Bir üretim hocası olarak üretimi, eldeki imkânları değere dönüştürme işi şeklinde görürüm. Bazen otomobil, bazen teknoloji, bazen de güvenlik üretilir. Türkiye’nin savunma sanayisi, askerî tecrübesi, istihbaratı ve diplomasisi bugün tam da bunu yapıyor.
Türkiye uzun yıllar savunma sistemlerinde dışa bağımlı kaldı. Yakın coğrafyasındaki krizlerin sonuçlarına katlandı fakat bu krizlerin yönünü belirlemekte zorlandı. Bugün bütün sorunlarımızı çözdüğümüz söylenemez; ancak artık güvenliği yalnızca tüketen değil, çevresine güvenlik sunabilen bir Türkiye’den söz ediyoruz.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması bu değişimin en önemli göstergelerinden biridir. Taraflardan birine yönelik saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması elbette önemlidir. Fakat asıl dikkat çekici olan, bölge ülkelerinin güvenliklerini artık yalnızca dış güçlerin garantilerine bırakmak istememeleridir.
Türkiye bu birlikteliğe korunmaya muhtaç bir ülke olarak katılmıyor. Masaya askerî ve teknolojik kapasitesini koyuyor. Bu kapasite, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve Suudi Arabistan’ın ekonomik gücüyle birleştiğinde bölgede yeni bir denge doğabilir. Böylece sahip olduğumuz imkânlar yalnızca millî güvenliğimizi sağlamaz; bölgesel ve küresel nüfuzumuzun da kaynağı hâline gelir.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son Mısır ziyareti, bu arayışın diplomatik yönünü ortaya koydu. Fidan’ın Netanyahu yönetiminin insanlık onurunu ayaklar altına alan politikalarını tırmandırdığı yönündeki çıkışı oldukça açıktı. Filistin tarafı yükümlülüklerini yerine getirdiği hâlde İsrail barış sürecini ilerletmezse Türkiye, Mısır ve Katar’ın “radikal adımlar” atabileceğini söylemesi de sıradan bir uyarı değildi.
Üstelik bu sözler Ankara’da değil, Mısır’la yürütülen ortak arayışın içinden yükseldi. Bu durum Türkiye’nin yalnızca tepki göstermekle yetinmeyip bölge ülkelerini birlikte hareket etmeye çağırdığını gösteriyor.
Buradaki “radikal adım” ifadesini doğrudan savaş şeklinde anlamamak gerekir. İsrail’in hukuksuz politikalarına karşı diplomatik, ekonomik, siyasi ve hukuki araçların birlikte kullanılması da güçlü bir caydırıcılık oluşturabilir. Bazen silah kullanmaktan daha etkili olan, karşı tarafa tek bir ülkeyle değil, kararlı bir ittifakla karşılaşacağını göstermektir.
Gazze’de yaşananlar artık yalnızca Filistinlilerin meselesi değildir. İnsanların topraklarından çıkarılmak istenmesi, işgalin genişletilmesi ve bölgenin güç kullanılarak yeniden şekillendirilmesi bütün bölge ülkeleri için güvenlik sorunudur. İsrail’in en büyük avantajı ise karşısında ayrı ayrı tepki gösteren fakat birlikte hareket edemeyen ülkeler bulmasıdır.
Bu nedenle Mekke Anlaşması bir son değil, başlangıç olmalıdır. İş birliği ortak tatbikatlarla sınırlı kalmamalı; savunma sanayisinde ortak üretime, istihbarat paylaşımına ve ortak diplomatik girişimlere uzanmalıdır. Mısır’ın da bu yapıya yaklaşması, oluşacak gücün hem coğrafi alanını hem siyasi ağırlığını genişletecektir.
Türkiye’nin son yıllarda kazandığı özgüvenin gerçek değeri de burada ortaya çıkacaktır. Bu özgüven yalnızca güçlü ülke söylemiyle sınırlı kalmamalı, haksızlığa uğrayanların yanında durabilme iradesine dönüşmelidir.
Mazlumların hamiliği, onlar adına karar vermek veya yeni bir üstünlük kurmak değildir. İşgale uğrayanın hukukunu savunmak, ihtiyaç sahibine yardım ulaştırmak ve çaresiz bırakılan toplumlara yalnız olmadıklarını göstermektir.
Dünyanın farklı coğrafyalarındaki Müslümanların Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşmaya umutla bakmasının sebebi de budur. Uzun zamandır İslam dünyasının dağınıklığından yakınan milyonlarca insan, kendi içinden etkili bir dayanışmanın doğmasını beklemektedir.
Bu beklenti büyük bir sorumluluk getiriyor. Kurulacak yapı mezhepçi veya yayılmacı bir ittifaka dönüşmemeli, hiçbir ülkeyi peşinen düşman ilan etmemelidir. Ama saldırganlık karşısında da sessiz kalmamalıdır. Amaç yeni savaşlar çıkarmak değil, hiç kimsenin kolayca savaş çıkaramayacağı bir denge kurmaktır.
Türkiye’nin önünde tarihî bir fırsat var. Elde ettiği askerî, teknolojik ve diplomatik kapasiteyi barışın ve adaletin hizmetine sunabilirse yalnızca bölgesel bir güç olmakla kalmaz; dünyanın farklı coğrafyalarında kendisine umut bağlayan mazlumlar için de güçlü bir dayanak hâline gelir.