Whatsapp Image 2026 01 29 At 15.01.01

DÖŞ CEBİ

Mehmet Yaşar

Şiire Durmak

Modern zamanlar, insanoğlunu bitmek bilmeyen, nereye vardığı meçhul bir koşunun, bir deverânın içine hapsetti. Her şeyin baş döndürücü bir süratle tüketildiği zamanede yaşıyoruz. Bu hız sarmalı içerisinde sadece bedenlerimiz değil, zihinlerimiz ve en önemlisi ruhlarımız da yoruluyor. Bir yerlere yetişme telaşı ya da bir şeyleri kaçırma endişesi bizi günbegün kendimizden uzaklaştırırken hiç dikkatimizi çekmeyen bir eylemi de kurban etmiş oluyoruz bu demde; durmayı. Oysa insan, durmadan düşünemez; durmadan derinleşemez ve durmadan kendi kalbinin atışını duyamaz. Durmak, düşünmeyi bereketli kılan en soylu eylemdir.

Bizim irfanımızda "durmak", alelade bir hareketsizlik veya bir atalet hali değildir; aksine o, en büyük eylemlerin hazırlayıcısı, yoldaşı ya da ifade bulmuş halidir. Biz namaza "dururuz"; dünyayı ellerimizin tersiyle itip, zamandan ve mekândan sıyrılmak için bir niyetle kıyama kalkarız. Haccın kalbi ve özü olan Arafat’ta "vakfeye dururuz"; o muazzam duruş, pasif bir bekleyişten ziyade bir biliş, bir buluş ve mutlak hakikat dahilinde bir varoluş ilanıdır. İşte şiir de bu kaotik ve gürültülü dünyada insanın ruhuyla gerçekleştireceği bir vakfe, bir kıyam gibidir. Bugünün insanına verilecek en hikmetli tavsiye, belki de o gürültülü kalabalıkların içinden çekilip "şiire durmak"tır.

Şiire durmak, hayatın o hoyrat ritmi karşısında bir sekînet halidir. Tıpkı namazda olduğu gibi, şiire durduğunuzda da dışarıdaki gürültüyü "tekbir getirir gibi" dışarıda bırakmanız gerekir. Çünkü şiir, ancak sükûnetin kapısını aralayanlara sırlarını açar. Bu sükûnet, bir suyun durulması gibidir. Biliriz ki su, durduğu zaman durulaşır. Modern hayatın çalkantısı ruhumuzu bulandırmış, zihnimizde tortular biriktirmiştir. Ancak şiire durduğumuzda, o su yavaş yavaş durulur; tortu dibe çöker ve geriye suyun o en saf, en dupduru hali kalır. Şiirle durulmak, ruhun kendi berraklığına kavuşması, bir nevi manevi kirlerinden arınması gibidir.

Şiire durmak, sadece geçici bir nefeslenme durağı değildir; o, insana sarsılmaz bir duruş kazandırır. Bu duruş, aynı zamanda bir "yerini bilme" ve "safını tayin etme" meselesidir. Şiir bize sadece estetik bir haz sunmaz; o, nerede durmamız gerektiğinin manevi koordinatlarını da verir. İyiliğin, adaletin ve hakikatin yanında dimdik durmayı; kötülükten, zulümden ve çirkin işlerden ise fersah fersah uzak durmayı öğütler. Şiire durmak; dünyaya karşı bir mesafe koymak, eşyayı, hadiseyi ve insanı yeniden kalbin terazisinde, adaletin ve estetiğin mihenginde tartmaktır. Şiir, vicdanın pusulasıdır. Mısralarda saklı olan bu vakur eda, okuyucusuna bir "asalet" olarak geçer. Bu asalet, modern çağın dayattığı o sığ ve kof özgüvenden çok farklıdır. Bu, kökü mâzîde olan bir âtînin, gelenekten beslenen bir geleceğin duruşudur. Şiire duranlar, sadece kelimeleri okumazlar; o kelimelerin arkasındaki tasavvuru, estetiği ve ahlakı kuşanırlar. Şiirle hemhâl olmak, bir karakter terbiyesidir. Kaba saba cümlelerin, hoyrat tavırların ve ruhsuz bakışların panzehri şiirdir. Şiirle yoğrulan bir şahsiyet, usta ellerde özenle dokunmuş bir kumaş gibidir; hem yumuşacıktır, hem de sapasağlam.

