Çarşıda, mahalle kahvesinde ya da ofiste çayımızı içerken konu ne zaman ekonomiden, deprem sonrası yeni evlerden açılsa; laf dönüp dolaşıp o meşhur düğüme geliyor: “Avukat bey, babadan kalan bu yerler ne olacak?”

Mesele aslında sadece bir tapu senedi ya da birkaç dönüm arazi değil. Asıl mesele, o tapu elden ele geçerken aile sofrasındaki tadımızın kaçıp kaçmayacağı. Şehrimiz bugünlerde büyük bir değişimden geçiyor; Dulkadiroğlu’nda, Önsen’de, Karacasu’da binalar yükseliyor, hak sahiplikleri netleşiyor. Ancak bu binalar yükselirken, yıllardır sümen altı edilen o eski miras dosyaları da bir bir raftan inmeye başladı.

Hemen her gün benzer bir hikâyeyle karşılaşıyorum: Yıllarca bir arada yaşamış, acıyı tatlıyı paylaşmış kardeşler, iş bir karış toprağın ya da yeni teslim edilen bir dairenin paylaşımına gelince adliye kapısında birbirine selam vermez hale geliyor. Yolun başında bir hukukçu olarak söylemek isterim ki; hukuk kitaplarında yazanlardan çok daha fazlasını sokakta, sizin içinizde görüyorum. Bir avukatın sadece kanun bilmesi yetmez, insanın halinden de anlaması gerekir.

Gelin, şu "miras" meselesine beraber bakalım. Hukukta biz buna "Elbirliği Mülkiyeti" diyoruz. Yani hepiniz o malın ortağısınız ama hiçbiriniz tek başınıza "Burası benim" diyemiyorsunuz. Bu durum, kardeşlerin birbirine "el birliği" yapması gereken yerde maalesef "el bağlamasına" neden oluyor. Satmak isteseniz satamazsınız, tadilat yapmak isteseniz yapamazsınız. Bir düğüm ki sormayın...

Bu düğümü çözmenin iki yolu var. Biri vicdanlı ve kısa yol, diğeri ise yorucu ve masraflı yol.

Birinci yol; "Rızai Taksim" dediğimiz, halk tabiriyle "helalleşerek bölüşme." Oturursunuz o masaya, "Şurası senin olsun, burası benim; hakkımız geçmesin" dersiniz. Bir protokol hazırlarız, imzalar atılır ve herkes kendi yoluna huzurla gider. Bu sadece bir kağıt parçası değil, kardeşliğin devamıdır. Genç bir avukat olarak ben her zaman bu masanın kurulmasından yanayım. Çünkü biliyorum ki; o masada çözülmeyen her mesele, yarın adliye koridorlarında çok daha ağır bedellere mal olacak.

İkinci yol ise; o meşhur "İzale-i Şuyu" yani ortaklığın giderilmesi davası. Eğer kardeşlerden biri bile "Ben anlaşmıyorum" derse, iş mahkemeye gider. Hakim bakar, bölünmesi mümkün değilse "Satın, parayı paylaşın" der.

Önemle hatırlatmak isterim ki, Maraş’ın sadece yeni betonlara, yeni caddelere ihtiyacı yok; bizim asıl birbirimize ihtiyacımız var. Hukuk, bir cezalandırma aracı değil, bir hakkı teslim etme sanatıdır.

Gelin, bu yeni dönemde tapularımızı alırken gönül kırmayalım. Uzlaşmak zayıflık değil, aksine en büyük ferasettir. Mesele mülkiyet değil, o mülkiyetin içindeki huzurdur.

Av. Ahmet KAZANCI