İnsan, inancını tercih etme özgürlüğüne sahiptir

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en temel vasıf, akıl ve bu aklın bir neticesi olarak ortaya çıkan seçme hürriyetidir. İslam dini, insanın bu özgürlük alanını en kutsal değerlerden biri olarak kabul eder. İslam hukukunun ve ahlak sisteminin üzerine inşa edildiği Zarûrât-ı Hamse (Beş Temel Değer) olarak bilinen; canın, malın, aklın, neslin ve dinin korunması ilkeleri, toplumsal barışın ve bireysel huzurun sarsılmaz teminatıdır.

Daha önceki yazılarımızda bu beş temel esastan yaşam hakkını, malın, aklın ve neslin korunmasını detaylıca ele almıştık. Bu haftaki makalemizde ise tüm bu değerlerin manevi çatısını teşkil eden "Din ve İnanç Özgürlüğü" mevzusunu, Kur’an ve sünnet ışığında irdelemeye çalışacağız.

Dinde Zorlama Yoktur.

İslam, kelime kökü itibarıyla "barış, güven ve teslimiyet" anlamlarına gelir. Ancak bu teslimiyet, sadece hür bir iradeyle gerçekleştiğinde ilahi bir değer kazanır. Kur’an-ı Kerim’in bu konudaki evrensel düsturu son derece nettir:

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işiten ve bilendir.”(Bakara Suresi, 256)

“Din” bilgi, inanç ve amelden oluşan bir bütündür. Bir insana teknik bilgi zorla öğretilebilir; ancak zorla inanması sağlanamaz. Çünkü iman, kalbin tasdikidir; yani kişinin bildirilenin doğru olduğuna içtenlikle kanaat getirmesi ve buna gönülden bağlanmasıdır.

İnanma eylemi, ancak hür bir iradeyle verilen karara ve tercihe dayanır. Ayrıca kalbin ve zihnin derinliklerinde olup bitenleri bir başkasının bilmesi mümkün değildir. Bu sebeple, baskı altında kalan bir kimsenin “inandım” demesi, o kişinin gerçek niyetini yansıtmayacağı gibi bu beyanın doğruluğu da denetlenemez. Netice itibarıyla, bir kimse ne zorla inandırılabilir ne de zor altında inandığını söyleyen birinin samimiyetine güvenilebilir.

Çünkü Dinî amellerin temelinde ihlas vardır. İhlas ise, her türlü davranışın yalnızca Allah rızası gözetilerek gerçekleştirilmesidir. Zorlama altında yapılan bir eylemin 'dinî amel' olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Dinin iki temel unsuru olan iman ve amel zorlamayla gerçekleşemeyeceğine göre; dinde zorlama yoktur; hiç kimse baskıyla mümin veya dindar yapılamaz.

İslam, sadece dini kabullerde değil, hayatın hiçbir safhasında baskı ve tahakkümü meşru görmez. Dine veya başka bir tercihe yönelik "zorlama" sayılabilecek her türlü fiil İslam’a göre haram kılınmıştır. Müslümanların asıl hedefi, insanları belirli bir kalıba zorlamak değil; tam tersine hak ve özgürlüklere karşı girişilen tecavüzleri engellemek, baskı altındaki kitleleri bu esaretten kurtarmaktır.

İman Bir Gönül İşidir

Din; temelinde samimi bir iman ve bu imanın hayata yansıması olan amelden oluşur. Bir ibadetin veya inancın Allah katında karşılık bulabilmesi için, o eylemin "güzel bir niyet ve Allah rızası için olması şarttır. İman, özü itibarıyla bir gönül işidir. Bir insanın, kalbiyle onaylamadığı bir şeyi sadece diliyle ikrar etmesi onu mümin yapmaz; aksine bu durum İslam’ın en çok sakındırdığı "münafıklık" kapısını aralar.

Zorla kıldırılan bir namazın, baskıyla tutturulan bir orucun veya korkuyla sergilenen bir ahlakın, manevi bir derinliği yoktur. İnsan, kendi özgür iradesi ve gönüllü olarak vazifeyi üstlendiğinde o eylem ibadet ruhuna bürünür.

Akıl ve Hidayetin Kesişimi

Hidayet, bir insana zorla giydirilebilecek bir elbise değildir. Yunus Suresi’nde geçen şu ayet-i kerime, bu gerçeği sarsıcı bir dille hatırlatır:

“Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunan herkes elbette topluca iman ederdi. Hal böyleyken sen şimdi iman edinceye kadar insanları zorlayıp duracak mısın?” (Yûnus Suresi, 99)

Rabbimiz, dileseydi herkesi tek bir inanç üzere yaratabilirdi; ancak imtihanın sırrı seçme özgürlüğünde gizlidir. Aklını kullanmayanların üzerine manevi karanlıkların yağacağını bildiren dinimiz, insanı düşünmeye ve gönüllü bir teslimiyete davet eder.

Sonuç olarak; Dinin korunması, sadece bireysel bir ibadet değil, aynı zamanda bir toplumun varlığını ve birliğini sürdürebilmesi için hayati bir sorumluluktur. Ayet-i kerimede belirtildiği üzere, Allah katında seçilen ve kemale erdirilen İslam dini, insanın hem bu dünyadaki huzurunu hem de ahiretteki ebedi mutluluğunu esas alan ilahi kurallar bütünüdür. Bu kutsal emaneti muhafaza etmek ise Müslümanların öncelikli görevidir. Dini korumak; yalnızca onu savunmakla değil, aynı zamanda doğru öğrenip öğretmek, tebliğ etmek ve en önemlisi dinin emirlerini bizzat yaşayarak örnek teşkil etmekle mümkündür. Dolayısıyla dinini koruyan bir toplum, aslında kendi manevi değerlerini, huzurunu ve geleceğini de güvence altına almış olur.

Haftaya yeni bir değerimizi ele almak üzere, esenlikle kalın...