Toplumumuzun kültürel kodlarına işlemiş, ancak modern hukuk, pedagoji ve insan hakları karşısında artık hiçbir hükmü kalmamış, tozlu raflara kaldırılması gereken bir söz vardır: "Eti senin, kemiği benim." Eskiden velilerin öğretmene duyduğu saygının aşırı ve teslimiyetçi bir tezahürü olan bu söz, ne yazık ki bazı zihinlerde şiddetin meşrulaştırılması aracı olarak algılanıp bir "dokunulmazlık" kalkanı zannedildiği durumlar olabiliyor.

Haberlerde sıklıkla gördüğümüz ve bir şekilde çevremizden duyduğumuz kadarıyla öğretmenin öğrenciye şiddeti günümüzde ne yazık ki devam ediyor. Yakın zamanda şehrimiz Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesindeki bir okuldan gelen o vahim haber de maalesef bu köhne zihniyetin hala aramızda dolaştığının acı bir kanıtı olarak vicdanları yaralamıştır. Bir öğretmenin, henüz hayatının baharındaki ortaokul öğrencisine uyguladığı fiziksel şiddet ve çocuğun sırtında oluşan o darbe izleri; sadece bir bedeni değil, toplumun "okul" ve "öğretmen" kavramına olan güvenini de derinden sarsmıştır. Halkımızın bir kesiminde halen ‘’eti senin, kemiği benim’’ zihniyeti dolaşıyor olsa da bunun çocukların psikolojik ve kişisel gelişiminde yaralar bırakması ve ne yazık ki meslek etiğiyle bağdaşmayacak ölçüde şiddetin meşrulaştırılmasında dayanak görülmesi sebebiyle yanlış olduğunu söylemeliyiz.

Kamu Görevi Zırhı, Suç İşleme Özgürlüğü Vermez diyoruz. Ancak bu zırhı yaratan ne yazık ki toplum olarak bizler ve ebeveynlerimiz oluyor. Bir düşüncenin veya uygulamanın normalleştiriliyor olması ve geçmişten beri süregeliyor vaziyette olması onu doğru olarak tanımlamamız gerektiği anlamına gelmez. Doğru Hukuk penceresinden baktığımızda durum tartışmaya kapalıdır. Türk Ceza Kanunu’na göre kasten yaralama suçu, normal şartlarda şikâyete bağlı basit bir suç olarak görülebilir. ANCAK, fail bunu "kamu görevlisi" sıfatıyla ve nüfuzunu kötüye kullanarak işlerse durumun rengi değişir.

Kanun koyucu burada açık bir irade ortaya koymuştur: Eğer siz devletin verdiği yetkiyi kullanıyorsanız ve karşınızdaki mağdur "beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak" durumda bir çocuksa, verilecek ceza yarı oranında artırılır (TCK m. 86/3). Burada öğretmen, devletin kendisine verdiği kutsal "eğitim ve gözetim" yetkisini, bir "cezalandırma ve şiddet" aracına dönüştürmüştür. Hukukta bu tür eylemlerin hiçbir "disiplin yetkisi" veya "eğitim metodu" kapsamında savunulması mümkün değildir. Öğretmenin görevi o körpe ellere kalem tutmayı öğretmektir; o kalemi tutan eli kırmak veya o sırtı darbelerle ezmek değil.

Burada idarenin kusursuz sorumluluğunu gündeme getirmekte fayda vardır, olay sadece öğretmenle sınırlı olamaz. Bu olayı sadece "sinirlerine hakim olamayan münferit bir öğretmen" vakası olarak görmek, buzdağının görünmeyen kısmını ıskalamak ve asıl sorunu halı altına süpürmek olur. Daha önceki yazılarımda deprem davaları ve belediye hizmetleri özelinde sıkça vurguladığım "İdarenin Hizmet Kusuru" kavramı tam da burada devreye girer.

Anayasamızın 125. Maddesi gayet açıktır: "İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür." Aile sabahleyin en kıymetli varlığını, çocuğunu okula, yani devlete emanet etmiştir. Devletin gözetimi altındaki bir kamu binasında, yine devletin atadığı bir memur tarafından bir çocuk şiddet görüyorsa, burada Milli Eğitim Bakanlığı ve okul idaresi de "hizmetin kötü işlemesi" veya "gözetim eksikliği" nedeniyle zincirleme sorumludur. İdare, "kusursuz sorumluluk" ve "sosyal risk" ilkeleri gereği ailenin ve o çocuğun yaşadığı travmanın, maddi-manevi tüm zararlarını tazmin etmekle mükelleftir

Toplum olarak hepimizin kanayan yarası olan ve akıllarda hep soru işareti olarak beliren cezasızlık algısı ile toplumsal çürümeyi yine ele alacağım. Yargı paketlerini eleştirdiğimiz yazılarda hep şu soruyu sormuştuk: "Reform mu, rötuş mu?" İşte bu olay, o sorunun cevabının verileceği bir sınav kağıdıdır. Eğer bu şiddet eylemi, failin sadece okulunun değiştirilmesiyle, basit bir kınama cezasıyla veya "adli kontrolle" serbest bırakılmasıyla sonuçlanırsa; toplumdaki "cezasızlık algısı" bir kez daha tescillenmiş olacaktır.

Nasıl ki depremde yıkılan binalarda kusuru olan kamu görevlilerinin hala koltuklarında oturuyor olması kamu vicdanını kanatıyorsa; okul koridorlarında şiddet uygulayanların da sistem içinde barınmaya devam etmesi, adalete olan inancı yok eder. Hukuk, caydırıcı olduğu sürece hukuktur; aksi takdirde sadece kağıt üzerinde kalan temenniler manzumesidir.

Okullarımızda korku değil, şefkat hakim olmalı. Hukuk her ne kadar toplumsal değişimle bir diyalog halinde olsa da, şiddet bu diyaloğun bir parçası asla olamaz. Bir eğitim yuvasında şiddet uygulanması, sadece o çocuğun değil, olaya şahit olan diğer çocukların da zihninde "güçlü olanın haklı olduğu" ve "sorunların kaba kuvvetle çözüldüğü" algısını yerleştirir. Bu da geleceğin potansiyel suçlularını veya özgüveni kırılmış, devlete küsmüş bireylerini yetiştirmek demektir.

Aileler tedirgin olmakta sonuna kadar haklıdır. Yaşanan bu ve bunun gibi olaylar sadece eğitim kurumlarında değil hangi kurumda meydana gelirse gelsin vatandaşın o kuruma ve o kurumun personellerine olan saygısını ve güvenini zedeleyecektir. Unutulmamalıdır ki; devletin şefkatli elini temsil etmesi gerekenler, o eli çocuğa vurmak için kaldırdığında, karşılarında hukukun demir yumruğunu bulmalıdır. Adalet terazisi, çocuklar söz konusu olduğunda şaşmaz bir hassasiyetle tartmak zorundadır.

Av. Ahmet KAZANCI