Whatsapp Image 2026 01 22 At 14.44.00

DÖŞ CEBİ

Mehmet Yaşar

Külüngü Kelimeler Olan Şair: Ferhat Altun

Dünya, bir kuşatma altında. İnsanın ruhunu unuttuğu, hazzın, hızın ve yüzeyselliğin her köşeyi zapt ettiği bu modern vasatta, kelimeler de nasibini alıyor bu kıyımdan. Söz, değerini yitiriyor ve her şey gibi tüketim nesnesine dönüşüyorken; dili bir vatan, şiiri ise bu vatanın son kalesi gören soylu inatlara her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var. Bu inadın, bu mukavemetin ve bu kıyamın zamanımızdaki zarif temsilcilerinden birisi de Şair Ferhat Altun’dur.

İsimler, bazen sahibinin alın yazısına sirayet edermiş. "Ferhat" denildiğinde zihnimizde beliren o kadim anlam dünyası, Ferhat Altun’un şiir serüveninde kendini ele veriyor. Ancak Ferhat Altun’un şiirine baktığımızda, buradaki "dağ", malum fiziksel bir engel değil; modernitenin üzerimize yıktığı beton yığınları, dijital gürültüler ve anlamını yitirmiş kavram kayalarından mürekkep dağlardır. O, bu dağları delerken Şirin’ine yani "saf şiire" ve "kadim ses"e ulaşmak ister.

Altun’un şiirindeki en dikkat çekici vasıf, geleneksel şiir anlayışını modern bir üslupla, hiç eğreti durmadan mezcetmesidir. O, ne geçmişin gölgesinde kaybolmuş bir nostalji avcısı ne de köksüz bir yenilik meraklısıdır. Onun şiiri, Fuzuli’nin "ah"ını alıp, bugünün metropol insanının yalnızlığına giydirir. Klasik Türk şiirinin o vakur edasını, modern serbest veznin imkânlarıyla yeniden yorumlarken dili, bir varoluş kalesi olarak inşa eder.

Onun şiirindeki ısrar, sadece edebi bir tercih değil, bir mecburiyet halidir. Ferhat, “Şirin”ine yani "hakikate" ve "güzele" ulaşmak için modernitenin o soğuk, metalik ve hissiz duvarlarını şiirin büyülü gücüyle, kelimeleri bir külünk gibi kullanarak yıkmaya/aşmaya taliptir. Bu, bir yanıyla "kıyama durmak"tır. Dünyanın eğilip büküldüğü, karakterlerin piyasa şartlarına göre şekil aldığı bir devirde, onun mısraları elif gibi dimdik durmaktadır.

Ferhat Altun için Türkçe, bir sözlük toplamı değil; içinde ninelerimizin duasının, annelerimizin ninnisinin ve mazinin rüzgârının estiği, dolandığı bir coğrafyadır. Modernite, insanı tektipleştirip onu köksüz, kimliksiz bir nesneye dönüştürürken; Altun, şiirini bu yurtsuzlaşmaya karşı bir sığınak olarak inşa eder. Şiirlerinde dil, hem zırhı hem de yarasıdır. Altun’un Türkçeye olan bağlılığı, dili sadece bir miras olarak devralmasından değil, onu yeniden üretme tutkusundan gelir. Her mısraında dilin imkânlarını zorlayan, deyimlerden söylencelere, klasik lügatten modern tabirlere kadar geniş bir yelpazeyi büyük bir maharetle kullanması, onun "dil işçisi" olduğunun kanıtıdır.

Ferhat Altun şiirinde kelimeler, asırlık uykusundan uyanan birer derviş gibidir. Modern şiirin o "anlamsızlık" tuzağına düşmeden, geleneğin bereketli toprağından beslenerek ama bugünün insanının yarasına da dokunarak konuşur. Türkçe’ye verdiği emek, bir kuyumcu titizliğindedir. Eski kelimelerin kadim ruhunu, modern hayatın karmaşası içinde yeniden ihya ederken; dili bir "vatan savunması" cephesi gibi kullanır. Onun şiirinde her kelime, vatan toprağından bir parça gibi mukaddestir.

