Whatsapp Image 2026 02 12 At 15.55.50

6 ŞUBAT ÖZEL SAYISI -2

Memduh Atalay

Göçenlerle Birlikte Yaşamak

Ölenlerle diyemedim çok soğuk ve acımasız geldi bana. Deprem kelimesinin telaffuzunda bile bir şiddet, sertlik var. Kaldı ki beşeri hiçbir mukavemetin tesir etmeyeceği depremin etkisi bambaşka bir şey.

Ahmet Doğan İlbey, Ferhat Ağca, Fazlı Bayram, Murat Akkurt ve hayatının baharında nice dost, tanıdık ve canım öğrencilerim ...

Ahmet Abi, büyük küçük herkesin abisi. Aslında tüm beşeri acılarını gizleyen bir muharrir, bir abasız postsuz derviş. Yazılarındaki sertliğe karşın yufka yürekli bir derviş. Kimi seviyorsa mutlaka kendi dünyasından bir ad koyar, öyle sever. O koyduğu ad muhatabına bir istikamettir. Epistemolojik bir cemaat lideridir adeta özel, kendine has bir dil ve tutum içindedir. Yani aradan geçen zamanda sevenlerinin dünyasından çıkmadı. Yokluğu Ahmet Abi eylem ve söylemlerinin şerhi ile gideriliyor. Yahya Kemal 'in ifadesi ile " Biz ölüleri ile iç içe yaşayan bir milletiz" zaten. Öyle de yaşıyoruz.

Meşum ve müziç kulak problemi sona erdi. Ruhun sesi bizim dünyada alışık olduğumuz ses değil elbet. İnanıyorum ki ilahi nefha ile ruhunun ses kanallarına lahuti sesler bülbül gibi şakıyor. Dünyaya , çevresine bir abi profili sundu ve göçtü. Ne güzel insandın sen Ahmet abi. Bu yazıyı sadece senin için yazıyorum, senin ruhun şad olsun diye. "Vayh" dediğini duyar gibiyim.

Ferhat ve Fazlı her ikisi de Ahmet Abinin yoldaşları. Ferhat tercümanı idi Ahmet Abinin Fazlı türküdarı. Birlikte göçtüler. İkisi de canımızdan can idi. Dünya hepimiz için göç meydanı. Önce gidenler bize öte dünyayı daha sevimli kılıyorlar, biz de mecbur olduğumuz seferi daha katlanılabilir kabul ediyoruz. Hâlâ telefonları duruyor. Sanki Ahmet Abinin tekrar arayacağını " Memduh Bey hal hatır için aradım." diyen müşfik sesini duyacak gibiyim. Ya da Fazlı veya Ferhat bir çayevi yarenliğine çağıracak hissi.

Kötüler kalıyor, iyiler göçüyor; desem günaha girer miyim bilmiyorum ama Mustafa Kutlu' dan ödünç alarak şöyle desem söz yerini bulacak:

İyiler ölmez!

Yunus Emre de öyle dememiş miydi

Ölürse tenler ölür/ Canlar ölesi değil.

Göçünü toplayan Allah'ın Celal isminin tecellisi ise Cemal isminin esenliğine emanet olan cümle ahbaba selam olsun

Enver Çapar

Yanık Bir Türkü: Fazlı Bayram

6 Şubat depreminde kaybettiğimiz canlarımızı bir kez daha rahmetle anıyoruz. Biz Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş şubesi (dükkan) olarak üç canımızı kaybettik depremde. Dükkanımızın komutanı Ahmet abi, Ahmet abinin türküdarı Fazlı Bayram ve Ahmet abinin tercümanı Ferhat Ağca. Dükkan demek bizim için kardeşlikten öte bir bağ ile birbirimize bağlandığımız bir dostluk ve muhabbet meclisidir. Bu üç canımızı birbirinden ayıramayız anarken de. Birinden söz ederken muhakkak diğerlerinin de adı geçer. Biz hepimiz birdik çünkü. Bizi bir eden “bir hocam” vardır. Allah cümlesine rahmet eylesin.

