan Ufuk Türk geldi. Garbi Yeli’nin Genel Yayın Yönetmeni deste başımız olsa da editörü Ufkumuzdu. Mehmet Yaşar’da olan bu yazı illaki Ufuk abinin de heybesine düşmüştür. Ahh saat alafranga 12’yi geçmiş olmasından olacak Oflu olmanın meşrebinden neşet kurnazlığım saflığa bürünmüş ki zarfa ulaşmak için bulduğum çareyi bir heyecanla deste başımız Mehmet Yaşar’a da deyiverdim. Çukurova’nın yiğit evladı fakir gibi nöbet memuru değil ki efendim. Siyasal Bilimler doktoru, bir ilmi siyasette bulundu ki kurnazlık ile açabileceğim tüm kapılara kilit vurup anahtarı eline aldı. Çare yok sabahı bekledim.

Ak saçlı Hüzünkarım, Dükanı-ı Yemen’in ebedi komutanı Ahmet abimden öğrendiğim düstur o dur ki “Hüznü ve Türküyü yüreğine bir duman gibi çekmek Millet-i Beyza’nın bütün sızılarını çekmek demektir.” Maişet sebebi ile Mağaramızdan ırak kalmışlığın, dükkân türkülerini dinlemeden güne başlar ve geceyi getirir olmanın nefsime kattığı rehavetten olacak ki yirmi küsur gündür ciğerime çekmediğim acı dumanı yirmi günlük alacağım ile Türkülerle Hüznümüz Allah’adır diyerek içime çeke çeke Garbi Yeli’nin yayın saatini beklemeye koyuldum. Saat sekizi gösterdiğinde yemen türküsü ile açtım zarfı. Emmimin mektubunun daha başlığında Nefesim kesildi. Yazıyı okudukça taşıdığım eğri odunların mahcubiyeti, bedenimi, ruhumun taşıdığı bir avuç toprakta eritti.

Yemen Türküsü’nden sonra Kırmızı Gül çalıyordu. Aahh Ahmet abi Hasanların Ejderhası, vur ha vur, dövüyordu beni. Omuzlarımda öyle bir ağırlık belirdi ki otobüse binmek için beklediğimiz kaldırımda bir sokak lambası yoktu ama ben yine de o kaldırıma yığılıverdim. Cebimden çıkardığım bir tütün kâğıdı kabuğuna yukarıdaki maktubumu yazdım. Çatal yüreğinize sığınırım Ahmet abi. Kulağımda çalan Dükkân Türküsü; “Seher yeli nazlı yâre bildir beni bildir beni…’’ deyu sadrıma vurunca ruhâniyetinizi meşgul ettim. Selam ve dâim muhabbet ile…

Kaç vakit kaldırımda kaldım bilmiyorum ama ruhumdaki sızıyı hafifleten dost Ufuk abi ahvâlimi tahmin etmiş olacak ki Garbi Yeli’nin 29. sayısı yayınlandıktan bir süre sonra beni arayarak “Çok Süleymanımız Olsa’’ başlığının bağlamını şerh etti. Mağara günlerinde Fazlı Bayram’ın mızrabından ve yanık hançeresinden dökülen Pınar Başı türküsünde buğulanan gözlerin yerini, fakirin Ahmet abiye yaptığı tercümeler sebebi ile neşe kaplar, mağaramızda hüzün ile keyif cem oluverirdi. Belki de bu yüzden uçmağa varırken tercüman diye beni değil Ferhat’ı almıştır yanına kutlu komutan. Önden gidenlere selam olsun. Ufuk abinin şerhi de hüznüm ile tebessümü öyle cemetti ki vayh dedim zalım emmi. Başlıktaki bağlam dükkân ehlinin malumudur. İlave yazının asıl yazıdan uzun olması bir Ahmet Abi geleneğidir ancak Ahmet abinin ilave yazılarından da uzun olmasın diye ehline malum olan “Çok Süleymanımız Olsa” başlığının bağlamına burada değinmeden emmime sual ederim: Efendim, yazınız bir teyit midir yoksa tekzip mi?

Ali Eşik

Sinemdeki “Z” Sesi

“Gâh çıkarım gökyüzüne

Seyrederim âlemi

Gâh inerim yeryüzüne

Seyreder âlem beni”

Zannın ziyareti zulmetti

Zühre küstü dileklerime

Kahrım ihaneti affetti

Cemre düştü yüz etlerime

Zaten diye başlayan her şeyin başı kesilmiş olsun

Riyadan kurtarırız rüyalarımızı

Zatı gülmez zihnimdeki akıbetin

Battaniyesi altında kaldı batın fikrim

Zahiri ziynet olsa gömülür

Bulanı da öldürürüz

Aramayana zin vurun

Aradığıma zil

Hain güldü

Tebessüm küfür

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]