
DÖŞ CEBİ
Mehmet YAŞAR
Bir Şehrin Hafızası: Kahramanmaraş Ansiklopedisi
Kahramanmaraş Ansiklopedisi, bir şehrin yalnızca geçmişini anlatmakla kalmayan; onun bugününü anlamlandıran, geleceğine de ışık tutan kapsamlı bir kültür atlası; şehrin hafızasını, ruhunu ve zaman içindeki yolculuğunu özenle sayfalarına işlemiş bir büyük kültür emanetidir. Bu eser, Kahramanmaraş’ın coğrafyasını, tarihi derinliğini, kültürel çeşitliliğini, edebi ve sanatsal zenginliğini bütün yönleriyle ortaya koymayı hedefleyen nadide bir kaynak olarak ortaya çıkmıştır. Şehrin yetiştirdiği edipler, âlimler, sanatçılar, devlet adamları, tarihi şahsiyetler ve şehre emek veren nice isimsiz kahraman ansiklopedinin sayfalarında yeniden hayat bulmakta, yeni nesillerin yolunu aydınlatacak bir ışık gibi yarınlara uzanmaktadır. Bugünün araştırmacıları, yarının meraklıları ya da geçmişin izini sürmek isteyen herkes için sağlam bir yol haritası niteliğindedir.
Bu güzide eserin temeli 2015 yılında atıldı. İlk cildi, 2017 yılı Mart ayında okuyucuyla buluştu. Ardından yıllar süren titiz derleme, araştırma, yazım ve redaksiyon süreciyle, farklı disiplinlerden araştırmacı, yazar, akademisyen ve uzmanların katkılarıyla cilt cilt ilerledi. Son olarak yedinci ve son cildin 2024 yılında yayımlanmasıyla ansiklopedi tamamlandı.
Bu büyük emeğin arkasında, ansiklopedinin editörlüğü üstlenen Prof. Dr. İbrahim Solak ve onunla birlikte çalışan geniş bir akademik kadro, yazarlar, redaktörler ve teknik ekip yer alıyor. Her bir emektar, bu eseri sadece bir kitap vasfıyla değil; bir şehrin hafızasını ve hüviyetini temsil eden “yaşayan bir miras” hâline getirmek için çalışmalarını büyük bir fedakârlıkla yürüttüler; bir kültür inşaatı gerçekleştirdiler. Detaylara verilen önem, kaynaklara gösterilen sadakat ve her maddeyi kendi bağlamında değerlendirme konusundaki hassasiyet; ansiklopedinin niteliğini belirleyen bahse değer unsurlardır. Esere kabaca bir göz attığınızda bile hem bilimsel doğruluk hem de kültürel sorumluluk duygusunun ön planda tutulduğunu hemen anlıyorsunuz.
Ansiklopedi toplam 7 ciltlik ve yaklaşık dört bin sayfalık bir külliyat niteliğinde. Her cilt, Kahramanmaraş’ın farklı yönlerini ele alan sayfalarla dolu; tarihî derinlikten günlük hayata, doğadan sanata; insan hikayelerinden toplumsal değişime kadar uzanan geniş bir yelpazede bilgiyle donatılmış.
Kahramanmaraş Ansiklopedisi’nin yayımlanması, aynı zamanda şehrin kültürel özgüveninin de bir ifadesidir. Bu çalışma, “Kahramanmaraş nedir?” sorusuna cevap arayan herkes için kalıcı bir referans noktası oluşturmakla kalmıyor, şehrin kendisini yeniden tanıma ve hatırlama çabasına da güçlü bir destek veriyor. Çünkü şehirler, biriktirdikleri hafızayla var olur; hafızasını koruyan şehirler ise daima canlı ve güçlü kalır.