Fazlı Bayram, gönlünü dostlarından gözünü budaktan esirgemeyen yiğit, mert bir delikanlı idi. Dünyaya eyvallah etmeden yaşadı kısacık ömründe. Muhannete muhtaç olmamak adına bir ömür boyu didindi durdu. Kara Fazlı da derdik biz ona. Feleğin yüzünü güldürmediği adamlardandı. Ahmet abi rahmetli “benim kaderim kara” derdi. Onun da kaderi karaydı biraz. Ailesi her şeyi idi. Onlara çok bağlıydı. Kader de onları ayırmadı depremde. Eşi ve üç evladıyla birlikte göçtü bu dünyadan. Oğlu Ali Fuat’ın temiz yüzü, tatlı tebessümü halen gözlerimizin önünde. Geçim derdi, maişet yükü onun omuzlarında daha ağırdı. Çok çeşitli işlerde, farklı mesleklerde çalıştı. Sık iş değiştirmesi uyumsuz olduğundan değil hiç kimseye eyvallah etmemesindendi. Yanlış gördüğü bir olay veya durum karşısında hemen tavrını ortaya koyar daha olmazsa ceketini alıp çıkar giderdi. Rızkı veren Allah der, yeni bir işe koyulurdu.

Çalışkan ve becerikli biriydi. On parmağında on marifet vardı. Hiç bilmediği daha önce yapmadığı bir işi çok kısa sürede kavrar ve en iyi şekilde yapardı. Risk alır, kadere razı olur, yoluna devam ederdi. En son işi tır şoförlüğü idi. Bu işe başlamadan önce bir tıra binmişliği bile yoktu. Her şey iki üç ay içinde oldu. Tır ehliyeti aldı ve hemen işe başladı. Böyle bir işe çoğu kimse cesaret bile edemez. Türkiye’nin çeşitli illerine seyahat ederdi. Gittiği ilde veya yakınında bir dost varsa muhakkak onu ziyaret ederdi. Delikanlılığın delisi vardı onda. Dost delisi, dava delisi biriydi.

Fazlı iyi bir şairdi. Çoğu zaman suskun ve hüzünlüydü. Dünyanın sahteliğinden insanların fırıldaklığından şiire kaçardı. Kelimeleri insanların alnının çatına söylerdi. Dostlarına yaslanır, şiir biriktirirdi heybesinde. Şiirlerini iki kapak arasında bir kitap olarak göremedi. Onun bize emaneti olan bu görevi yerine getirmek boynumuzun borcudur. Yakın zamanda inşallah şiirlerini bir kitaba büründürüp bir hatıra olarak baş ucumuza koyacağız.

Ona türküdarlık makamını “Hüznü ve türküsü olmayanın merhameti olmaz” diyen Ahmet abi vermişti. Hem yazan hem çalan hem söyleyen bir ozandı. Saz çalarken yüzünde bu milletin hüznü okunurdu. Yanık sesi bağrımızı deler bizi buralardan alır götürürdü. Depremden iki gün önce her hafta olduğu gibi Cuma akşamı dükkandaydık. Ahmet abi, Ferhat ve bütün dostlar bir aradaydık. Uzun zamandır çalıp söylemiyordu. O gün sazı eline aldı ve yanık sesiyle içli türkülerimizden söyledi. Son görüşmemiz olduğunu nereden bilebilirdik. Türkülerle veda etmiş oldu bize.

Fazlı iyi bir okurdu aynı zamanda. Kitap dolu çantasını yanından ayırmazdı. Hamaset devrinin bittiğini söyler okumak ve çalışmak lazım derdi. Olayları, kişileri fikir terazisinde tartar öyle yorumlardı. Yanından ayırmadığı deri çantasını kendi dikmişti. Marifetli biri dememiz boşuna değil. İşten güçten zaman bulabilse küçük bir atölyede deri işleme işi yapmak istiyordu. Böyle bir hayali vardı. Yaptığı çanta ve eşyalar gerçekten bir ustalık işiydi. Bir ustaya çıraklık etmişliği yoktu bu işte de. Hudayinabit biriydi. Kafasına koyduğu bir işi tasarlar ve yapardı.

Mektubun tarihe karıştığı günümüzde dostlarına postadan mektup atardı. Zarfı gören ilk önce bir şaşırırdı; bu devirde mektup yazmak. Zarftan bir mektup çıkar, bir adet de tütün kağıdı. Mektup gönderdiklerinden bu tütün kağıdına bir şiir yazıp geri yollamasını isterdi. Tütün kabuğuna şiirler yazan deli bir şairdi. Geriye hatıralar ve avuntular kaldı. Rabbim onu öbür alemde güldürsün. Vesselam…

Hacı Ahmet Eralp

Yara Bandı

Akif abi bir çift yara bandı aldı o gün. Her iki yanı da kıbleye denk gelecek şekilde sadrının tam ortasına yapıştıracaktı. "Ben de yetim çocuklar kervanına katıldım, başımı okşar mısınız? Bu yara bantları tamir edemez elbet ama siz onlara bakıp dostlarınız için çarpıp duran yüreğinizle bir kere daha dizinizde nazlar mısınız şu yetim başımı?" diyecekti size Ahmedabi.