Hızın kutsandığı, sığlığın prim yaptığı bir çağda durmak ve bir duruş sahibi olmak, bir nevi divanelik gibi görülebilir. Ancak unutmamalıyız ki; bereket, sığlıkta değil derinliktedir. Bir tohum bile toprakta bir süre "durmadan", o karanlık vakfeyi yaşamadan boy verip fidana, ağaca dönüşmez. Şiir de zihnimize, ruhumuza ekilen o tohumdur; biz onun başında sabırla vakfeye durdukça, o içimizde kök salar ve düşüncelerimizi, karakterimizi bereketli bir ormana dönüştürür.

Bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var o kutlu duruşa ve o berrak hüviyete. Gelin, bizi bizden alan bu baş döndürücü hıza bir “dur” diyelim. Bir şiir kitabının kapağını, bir dostun kapısını çalar gibi hürmetle çalalım. Kelimelerin huzuruna kabul edilmek için niyet edelim ve o "şiir seccadesinde" bir miktar vakfeye duralım. Göreceğiz ki; biz durduğumuzda dünya güzelleşecek, biz su gibi durulduğumuzda ruhumuzdaki o dağınık pazar yerleri yerini sükûnete bırakacaktır. Çünkü ancak durduğumuzda anlayacağız ki; insanın asıl vatanı, kalbinin o sarsılmaz mısralarla buluştuğu yerdir.

Şiire duranlara selam olsun…

KÖY MEKTUPLARI

Hasan Keklikci

Sevgili adaşım Hasan Bazı; nasılsın, iyi misin? Dükkân’cılarla aran nasıl? Evde annen ve babanla iyi geçiniyor musun? Sözüm meclisten dışarı, bu devirde anneler kızlarından, babalar oğullarından çekinir oldu. Büyük kardeş küçükten korkuyor. Şükür Allah’a; ne sizlerde ve ne de bizlerde öyle bir şey yok. Cenabı Allah büyüğü büyük, küçüğü küçük yaratmış. Ve kadını kadın. Ve erkeği erkek. Bizler “sıramıza” saygı gösteririz.

İyi insan, zihni bilgiye, kalbi güzelliklere açık dost; geçenlerde Savaş Kıyak Hocama bir mektup yazmıştım. “Yazın işe giden köylülerin biri hariç hepsi geldi.” demiştim. O gelmeyenin kim olduğunu hocama yazmayı unutmuşum. Cuma Kapısı’nda hocama anlatırsın: Köroğlu Emmiydi, o. Halâ da gelmedi. Hanımı Zeynep bibi, Büyük Ahmet Dedemin yanına gelmiş, “Ahmet emmi” demiş “bu keyişin dölü çıkla tadını kaçırdı. Sen onun nerede olduğunu bilirsin. Bir haber sal da gelsin, çocuklar evde perişan.” demiş. Hatçe karının dediğine göre, dedem haber salacak olmuş. Bir torbaya biraz öteberi doldurup eşikliğe koymuşlar. Giderken eline tutuşturmuşlar. O gittikten sonra, “Nerede olucu, Hebil’in kahvesinde kâğıt oynuyordur.” demiş, dedem.

Köroğlu bizim obada ve yakın köylerde sevilen biri. Hemen bizim evin altında cami var. Caminin sol yanında Sağır Kâye’nin bakkal düveni, sağ tarafında Mehmet Ali Kâye’nin evi ve evinin altında da marangoz dükkânı var. Köroğlu köyde olduğu zaman Sağır Kâye’nin düvenin önünde et keser. Yani? Yani, bakkalda üç beş kişi olduğu zaman, “Et isteyen yok mu? Filanda bir teke var getirip keseyim.” der. İki kilo, üç kilo derken daha kesmeden hayvanın yarısını sattı mı, gider alır gelir. Kendi tekeyi almaya gittiğinde bakkaldakiler de etrafa haber salarlar. Köroğlu gelinceye kadar kesilecek et paylaşılmış olur. Henüz filenin, poşetin icat olmadığı günler. Bakkalın, sattığı öteberileri kese kâğıdına sarıp müşteriye uzattığı zamanlar. Et alacaklar yakındaki ağaçlardan birer dal keser, çangal yapar. Çangal, lastik çatalından farklıdır. Lastik çatalı “U” gibidir. Çangal ise “V” ye benzer. Köylüler aldıkları eti çangala takarlar ve evlerinin yolunu tutarlar.

