Kısa bir zaman önce yayınlanan Mülk|-i Beka kitabım okurların teveccühüne ulaştı. İstanbul’da yayınlanan ALTINOLUK dergisinde BİLAL AKYOL bey kitabımla ilgili bir yazı kaleme aldı onu bugün sizinle paylaşmak istiyorum. Bu güzel bir yazı ve yazarlık adetidir sayın Bilal Akyol’ teşekkür ederim.
BİR ÖMRÜN İMBİKTEN SÜZÜLEN ÖZÜ:
MÜLK-İ BEKA
Altınoluk dergimiz okurlarının yakından tanıdığı, yazılarıyla otuz yılı aşkın bir süredir fikir dünyamızda müstesna bir yer edinen Ali Büyükçapar; bir ömürlük birikimini, şahitliklerini ve tefekkürünü “Mülk-i Beka” adlı eserinde bir araya getirdi.
Kronolojik bir hatırat olmanın ötesine geçen eser, yazarın hayatı ve varlığı anlamlandırma yolculuğuna dair derinlikli bir “seyir defteri” niteliği taşıyor.
Sade ve duru bir Türkçe ile kaleme alınan eserde gereksiz her türlü bilgi ve detaydan kaçınılmış, özlü bir anlatım tercih edilmiş.
Yazar, bu sade anlatımıyla kitabın ilk bölümlerinde çocukluğunun o safiyet ve sükûnet dolu yıllarına, Maraş’ın bereketli iklimine götürmüş okuyucuyu. Daha sonra ilerleyen yaşlarda yerini zihni bir arayışa ve "maddeden manaya geçiş" sancılarına bırakmış.
Lise ve ilahiyat tahsili süreçlerinde, aklın kendisini madde boyutuna mahkûm etmeye çalıştığı anlarda; "Gerçek olan madde mi, yoksa insan mı?" sorusunun peşine düşmüş. Bu arayış sürecinde Saint Augustinus’un İtiraflar’ından İmam Gazali’nin eserlerine, oradan Kazancakis’in Zorbasına kadar Doğu ve Batı’nın fikir atlasında uzun ve yorucu yolculuklar yapmış.
Yazar, bu fikri çilesini anlatırken, "Fizik bilgilerim zamanla irtibatı olan maddeden söz ederken, bu maddenin var olmasının Tanrı ile ilgili olmasını düşündüm" diyerek, varlık sigortasının ancak Allah olduğuna iman ettiği o mutmainlik limanına nasıl demir attığını da göstermiş. "Yokluk yoktur, mutlak olarak yoktur" diyerek materyalizmin zekâya kurduğu tuzağı reddetmiş ve teselsül zincirini kırarak Mutlak Varlık’a teslim olmuş.
Altınoluk için bir vefa örneği olarak; öğrencilik yıllarında derginin Cağaloğlu’ndaki merkezine yaptığı ziyaretleri ve dergimizde yazarlık serüvenin nasıl başladığına dair hatırasını da kayda geçirmiş.
Kitabın en sarsıcı bölümlerinden biri ise şüphesiz din eğitimi ve ilahiyat camiasına dair getirdiği cesur eleştiriler olmuş. Yazar, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun bir eğitimci olarak, otuz üç yıllık meslek hayatı boyunca gözlemlediği manzarayı; "İlahiyat hocalarının derslerinde çok vasıfsızlığını, ilahiyat öğretimini yaptığım otuz üç yılda gördüm" sözleriyle dile getirmiş. Din derslerinin, "sevdirme" bahanesiyle içinin boşaltıldığından, dersin kühnhüne vakıf olmayan hocaların elinde din eğitiminin hatıra anlatmaya indirgendiğinden dert yanmış. "Din dersi sevilsin yeter" mantığının, sevgiyi sağladığı ancak bilgiyi yok ettiği gerçeğini acı bir tecrübe olarak aktarmış.Bir şair ve mütefekkir hassasiyetiyle kaleme aldığı "Genel Değerlendirmeler" bölümünde ise Ali Büyükçapar,toplumsal yaralarımıza parmak basmış. "Cumhuriyetin özde değil, sözde olmasının ağır bedelini yine aziz milletim ödemekte" diyerek, siyasetin bir meslek ve geçim kapısı haline getirilmesinin devlete ve millete verdiği zararı vurgulamış.
"Kerim devlet" anlayışının yerini "tüccar devlet" anlayışına bırakmasını, ahlak ve ustalığın bitişini, dilimizin ve aile yapımızın uğradığı erozyonu milli bir şuurla tenkit etmiş.
Yazar, bu kapsamlı muhasebesini ve hayat görüşünü şu hikmetli cümleyle özetlemiş: "İnsan olarak dünyaya gelmek Rabbimin bir lütfu, ihsanı; adam olmak ise kendi gayret ve çabalarımızın bir sonucudur."
İşte Mülk-i Beka, Ali Büyükçapar'ın o "adam olma" yolundaki gayretinin, çilesinin, duasının ve şair ruhunun satırlara dökülmüş hali olarak karşımıza çıkıyor.
Bu vesileyle yazarımıza eserinin hayırlara vesile olması diler, Rabbimizden hayırlı, bereketli ömürler niyaz ederiz.