Yetimliğinin yedinci gününde, şubat ayının ilk cuması olan ve şubat soğuklarının Şehr-i Maraş'ı selamlamaya başlamasının üçüncü gecesinde gelecekti Ak Saçlı Hüzünkârın gönül dükkanına. Gelemedi o gece. Ne taziyeler bitti, ne selamlar, ne dualar, ne de vedalar…. Şubat'ın ilk değil son cuması olduğunu bilse gelmez miydi? Üçlere vedâ dükkanı olduğunu bilseydi eğer, kalabalıkları, besmeleleri, hatimleri de deşirip aldığı yara bantlarına yoldaş edip döş cebine sığdırarak koşmaz mıydı?

Gelemedi Ahmedabi. Saz geldi, söz geldi, hatıra geldi, kaidesi ve etraf bilgisi ile tercüme geldi ama Akif abi, yarası ve bantları gelemedi. Bir sonraki cuma dükkanına yani 10 Şubat’a kadar sabırla ve şifa ümidiyle yarası ile yara bantlarını saklayacaktı kimselere haber etmeden.

Üçten sonra saymayı unutacağımız ve saymaya utanacağımız bir ay olarak kaldı artık Şubat. Artık 30 Şubattan daha imkânsız olan tarih ise üçe bir ekleyince erişeceğimiz ümidi beslediğimiz 10 Şubat ancak.

Çağın androidleri takvim algımızı nasıl katlettiyse, şubat soğuğu da şifa ümidimizi öylece katletti. Takvimler nasıl artık duvarlarda ayna üstüne mıhlanmış kütüklerle yaşamıyorsa gözlerimizde, günler de birer birer değil biner biner seçiveriyor hatıralarımızı.

Yüreği uçsuz bucaksız bir derya Akif abinin. Durulduğunda ümit, dosta selam söyleyen bir türkü bestesi ile dalgalandığında korku yerine şirin bir merak olur bize. Sizin "içiniz gibi şirin" bir merak Ahmedabi.

Kıyısında bekleyeni üzmeyen, üzerinde yürüyeni ürkütmeyen bir derya onun yüreği. Testi uzanmamış bir pınara ruhumuzu dayamak gibi dayıyoruz onun deryasına başımızı. Ruhumuz pervane onu ararken, ruhumuz divane ona giderken, ruhumuz bir dut yaprağı gibi eteklerinde gezinirken. Bizi ipek böceklerine yem etmeyeceğini biliyoruz. Vitrinlerde cansız mankenlere yoldaş, zengin faturalarında kabarık bol sıfırlar olmaktan muhafaza edeceğine eminiz. Kimi zaman Gülcan bahçesinde tam orta yerinden yaralı bir dut ağacı. Kimi zaman şehrin seslerine ve renklerine meydan okuyarak refîkini bekleyen bir dut yaprağı oluveriyoruz onunla. Kavuşmanın, özlemeyi kıskandığı bir ilkbahar ikindisi oluyor buluşmalarımız.

Yaramız çok büyük artık Ahmedabi. Yaramızın büyüklüğü Yârenliğimizin büyüklüğünden. Yârenlik dedimse, en iyi sizin bildiğiniz, en duru haliyle sizin öğrettiğiniz yârenlik. "Bir Hocam"ın sözlerimizin dağlamaya, gözlerimizin buğulanmaya başladığı anlarda "haydi yârenlik edelim" dediği yârenlik.

Yaramız derin, deryalar dolusunca derin yaramız. Soğuğunun üşütmediği, fırtınasının savurmadığı, suyunun boğmadığı deryalar kadar derin. Bir yetim çocuğun kar küresine sığacak mütevazılıkta deryalar kadar derin.

Dostluk dağının zirvesinde, dostluk mağarasının köşesinde, dostluk virdine devam eden bir taş ile karşılaşınca müsaade isteyip kendisini dükkanımızın köşesine davet ettim Ahmedabi. Kırmadı bu talebimizi, birlikte yola koyulduk ve gönül dükkanımızın köşesini şereflendirdi şükürler olsun. Bin dağın zirvesi olmaktansa, bir taşın köşesi olmaklığın daha kıymetli olduğunu öğrettiğiniz dükkanımızın köşesinde hatıra biriktirmeye devam edeceğiz vuslat vaktimiz gelene değin.

Yaramız kabuk bağlar endişesi ile sarılıp sarılıp durmaya, kabuklar yaramızın hatrından sebep bizden davacı olur telaşesi ile vaktin her türküsünü akord etmeye devam edeceğiz.

Dut teknelerinde deryaya dalmaya, yelkenlerimizin vurgusunu sımsıkı tutmaya, mızraplarınızı her daim hazır tutmaya devam edeceğiz.

Dükkanönünde bir cuma öncesi,

Seher vakti ferahlığınca Acemli'de bir şadırvan köşesi,

Dut ağacı şerhince üç ciltlik bir ayraç köşesi,

Sokak lambası aydınlığınca bir kaldırım köşesi,

Pınarbaşında Ferhat nazınca kendini ateşe atan Çınar köşesi,

Ve işte burası Ahmedabi...

Yarasına erişemeyen bantların, bandına kavuşamayan yaraların köşesi...

Hasan Ejderha

Altı Şubat

O gün sabah öğleye doğru oldu

Sallandı dünya devrildi her şey

Doğru duran ne varsa eğri oldu

İnsan, bina, ağaç savruldu her şey

Ansızın bir ateş düştü ki yüreklere

Yandı, yandı da kavruldu her şey

Ağlayamadık ırmaklar taşmasın diye

Acımızı sakladık dağları aşmasın diye

Bir hüzün ki ağladı cümle bulutlar

Anlamını yitirdi; dünyalıklar, putlar

Umutlar kazılması zor bir maden;

Gülmeden oynamaya çalışan çocuklar,

Eli böğrüne düşmüş anneler, babalar,

Öyle bir fotoğraf ki tarifi çok zor

Her köşesinde bir yetim ağlar.

Sıralı ölüm dileyen şehrin ihtiyarları,

Bir dakikada yaşadı umulmadık acıları.

Enkaza karışmış hatıraları evlatları, torunları,

Nasıl taşısındı asırlık yorgun omuzları.

Şükür ve tevekkül gelip yetişti de

Geride kalanların hepsi kurtuldu

Ondan gelene hamd gönüllere erişti de

Yüreklere akan isyan ırmağı kurutuldu.

Hikayesi zor bir gün alıp götürdü Ferha'tı

Türküdarı ile birlikte göçtü Hüzünkâr

Teferruatı karışık bir fotoğraf kaldı bize

Bakarken karışır birbirine hüzün ve efkâr.

Bilmediğimiz ağırlıklar oturdu içimize

Ağır bir hal-î ruhu taşır olduk şimdi

Şöyle dönüp bakınca geçmişimize

Rüyada kendimizle karşılaşır olduk şimdi.

Burak Çırak

Dut Gölgesinde Aranırken

Nuh tufanından hallice bir hâl geldi başımıza Ahmet abi.

Toprak yerinden oynadı, söz yerini unuttu.

Hangi dutun gölgesine sığınsak dar,

hangi zeytin yaprağına saklansak ince kaldı.

Kaç dost eksildi dem sofrasından, sayamadık.

Her boşalan yer, bir sandalye değil bir ömür boşluğu oldu.

Kaç gönül “bize” diye dem vurdu da

bam telimize basa basa gitti.

O günden beri içimizde bir ses dolaşıyor;

adı konmayan, ama susmayan.

Gönlüm yine harelendi bu sabah,

eski bir sızı yeni bir nefes gibi.

Kim tercüman olacak bize Ferhat gibi,

kim önümüze düşecek de Yemen yollarına koyacak Gara Fazlı gibi?

Şimdi herkes yerinde, ama hiçbir yer yerinde değil.

Rüzgâr var, ama değirmen dönmüyor.

Bir dut gölgesi arıyoruz hâlâ,

altında çay demlenecek, söz dinlenecek.

Bir zeytin yaprağı düşsün istiyoruz omzumuza,

“dayan” desin diye.

Deprem sadece taşları yıkmadı;

insanın içindeki saklı evleri de yerle bir etti.

O yüzden her hatıra şimdi daha ağır,

her dua daha yüksekten okunur oldu.

Yine de biliriz:

toprak alan da verir de.

Eksilen her isim, çoğalan bir hatıra olur.

Yıkılan her duvar, bir başka kapıyı açar.

Biz, eksilenlerin ardından susmayı değil

birbirine omuz vermeyi öğrendik.

Ve o gün bugündür

her sabah içimizde bir yer yeniden harelendi.

Dutun gölgesi uzak olsa da

zeytinin yaprağı ince de olsa

sığınacak yer kalbin içidir.

Orada buluşuruz yine,

demi eksik ama umudu diri bir sofrada.

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: [email protected]