Ferhat Altun’un şiirlerindeki imgeler rastgele seçilmiş metaforlar yığını değildir. Her imge, bir düşünce sisteminin meyvesidir. Şiirlerinde kurduğu yapı, hem matematiksel bir titizlik hem de lirik bir coşku barındırır. Kelimelerin arasındaki boşluklarda bile bir anlam gizlidir. O, az sözle çok şey söylemenin, hikmetin, "sehl-i mümteni"nin peşindedir.

Ferhat Altun, bugün Türk şiirinin sessiz ama derinden ama gürül gürül akan ırmaklarından biridir. O, popüler kültürün sığ sularında kulaç atmak yerine, derin denizlerin incilerini aramayı seçmiştir. Şiirde ısrar etmesi, aslında insan kalmakta ısrar etmesidir. Zamanenin o devasa kıyım makinesine karşı, bir mısra ile siper almak; ancak "dilini vatan" kılanların harcıdır.

Onun şiiri, yorulmuş ruhlar için bir durak, kararmış kalpler için bir fener gibidir. Ferhat isminin hakkını vererek, her dizesiyle bir dağı daha delmekte, Türkçe’nin o sonsuz bereketini yarınlara taşımaktadır. O, sadece bir şair değil; kelimelerin haysiyetini koruyan bir dil muhafızdır.

Biliyoruz ki, Ferhatlar dağı delmekten vazgeçmedikçe, bu vatanın ruhu da, Türkçenin sadâsı da asla sönmeyecektir. Yolu açık, kelamı kavi, şiiri daim olsun.

Zehra Boyraz

Mânâya Talip Olmak Yahut Vazifeyi İfa Etmek

Bizler doğduğumuz andan ebedî âleme göç edinceye dek öğrenmekle ve öğrendiklerimiz nispetinde mesuliyet almakla mükellef kılınmışız. Yolculuğumuz vicdan ve iradenin daima diri tutulduğu bir imtihan zemini üzerinde ilerler. Her menzil, yeni bir idrak kapısı aralarken beraberinde taşınması gereken sorumlulukları da yükler. Eşref-i mahlukat olarak yaratılmamız, sahip olduğumuz kıymetin yanında kaçınılmaz bir mesuliyetin de ilanıdır. İşte bu mesuliyet, hayatımızı anlamlı ve istikametli kılan birtakım zaruri değerlerle birlikte şekillenir. Din, dil, ahlak, adalet, kültür ile vatan ve millet şuuru, yürüdüğümüz yolun ana sütunlarını teşkil eder. Kıymetin idraki, vazifenin şuurunu da beraberinde getirir. Bu sebeple derdimiz vardır, davamız vardır. Diyebiliriz ki bu dert, şahsi bir kaygıdan ibaret olmayıp tarih boyunca ecdadımızdan bize tevarüs eden müşterek bir bilincin devamıdır. Anadolu insanı asırlar boyunca bu idrak ile yoğrulmuş; emekle, gayretle, sebatla ayakta kalmayı bilmiştir.

Burada mesuliyetimizi ahlâkî bir yükümlülükten öte, tarih karşısında taşınan bir emanet ve borç olarak da düşünmemiz icap eder. Zira bu topraklarda bizi biz kılan değerlerin her biri mücadeleyle sınanmış, uğruna bedel ödenmiş bir fedakârlığın tezahürü olarak mânâ kazanmıştır. Dil denildiğinde Yunus Emre’nin sözünde billurlaşan tasavvufî hikmeti; vatan ve millet denildiğinde Sütçü İmam’ın, Arslan Bey’in, Senem Ayşe’nin ve adları tarihe kazınmış nice şahsiyeti yâd etmek elzemdir. Nasıl durmamız, neyi savunmamız ve hangi değerleri diri tutmamız gerektiğini hatırlatan söz konusu canlı ölçüler, kuşkusuz istikametimizi tayin etmede mühim konumdadırlar.

Bugün ise yükün ağırlığı tabii olarak biz gençlerin omuzlarındadır zannediyorum. Bir toplumun istikbalini tayin eden kudret, şekillenme safhasındaki iradelerdedir. Zamanın ruhuna kapılmak yerine ona yön verme cesareti gösteren bir gençlik, bulunduğu anı aşan bir mesuliyet taşır. Elini taşın altına koymayı zaruret olarak addeden bu irade, yolun meşakkatinden de çekinmez.

Bu noktada sahicilik meselesini ele almak gerekir. Yüklendiğimiz mesuliyet bizi sahici kılıyor mu, yoksa kalabalıkların arasında eriyen bir rol mü biçiyor? Zira çağımız, insana çok şey olmayı telkin ederken kendi kalabilmenin bedelini ağırlaştırıyor. Gençlik bu bedeli eylemsizlikle dillendirdiğinde, yük omuzda değil de dilde kalıyor. Oysa mesuliyet hâle sirayet ettiğinde mânâsını bulur.

İşte tam da bu sebeple seçme fiili başlar. Zira mânâya talip olmak, mânâsız olandan vazgeçmeyi gerektirir. Bir şeye bağlanmak, başka birçok şeyle araya mesafe koymayı zorunlu kılar. İnanç, bu yönüyle bir kabulden ibaret olmayıp açık bir reddiyeyi de içinde taşır. Hayatını anlamlı kılmak adına doğru ölçüyü bulan insan, bu ölçüye hizmet etmeyen bilgiye, ilişkiye ve alışkanlığa karşı mesafesini muhafaza eder. Bu tavır, dünyayı yerli yerine koyma çabasından başka bir şey değildir.

Günümüzde insanın en büyük imtihanı, kendisini var eden değerlerle bağını muhafaza edebilmesidir. Köklerinden kopmadan yenilenebilmek, nefsini merkeze almadan söz söyleyebilmek, güçten yana saf tutmadan adalet hissini diri tutabilmek kolay değildir. Bu güçlükler göz önünde bulundurulduğunda, her çağın kendi yapay insan tipini üretmesi de şaşırtıcı değildir. Böylece düşünmeden benimseyen, sorgulamadan taraf olan, konforu ilke zanneden bir anlayış ortaya çıkar; söz konusu anlayışta mesuliyet bir engel olarak görülür. Hâlbuki kendi olma gayreti, tam da bu engellerin içinden geçerek kemale yürümektir.

Hatice Nur Kaya

Baharın Adı Kondu

Mevsimler bazen takvimle değil, idrakle tebeddül eder.

İnsan kimi şeyleri ancak öğrendiğinde kaybeder ve bazı masumiyetler vardır ki ancak adını işitince lekelenir. Ben de bunu bir derste öğrendim.

Siz de;

Bir derste öğrenirsiniz.

Benimle birlikte dalın;

Kampüste, sıradasınız, -altına Maraş otu yapıştırılmış- arkaya oturmanın cezasını çoktan almışsınız. Sarı giyindiysen yandın, hocan sarıyı sever, ayağa kalk ve cevap ver.

Ceketinin düğmelerini çözmüş, boyun bağını gevşetmiş.

“Hani şu dağlara yağan kar gibi, papatyalar neden masumdur kızım söyle?”

Sevgilinin lâli lülesi çekik gözlerine yazılan onlarca şiiri okuyup aşkın varlığına hayret ederken iyi düşünmelisiniz.

Dersinizin konusu esâtir.

Anlatılan efsanelerden sonra papatyalardan taç yapmak ilk günkü anlamına bürünebilir mi? Masum ve beyaz...

Oluşa vasıtasız katılır, aracısız yaşayamazsınız. Kelimeler ihanet etmezler evet der ve susarsınız. Bir aykırı sevinç ses verir her zerrenizden. Işık, hava ve sudan mürekkep bir bütünle birleşir, bir düğün çiçeğinin cehenneme dönüşmesi ne kadar kolaymış meğer, öğrenirsiniz.

Cebinizde ateş böcekleri, türlü kuşlar, gelmiş geçmiş bütün romanların özeti kalbinize çıkarılmış, vazgeçersiniz eski sevgililerin yerine yenilerini koymaya çalışmaktan: Geç kaldınız, itiraf ediniz. Denildiği gibi; ama alınız işte bu ân-ı bahar sizin.

Kapılar açılır ansızın, hocanızın ağzından; esâtirin dünyasına çoktan daldınız.

Ezmeyin dikkat edin çiçeklerimizi!

Bu çiçeklerin esmâsını ve ecsâmını öğrenir; hayatınızda önceden rol biçtiğiniz kimselere, karakterlerini birer birer oldurursunuz. Çünkü bilmelisiniz, fâniden öte her mahlûkun dahi bir mizacı vardır. Defne, iffetini korumak için yemyeşil bir dala dönüşür, yaz kış solmayan.

Kendini beğenmiş delikanlı, su kıyısında açan nergise...

Nergizos: Kendisine aşık olma lanetine mecbur bırakılan varlık. Çok acı, ne yazık ki asla yârine kavuşamayacak. Hayal edersiniz. Yerde bir ayna ve üzerine uzanan bir yakışıklı. Her yer yeşil, sanki bahardasınız.

Siz, beyaz ve muslin giysiler içinde değil misiniz?

Ve saçınızda dağlardaki karlar kadar beyaz papatyadan taçlar yok mudur? Küçük ve sessiz ve hanımeli kokan yağmurlar daireler çizerek gizli bahçelerden geçmeye başlar. Yumarsınız gözlerinizi. Kirpik uçlarınız ıslanır.

Dokununca hülya bozulmaz...

Tabii ki yalan.

O, başlangıç ya da bitiş olmak yerine sadece kendisinden ibaret bir oluşa, üstelik tek yaşayışlık bir oluşa ad olduğu için bahardır.

Açın gözlerinizi,

rüya sona erdi.

Ökkeş Furkan Turna

Yıldız Hasadında Otorotasyon

Gece mezarlıktan

korkmamayı öğrendim

bugün.

Karlar taktın gerdanına

Temmuzunda;

selam durur kelebeklerin

başucunda.

Yağmur tokatladı

boz-gümüş elmacıklarını.

Acır: acısın!

Kan mı silecektik göklerden (asla)

Tek papatya getirmem

bir cıgara esirgemem.

Hatırlıyorum da,

Annen bileziklerini

bozdurdu, bisiklet aldın.

Sen düştün

ağladım.

Yarın yine gelirim.

--Yarın--

Geldim;

Dolunay soğuk şerbet dağıtıyor

Baş taşın soğuk

Burun kıvırmış yüz eğdirmiş

Beklenmeyen misafir

Vardiyan mı var

Ya da

Devriye mi atacaksın

Bu dağlarda?

Biliyor musun?

Her pencere açıldığında

Köşe başlarında

Kırmızı kamyon arıyorum.

Sana bakıyorum.

Saçlarını tarıyorum mavinin

Yankılanıyor

Kağıt kesiği gibi

Pal sesi

Motor sesi

Ufukta.

Biçiyor bıçakların kümülüsleri

Yıldız hasadında,

Türbülansla konmuş omuzlarına.

Bugün elim boş gelmedim,

Pervane çiçeği de getirdim sana.

Bana müsaade artık.

Soğudu mezarının taşları

Üşümesin çam ağaçlarının parmakları.

Yeri gelmişken

yüzleşelim: kaybettim tespihini.

Utanmıştım, saklamıştım.

Haa, bir de

gölgene basmamak için

kenardan yürüyorum artık.

Allah'a ısmarladık Ali

Belki tekrar gelirim.

Samet Yurttaş

Garip Analar Yurdu

Tuna’dan gönlümüze akan su

İşittik ve yürüdük sana doğru

Üsküp’te taş evlerimiz vardı

Durduk ve yüz sürdük

Biz durduk zaman durdu

Tuna’dan gönlümüze akan su

İşittik ve yürüdük

O yanık uğultuya doğru

Avuç avuç içtik türkülerinizden

Tıpkı Anadolu

Senin toprağında bize benziyor

Garip analar yurdu.

Tuna’dan gönlümüze akan su

İşittik ve yürüdük

Hilali düşmüş kubbelerinize doğru

Yıldız gibi savrulduk haçların üstüne

Ufukta haçlar boğuldu

Gönlümüzü bulandıran su duruldu

Tuna’dan gönlümüze akan su

İşittik ve yürüdük

Bağrımız açık yele doğru

İçimizde kor ateş alevlendi

Yürüdük baba ocağından

Gözyaşlarınıza doğru

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: [email protected]

Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar
Sayfa Editörü: Ufuk Türk
Sayı: 32
Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır.
Her hafta Cuma günü yayımlanır.