Güzel kardeşim Hasan’ım; Köroğlu kalan etleri yarımşar kilo yapar, uzaktan kendini seyreden çocukları çağırır. Önce, yazın, herhangi bir sebeple ağır konuştuğu, gönlünü kırdığı insan varsa onlara gönderir. Çocuk çangal elinde giderken arkadan da bağırmayı ihmal etmez. “Para vermezse isteme oğlum, deftere düşerim.” der. Sonra orada bulunanlara döner, “İtin yediğini ürdüğüne sayarlar.” der. Ve hep beraber gülüşürler. Kendine ayırdıktan sonra kalan etleri de etraftaki çocukları çağırır, onların evlerine gönderir. Çocuklara Kurban Bayramının ilk günü sevincini yaşatan ellerindeki yarım kilo etin ederini babalarının hesaplarına yazar ve defteri şalvarının cebine sokar.

Dedem haber saldı. Bugün yarın gelir Köroğlu. Köy şenlenir, Hasan. Satırlarıma son verirken, senin de gönlüne, cümle dostlarına ve ailene şenlik diler, Allah’a emanet ederim.

Seda Nur Çetinkaya

Aidiyet Üzerine

Aidiyet duygusu, kişinin kendini ait hissettiği ortamdır. Yüzündeki maskesini indirdiği, omuzlarını gevşettiği, cümlelerini sakınmadan kurduğu, nasıl görünmeliyim, nasıl davranmalıyım? gibi kaygılarımızın olmadığı yerdir. Belki de bu yüzden bazı mekanlarda nefessiz kalır, bazı kişilerin yanında ise soluduğumuzu hissederiz.

Bir orkidem vardı. Güzel bir ışık altında, temiz bir hava içinde günler eksilerek geçti. Ne eksik sevdim ne de ihmal ettim. Geçen günlerin içinden yavaş yavaş yokluğa alıştı. Önce çiçekleri sustu, sonra yaprakları. İlk başlarda bu durumu sadece çok narin bir çiçeğin doğasından kaynaklanıyor sandım. Sonrasında yerini sevmedi yahut mevsimle alakalıdır, diye düşündüm. Belki saksısı, belki toprağı, belki de havası…Bu durum belki çok basit gelebilir, bir çiçek işte solar ölür… Sorun da tam olarak bu ya! Onu sadece bulunduğu mekândan taşıdım. Ne saksısını değiştirdim ne de toprağını. Ve o ihtimal, doğru yere bırakılır bırakılmaz kendini hatırladı. Orkidem yeniden çiçeklerle coştu. Aynı kök aynı gövde ama başka bir zamanın çiçeği gibi. O gün düşündüm de sanırım her varlık sevgisizlikten değil yanlış yerde olduğu için solar.

Çünkü “yer” dediğimiz şey, sandığımızdan daha derindir. Yalnızca bir şehir, bir ev, bir iş değildir bazen de yanlış bir ilişkidir. İnsan yanlış yerde olduğunu çoğu zaman fark etmez. Önce yorulur, sonra ağırlaşır. Daha az güler, daha az konuşur ve orada daha az durmak isteriz. O yerlerde bazen kendimizi savunarak, bazen de sadece var olarak yaşarız.

Yanlış yerde sürekli kendimizi anlatmak zorunda kalırız. Sürekli bir ispatlama, sürekli açıklama ve uyum içinde kalma çabasıyla. Cümlelerimiz fazladır ama anlamı azalır. Halbuki bu durum zamanla kendi sesimizi kısar, rengimiz solar, köklerimiz zayıflar. Sonrada neden eskisi gibi olmadığımızı sorgularız. Buna “yorgunluk” der, “hayatın ağırlığı” deriz. O anlarda bende bir eksiklik var, yetersiz olan benim deriz. Görünmez bir çamurun içine çekiliriz. Aynanın karşısında, çirkinliğimizi, yüzümüzün yamukluğunu sorgularız. Oysa ayna eğridir ama bizler yüzümüzü suçlarız, eksik ve yetersiz olan biz değil, bulunduğumuz yerdir. Ruhun bulunduğu yere sığamamasıdır. Bizi eksilten, bize yetmeyen şehir, iş, ilişkiler…