Bu vesileyle, Kahramanmaraş’ın kültürel mirasını koruma ve yarınlara aktarma gayesiyle bu çalışmaya emek veren başta editör Prof. Dr. İbrahim Solak olmak üzere tüm katkı sunanlara şükranlarımızı arz ediyoruz. Onlar, bir ansiklopedi hazırlamaktan öte; bir şehrin hatırasını geleceğe taşımayı kendine görev edinmiş, bunun için sabırla ve özveriyle çalışan bir kültür ekibidir. Onların emeği sayesinde Kahramanmaraş’ın zengin hikâyesi, akademik bir disiplin içinde fakat sıcak bir dille kayıt altına alınmıştır.
Son olarak ansiklopediye https://ansiklopedi.ksu.edu.tr/ adresinden elektronik kitap olarak ulaşabileceğinizi de hatırlatmış olalım.
Enver Çapar
Maraş’ın Cezbeli Gülleri
Biz gül ve cezbe medeniyetinin çocuklarıyız diyor şair ve hikayeci Hasan Ejderha “Maraş’ın Cezbeli Gülleri” kitabında. İslam medeniyeti insanı merkeze almış, insanı öncelemiştir. Çünkü insan eşrefi mahlukattır. Cenab-ı Hakkın böyle isimlendirdiği insana nasıl hor bakılır. Yaratılanı yaratandan ötürü seven bir anlayışa sahibiz biz. Biz bu inceliği İslam’ı hayat tarzı olarak nasıl yaşamamız gerektiğini somut olarak bize sunan tasavvuftan öğrenmişiz. Delileri velî olarak görmüşüz hep. Onlara deli demek yerine meczup demişiz o yüzden. Meczup tasavvufa ait bir ıstılah malum. Cezbeye kapılmış kimse demek. İnsana ve hayata bakış açımızın şekillendiği hazreti insan olma yolunda ilerlediğimiz kutlu bir yolculuktu tasavvuf. Bu özelliğimizi kaybedince bırakın meczupları çevremizdeki insanlara tahammülümüz kalmaz oldu. İnsanın dünyaya karışmamış saf hali de diyebiliriz meczuplar için.
Hayatın yavaş ve sade yaşandığı insanların bir yerden bir yere yürüyerek gittiği ve karşılaştıklarına selam verdiği, ayaküstü hal hatır sorduğu, bir çayhanede dostlarıyla yarenlik ettiği zamanlarda meczuplar sokağın ve toplanma yerlerinin tabii insanlarıydı. Hiçbir zaman yadırganmaz dışlanmazlardı. Kendini bilmez birkaç densiz onları huylandırır gülerdi bazen o kadar. Şehirler ve mekanlar insani olmaktan çıkınca meczuplar da çekilip gittiler hayatımızdan. Hayatın bereketi de kalmadı onlar gittikten sonra.
Şairin naif yüreği onlara deli demeye kıyamamış. Kalbini yanında taşıyan, hayret eden, haşyet duyan herkesin bakıp geçtiği ama göremediğini görendir şair. Cezbeli güllerdeki sırrı fark edendir şair. Onların saf yüreklerindeki ve masum yüzlerindeki şiiri okuyabilendir şair. Hasan Ejderha da hâzâ bir şair olduğu için o mübareklere bir vefa borcu olarak kaleme almış bu güzel eserini. Kitapta bahsedilen cezbeli güllerin dışında daha nicesi vardır mutlaka. Şair, kendisinin tanık olduğu ve yakinen bildiklerini anlatmaya çalışmış. Bir şehrin sosyal hayatı, tarihi, kültürü, hafızası kayıt altına alınacaksa bu şahsiyetlerin mutlaka oraya alınması gerekir. Onların hikayeleri, hatıraları gelecek nesillere aktarılmalı. Biz farkında değiliz ama şehrin tasarruf sahibi belki onlardır. Onların sırlı hayatlarından alacağımız birçok ibretler vardır. Bizlerin bazı afetlerden ve kazalardan belalardan kurtulmamız belki onların yüzü suyu hürmetinedir. Bilemeyiz. Bildiğimiz bir şey var Cenab-ı Hak onları boşuna yaratmadı.