Doğru yer insana genişlik hissi verir, içimizi çekerek değil, içimiz açılarak nefes alırız. Suskunluğumuz sakin, varlığımız hafiftir. “Nasıl olmalıyım?” diye değil, “neysem oyum” diyeceğimiz yerlere varalım. Gölgemizle değil de, köklerimizle tutunduğumuz topraklarda bulunalım. Aksi halde eksik hissettiğimiz, yanlış bulduğumuz, anlamsız dediğimiz yerlere en ağır anlamları yükleyerek dünyayı böyle yaşayıp gideriz.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Onegina’nın Tatyana’ya Mektubu

(Rusça) Çeviren: Muhammed Memduh Göktürk

Bu kederli sırrın ifşası, seni üzecek hissediyorum

Acı bir küçümseme, gurur dolu bir tavır tasvir ediyorum

Ne arzu ediyorum, nasıl bir gayeyle bilmem

İşte size gönlümü açıyorum

Uğursuz bir hazza fırsat tanıyorum

Tesadüf karşılaştığımız o zaman

Şefkat dolu ruhunuzu fark etmiş, lakin inanamamıştım

Kendimi dizginlemiştim, çünkü yaşayamazdım

Nefretle bezeli özgürlüğüm olmadan

Lenski’nin talihsiz ölümü de, bir vesile oldu seninle ayrılığa

Kalbimde sevinç adına ne varsa söküp çıkardım

Herkese yabancıydım, ihtiyacım yoktu hiçbir şeyle bağa

Mutluluğun yerini alabilirdi, özgürlük ve huzur

Hayır, hayır her dakika seni görmek, seni izlemek

Tanrım, ben nasıl bir hataya düşüp cezalandırıldım

Dudaklarındaki tebessümü, gözlerindeki cevelanı

Aşk dolu bakışlarla yakalamak

Seni uzun uzun hissetmek, anlamak

O mükemmeliyeti bütün benliğimde hissedip

Gözlerinin önünde acılar içinde kıvranmak

Sararıp solmak, sönüp gitmek, işte büyük mutluluk!

Senin uğruna neleri yitirmedim

Değerli olan her günümü, her saatimi

Kaybettim anlamsız can sıkıntılarıyla

Başıboş sürüklenir oldum orada, burada

Kadere yordum çileli ve çekilmez günlerimi

Bilirim ölçülüp biçilmiş sınırlı ömrüm çoktan

Kalan ömürde seni her gün göreceğime

Emin olarak uyanmak isterdim her güne

Mütevazılığımın duasında, korkmuyor da değilim

Aşağılamanın kurnaz kurgularında

Hiddet dolu bakışlarına maruz kalmaktan

İşitmekteyim öfkeyle bezenmiş sitemlerini

Keşke anlayıp bilebilseydin ne acıdır

Aşk susuzluğuyla çekilen çile

Aklın mantığın esaretinde yanarsın içten içe

Kanında dolaşan dizginlenemez bir heyecandır

Ayaklarına kapanıp sarılmayı arzularsın

Gözyaşları dökerek dizlerinin dibinde

Huzurlu bir sohbet için seninle

Konuşmamı ve bakışlarımı toplayıp

Sahte bir soğukluk katarak sesime

Başlamak yakarışıma, itirafıma, sitemime

Her şeye, ifadeye dökülebildiğim her şeyime

Yazık ki kendi başımayım, söz geçiremiyorum

Sana karşı koymaya ne takat, ne mecal kaldı

Belli ki iraden aklımı aldı

İşte boyun eğiyorum kaderime

Ferhat Altun

Gül Bahçesinde Dirilmek

kaçıncı kapının önündesin

kaç vadide yankılandı sesin

kaç şehri ezdi bizi harbe çağıran ayakların

gözlerin kaç nehirde çağladı

ağladı göğünü görmeyen bütün gözler

ve sen sadece konuştun

çiçekler, yağmurlar ve ölüm

gürbüz bir orman gibi sardı her yanı

vakitlerden hangisine saydılar seni

hangi mekân sana büründü

gül alıp gül satan

gülü gül ile tartan

gülden şehirler yapan adamlar vardı

kaç kez düştüler toprağa senin için

kaç kez dirilmek istediler

bir daha düşmek için

sen konuştun

konuşman kalplerimizden sızan bir savaş narası

susman akıp giden gül gibi ateş

sen konuştun

gül damladı ağzından

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: [email protected]

Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar
Sayfa Editörü: Ufuk Türk
Sayı: 33
Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır.
Her hafta Cuma günü yayımlanır.