Hasan Ejderha kendi imkanları, birikimi ve cezbelilerin bereketiyle böyle güzel bir eser kazandırmış Maraş kitaplığına. Kitapta kendisi de bu güzel insanlardan sadece bazılarını anlatabildiğini belirtiyor. Daha nice cezbeli gülün hikayesinin olduğunu söylüyor. Maraş’ın ilçelerinde ve köylerinde sayısını ve hikayesini bilmediğimiz nice cezbeli gülümüz var. Bu aslında bir araştırma konusu. Şehrimizde iki üniversite var. Kültür belediyeciliği alanında önemli işler yapan belediyemiz var. Kapsamlı bir araştırmayla şehrin sosyal hayatına renk katan bu insanların hayat hikayeleri derlenip toparlansa ve kayıt altına alınsa ne güzel bir hizmet olur. İnsanların makineleştiği, hayatın nesneleştiği şu modern çağda onların sırlı hayat hikayeleri kendimize gelmemiz için bir ibret vesikası olurdu. Şu yalan dünyada gerçek insan hikayelerine ihtiyacımız var. Umarız çok geç olmadan böyle çalışmalara şahit oluruz.
Maraş’ın Cezbeli Gülleri kitabı 2013 yılında Sage yayınlarından çıktı. Şu an piyasada bulmak zor. İkinci bir baskısı yapılmadı. Bu kıymetli eser genişletilmiş olarak yeniden basılmalı. Şehr-i Maraş’ın bu değerleri unutulmamalı. Şimdilerde emekli olmuş olsa da şair Hasan Ejderha bu şehrin kültürüne ve edebiyatına hizmet etmeye devam ediyor. 2012 yılından beri yoldakikalemler.blogspot internet dergisinin yayın yönetmenliğini sürdürüyor. Bu dergi bir okul vazifesi görüyor aynı zamanda. Genç şair ve yazarlarla ustalar bir arada. Geleneğimizdeki usta çırak ilişkisi devam ettiriliyor burada. “Hasta Anneler Ülkesi, Marallar Oymağında Bir Ceylanla Oturup Ağlamak” gibi kalbimizi yoklayan şiirlerin şairi gençleri yüreklendirmeye onları okumaya ve yazmaya teşvik etmeye devam ediyor. Gönlündeki bereketi bizimle paylaşan şaire hürmet ediyor kendisinden daha nice güzel eserler bekliyoruz.
Seda Nur Çetinkaya
Genç Bir Yazarın Eşiği
Bir yazarın kalemle kurduğu ilk temas, çoğu zaman içsel bir çağrının yankısıdır. Bu çağrı, sözcüklere sığamayan duyguların, düşünce kırıntılarının ve anlam arayışının bir dışavurumudur. Ancak genç bir yazar için bu temas yalnızca bir başlangıç değil; aynı zamanda kendisiyle, toplumsal rollerle ve yazınsal gelenekle hesaplaşmanın da habercisidir. Kaleme alınan ilk cümle, varoluşa atılan ilk adımdır. Yazarlık serüveninin başında çoğu kişi “Ben kimim ki yazayım?” sorusunun eşiğinde durur. Bu, bir özgüven eksikliğinden çok, sorgudur. “Neden yazıyorum, kim okusun, yazdıklarım değerli mi?” soruları genç yazarın cesaretini sınar. Çünkü yazmak, anlatma cesareti gösterebilmektir; susmak yerine devam etmeyi seçmektir.
Genç yazarların en temel çıkmazı kimlik ve ifade problemidir. Bireysel kimlikle edebi kimliğin çarpıştığı bu süreçte, yazar hem özgünlük arar hem de toplumun dayattığı normlar arasında yön bulmaya çalışır. Geleneğe mi yaslanmalı, yoksa yeniliğin peşine mi düşmeli? Bu sorular yalnızca estetik değil, ideolojik bir arka plan taşır. Çünkü dil, sadece bir araç değil; aynı zamanda bir konumlanmadır. Yazmak, bireyin hem kendi çağını hem de kuşağının ruhunu sözcüklere taşıma biçimidir. Bu yolculuk çoğu zaman yalnızdır. Deneyimli kalemlerin rehberliği eksiktir; kimi editörler ya da yayınevleri genç kalemlere alan tanımaz. Oysa yazarlık, hata yapabilme ve gelişebilme özgürlüğünü gerektirir. Bazen birinin “devam et” demesi, bir kitaba dönüşen ilk paragrafı yaratır. Ne var ki o ses çoğu zaman duyulmaz. Yazarlığın doğasında sessizlik vardır, ama görünürlük de önemlidir. Eğer metin yalnızca bir defterin arasında kalıyorsa, yazmak içe dönük bir sızıya dönüşür. Oysa yazının kamusallığı, bir sesi yankıya dönüştürür; o yankı başka yazarlara cesaret olur, bir kuşağın dili hâline gelir.
Genç yazar, metaforik bir anlatımla, bir su kenarındadır. Suyun serinliği cazip ama derinliği belirsizdir. Cesareti olmayan adım atmaz; içeri giren ise artık geri dönemeyeceği bir dünyayla tanışır. Kimse ona suyun ne olduğunu anlatmaz; bunu kendi çabasıyla keşfeder. Bu yüzden yazmak, bir direniş biçimidir. Sonuç olarak, yazarlığın yaşı yoktur; fakat her yaşın kendine özgü sancıları vardır. Genç yazarların sesi, yalnızca bireysel bir ifade değil, toplumsal hafızanın da parçasıdır. Eğer genç yazar yazmazsa, kimse onun hikâyesini yazmayacaktır. O hâlde sorumluluğumuz bellidir: Yazmak, cesaret etmek ve birbirimizin sesini çoğaltmak.
Mustafa Işık
Bir Ağaç Bildim
Bir ağaç bildim. Tanrım
kendi düşünden başka
her dileğe dal budak salan
Gittikçe yükselen ses
elsiz, ayaksız bir yolcu
upuzun nehirlere akıp duran
Elmanın sana benzer yarısından
gönlü dağ huzuru yâr koynundan
Nereden gelip nereye gider
toz bulutudur belki. Savrulan.
Bir atın terkisinde dünyanın evi
hevesi. Kendi kendine insan
Bir ağaç bildim. Tanrım
kollarında Havva’nın kuşları
yağmur giymiş zaman gömleği
Âdem’e kıtalar aratan
Kendi rüyasından başka
suya azalan bakraç
her dalında bir kuyu asılan
Üryan sineye çıplak hançerim
gövdeye namahrem el
adını yazmaya kalkan
Hey, sen! Nasıl bir ağaçsın
kuş kondurmaya/ baharda
gölgesi bile olmayan.
Samet Yurttaş
Ses ve Uyanış
I.
Suyun suya değmesinde çıkan ses:
Ses bir uyanıştı
Uyandım ve yürüdüm
Suyun berrak yüzüne
Yıkandım, arındım, durlandım...
Bir ölü tazeliğinde
II.
Rüzgârın rüzgâra dokunmasında çıkan ses:
Ses bir uğultuydu
Duydum ve yürüdüm
Gurbetin uğultulu sesine
Gurbet bir çıngıydı
Ağzımda bir damla su
Yürüdüm ateşlerin üzerine
III.
Toprağın toprağa düşmesinde çıkan ses:
Ses bir dirilişti
Geç kalmış ölüleri çağıran
Duydum ve yürüdüm
Toprağın insandaki
İnsanın topraktaki sesine
-Basübadelmevt-
Yürüdüm kendi evime
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: