DÖŞ CEBİ
Mehmet Yaşar
Şiiriebedmüddet ya da Bir Tahmis’in Düşündürdükleri
Bendeniz (Teoman Duralı’nın imlâsıyla aktaracak olursak) devletiebedmüddet fikrine ‘inanan’ bir kardeşinizim. Yani adı, hanedanı veya sistemi değişse de Türk milletinin öteden beri nice bedeller ödeyerek bugünlere taşıdığı ve yarınlara da taşıyacak olduğu devletin mensubuyum. Atsız’ın dediği gibi “Türkiye Cumhuriyeti gökten zembille inmemiştir.”, Osmanlı Devleti’nin devamıdır. Onun da evveli malumdur. Millet de aynı millettir. Edebiyata bakışımız da bu fikir üzeredir. Gelenek-modern tartışmasına girmeden söylüyorum bunları. Yoksa o mevzu uzar gider; müesseseler, ideolojiler, akımlar vs. Edebiyatımız da devletimizin kabuk değiştirdiği gibi benzer süreçlerden geçmiştir. Burada şiir nirengi noktasıdır tabi. Türk şiirinin macerası başlı başına bu süreci özetlemeye yeter de artar bile.
Şüphesiz bizi bu topraklarda tutan en temel unsurlardan biridir şiir. Ki aslında bence en temel unsurdur. Dilin mayasıdır. Bu mayayı hamurumuza karan da şairlerdir. Onların gücü, dilin gücüdür. Dolayısıyla milletin gücüdür. Onların varlığı, dilin, yani dinin, yani milletin varlığıdır. Bendeniz kalemin hakkının, kılıcın hakkından fazla olduğuna inananlardanım. Ve bence hiçbir komutanın, hiçbir devlet adamının emeği, şirazesi dağılmış bir coğrafyayı sarı çiçeklerle konuşarak derleyen, toparlayan bir garip dervişin emeği ile mukayese edilemez. Ali Ayçil’in ifadesiyle “Bugün, Yunus'un dilinden hayat bulan bir vatanımızın ve ancak Yunus'un diline sarıldıkça savuşturulacak belalarımızın olduğunu biliyoruz. Biliyoruz ki, bu topraklar herkesten çok, ‘bir garip derviş'in hediyesidir bize...” Bu noktainazardan hareketle diyebiliriz ki devletiebedmüddetin teminatı şiiriebedmüddettir. Geleneğiyle moderniyle, divanıyla tekkesiyle, tanzimatıyla ikinci yenisiyle, Türk şiiri, şiiriebedmüddet vasfıyla Türk devletinin de Türk milletinin de varlık teminatıdır.
Bugün hâlâ garip derviş, mübarek insan, şol Türkmen kocası miskin Yunus’a atfen şiirler, kitaplar, tezler yazılıyorsa; hâlâ Karacaoğlan’ın mısraları dilimize dolanıyorsa ya da modern zamanların göbeğinde “hece bitti artık, hece ile söylenecek söz kalmadı, tükendi.” denilen noktada bir Âşık Veysel, bir Abdurrahim Karakoç çıkıyorsa; “turgutlar, edipler, sezailer” ve ismetler, eskiyle kavga etmek yerine eskiye yaslanarak yeni şeyler söylüyorsa Türk şiiri şiiriebedmüddet vasfıyla kâimdir demektir.
Bunca lafı niçin ettim? Arz edeyim efendim: Geçtiğimiz günlerde [email protected] adresimize bir eposta geldi. Kıymetli büyüğümüz Şair Tayyip Atmaca “edep yolculuğunuzda yoldaşlık olması düşüncesi ile bu şiiri gönül göğünüze uçuruyorum” mesajıyla bir şiir göndermiş. Şiir, Garbi Yeli’nin bugünkü nüshasında yer alan “Karacaoğlan’ın Garbi Yeli Şiirini Tahmis” serlevhalı şiiridir. Mezkûr şiir bizi çok heyecanlandırmıştır. Hem, bir şair büyüğümüzün Garbi Yeli sayfamızı takip ve taltif etmeleri açısından, hem şiiri göndermeleri üzerine yaptığımız telefon görüşmesinde “sayenizde Karacaoğlan’ın bir şiirine tahmis yazmış olduk.” ifadesiyle böyle bir şiirin ortaya çıkmasına vesile olmamız açısından, hem de yukarıda ifade etmeye çalıştığımız şiiriebedmüddet fikrinin somut bir örneğini bizlere göstermesi açısından. Türkçenin emektarlarından, kıymetli büyüğümüz şair Tayyip Atmaca’ya çok teşekkür ediyoruz. Dili, kalemi, vakti ve ömrü bereketli olsun.
ŞEHİR MEKTUPLARI
mehmet raşit küçükkürtül
bu kitaplarla bir kış çıkar ha!
kahramanmaraş’taki kitap düşmanlığı ve kitap korkusu hafife alınmamalıdır. bu düşmanlık ve korkunun, türkiye’nin geri kalanındaki düşmanlık ve korkuyla alâkası ne seviyededir üzerine düşünmek lâzım. benim tahminim, türkiye’de kahramanmaraş’tan çok daha ileri seviyede bu hastalıkları çeken yerler vardır. fakat elde ciddi araştırmalar olmayınca kesin hükümlere varmak mümkün olmuyor. ali yurtgezen hocamızdan dinlemiştim: maraş merkezde turan mahallesi'nde tarihî evini yıkıp yeni bina dikmek isteyen biri, yıkım esnasında hiç bilmediği bir alfabede yazılmış kitaplar buluyor ve bunları müftüye götürüyor. müftü de yakmasını tavsiye edince gereğini yapıyor. bu olayda korkunun nesnesi doğrudan doğruya kitaplar mıdır, yabancı sayılan bir kültür müdür diye sorulabilir. bence kitaplardır çünkü müftü gibi “kitap görmüş” biri böyle bir şey yapıyorsa korkunun kaynağı kitap olmalıdır. zaten kaç tane kitap okuyan müftü çıkmıştır şu garip memleketimizde? yine ali yurtgezen hocamızdan: evine misafir gelen akrabası ali hocanın kütüphanesine şöyle bir baktıktan sonra yadırgı ve yabancı tavrını ortaya koyar: “ali efendiii! bunlarla bir kış çıkar ha!” zaman geçmiş, hayat değişmiştir. artık eskisi kahramanmaraş’ta “hayatında hiç kitap görmeden mezara giren” kimse herhalde yoktur. fakat kitap hâlâ yabancıdır ve şüphelidir. evimi taşımak üzere gelen nakliyecilerin şoförü, evdeki kitapların çokluğunu anlamlandırmak için şöyle sormuştu yedi yıl evvel: “hocam, ohiiin mi, satiiin mi?” [9tem2025]
***
istanbul'dan maraş'a gelenlerin dikkatini çeken hususlardan biri de maraş'ta geniş evlerde oturulmasıydı. nasılsa maraşlı geniş apartman dairesini kabul ettirmişti müteahhitlere. şimdi bazısı "deprem konutu" diye yıkılan evi yerine teklif edilen kutucukları n'apacağını düşünüyor. “yerinde dönüşüm” ve TOKİ, maraş’ın zaten tam oturmamış, tuhaf apartman kültürünü başka bir şeye çevirecek gibi görünüyor. apartmanın maraş’a girişi, onun şehir kimliğiyle çatışan, ona düşman bir mahiyetteydi. maalesef maraş’ta da 2000’li yıllardan sonraki apartmanlaşma bir görgüsüzlüğün ifadesi olarak kendine yer açmıştı. apartmanın yedinci katından sofra silkeleyen, "illa yüksek arabaya binmeliyim" diye kocasına cip tarzı araba aldıran, sömelek köfte emsali kadınlarımız istinye konutları, üsküdar konutları, karşıyaka konutları gibi maraş dışı işaretler taşıyan sitelerde oturmayı kıymetli saymasa bunlar başımıza gelir miydi? [17ocak2025]
***
maraş'tan tatil yörelerine dondurmacılık başta olmak üzere envai çeşit sebeple çalışmaya gidenler olur. maraşlı çalışmaya alışkındır, yüksünmez. maraşlının gurbet macerası bitmez. “işte gidiyorum çeşm-i siyahım” gibi türküleri (sarıçukur köyüne ait bu türküyü mahsunî şerif mahlasıyla meşhur etmiştir) maraş’ın gurbetçiliğine delildir. ismet özel’den dinlemiştim, merhum erdem beyazıt’tan nakille anlatmıştı: maraşlı ilkokul çocuğuna türkiye’nin başşehri sorulmuş, söke demiş. çünkü adana’dan söke’ye çeltiğe, pamuğa gider maraşlı. çalışmak ayıp değil de… nasıl denir, maraşlı köşeye sıkışmış. çocuk işçiliğine dair ağırlaşan mevzuatı bahane eden maraş esnafı mevsimlik çalışan almak istemiyor, evvelden de kolay kolay kalıbının dışına çıkmazdı zaten, şimdi bu iş tuzu biberi oldu. bunca kelimeyi niye yaktım? günlerdir bir arkadaşın liseyi yeni bitiren oğlunu - uyuşturucu, fuhuş ve alkole temas etmesin diye- maraş'ta tutacak mevsimlik iş arıyoruz. turistik, tatil yöreleri sanki kolonize edilmiş sömürge bölgeleri gibi. [1tem2025]
Hasan Bazı
Kimse Kalmadığında Bunu Hatırla
“meğer ol meydan ortasında hûb / tarabıl âteş yanardı durup”
bozkırın bağrında eski bir çınarın hikâyesi anlatılır. nice badireler atlatmış, nice savaşlar içmiştir. kadıncık ana’dan dinlediği meseller, destanlar, belleğini, kimliğini şekillendirmiştir. işte bu mesellerden birini silvan alpoğuz’un yazdığı “kimse kalmadığında bunu hatırla” kitabında okuruz. bozkırda yaşayan bir istiklâl harbi gazisi olan hakkı’nın harp sonrası başından geçen hadiseleri çarpıcı bir şekilde anlatıyor. hakkı 16 yaşında, kölesi olduğu topal ağa’nın oğlu yerine harbe gönderilir. kuvay-i milliye’de çeşitli cephelerde savaşır. memleketine gazi olarak döner dönmesine ama çiftlik ve köy bıraktığı gibi değildir. sevdiği kızı eller almıştır. topal ağa savaş şartlarından faydalanarak malına mal, topraklarına toprak katmıştır. esma’yı kaybetmenin acısıyla topal ağa’nın karşısına çıkıp hesap sormaya çalışır ancak yediği dayakla kalır. hakkı, ailesi gördüğü yerden kovulmanın acısıyla kendini kırklar çayına atar. ağanın kâhyası onu bulup çaydan çıkartır. kâhyadan ailesinin hikâyesini dinler. aslında topal ağa’nın çöktüğü elmalık olarak bilinen bahçenin kendisinin olduğunu öğrenir. hakkı yanına iki gözcü alıp bir gece vakti ailesinden yadigâr kalan elmalık’ı geri almaya gider. düzenlediği baskında ağanın küçük oğlunu, adamlarını ve esma’yı elmalık’ta bulur. ağanın oğlunu ve adamlarını bir atın arkasına savaş esirleri gibi bağlar ve ağaya gönderir. esma’yı ise hiçbir yere göndermez.
yazar hikaye boyunca insanın kök ihtiyacı üzerine yoğunlaşıyor. hakkı’nın hayatı boyunca asıl meselesi aidiyet ve kök ihtiyacıdır. yazar buna şöyle değinir:“Şefkat ya da sevgi yoksunluğu kendini unutturabilir ama bir kök ihtiyacı insanın daimi yarasıdır.” kitap bölümlerden müteşekkil olmasına rağmen zaman akışı kronolojik, çizgisel değil daire şeklindedir. birkaç bölüm ilerledikten sonra yer yer hakkı’nın hayatında farklı anlara gidip geliriz. bu bakımdan yazar hikâye boyunca merak unsurunu canlı tutmayı başarır.“Sürünerek ısırganların ve yoncaların arasından geçerken bu hareketi artık bir zamanlar Keşif Subayı’nın ona öğrettiği incelikte yapıyordu. Hatta daha iyi. “Hangi bölüktensin sen?” demişti Subay, “bunu görmüş olman lazımdı”. Nasıl karşılık vermesi gerektiğini bilemeyip pel pel bakmıştı adamın yüzüne. Süvari birliğine en son gelen takımla birlikte katılmış, gerçek kimliğinin ortaya çıkmaması için onu cepheye getiren kişi tarafından mümkün mertebe eğitimlerden uzak tutulmuştu. İlk çatışmada ölür ve konu kapanır diye düşünüyordu ama hesaplandığı gibi olmadı. Rum atlılarının sesini duydular o esnada ve subayla birlikte ilerideki çördük ağaçlarına doğru pusuya attılar kendilerini.”
bir asırlık bir hikâyeyi okuyoruz. olayların arka planında cumhuriyetin gelişimini askeri darbeleri, siyasi çekişmeleri görüyoruz. 80’lerde ön plana çıkan cemaat ve tarikatların dine bakış açılarını, günlük hayatla yaşadıkları her çatışmayı hikâyedeki karakterler üzerinde okuyabiliriz. yazar hikâyeye şöyle başlıyor:“Bu eski bir hikâye. Yaşayanların hemen hepsi artık tarihin bir parçası oldu. Kendilerinden sonraki bazı hayatların da ister istemez bir parçası haline geldiler. Az veya çok. Abraşların, cüzzamların ve anne ölümlerinin ardında kök salıp yerleşmiş, başka acı ve hicranlarla dünyaya dağılmış; sarı ve kara safranın, yurt tutma sanatının derinliklerinde tanınmayı, anlaşılmayı beklemiş bir sesi yalnızca eski diye nitelemek ne kadar doğru, tartışılır. Söz biraz uzadığında karmaşık olduğundan şikâyet edilen günlerdeyiz ama o günlerde böyle değildi. Söz uzar. Kısa ömürler üzerinden bir sonrakine ulaşır ve anlaşılırdı.”
hikâyede sık sık karşımıza çıkan hakkı’nın kanaat ve tevekkül sahibi, sükûnetli ve olgun yunus emre tavrı, kasabadaki insanların gönlünde derin bir saygı uyandırır. tavrıyla güven telkin eden hakkı, yalnızca örnek bir insan değil, aynı zamanda kasabanın önde geleni olarak her meselede fikrine başvurulan, sözü dinlenen bir bilge kişidir. yazar bunu torunun dilinden şöyle aktarır:
“Başını kaldırıp belli etmeden dedesinin yüzüne baktı, gülümsedi. Kuşkusuz yörede bir gerçekliği olmalıydı bu ihtiyarın. Çözümsüz kalıp olur danışmaya gelen, yordam sual eden, partiden adaylığını koyan, buralara yeni atanıp methini duyan türlü meslekten insan, ya müşkülüyle ya hoş sohbet gereksinimiyle -yerine göre kendince bir fayda elde etme ümidiyle- bu çok geride kalmış bir savaşın gazisi olan adamın kapısına boşuna geliyor olamazdı….Gelip gidene karşı hep mütebessim ve kadir biliciydi. Belki de neden buydu? Sofrası açık, gönlü bol. Belki de bu?”
yazar Silvan Alpoğuz’un kaleminden çıkan Kimse Kalmadığında Bunu Hatırla kitabında bozkırın ufka doğru uçsuz bucaksız uzanan topraklarında yaşanan hadiseleri, mücadeleleri, bahar havalarını andıran aşkları ve en önemlisi bir dede-torunun içimizi ısıtan dostluklarını okuruz. aktarılan hadiselerde kimi zaman kendi hayatlarımızdan bir parça, kimi zaman da kendi duygu ve düşüncelerimizden birer iz görürüz.
Tayyib Atmaca
Karacaoğlan’ın Garbi Yeli Şiirini Tahmis
Aşarak geldin düldülü
Savurdun ocakta külü
Koklatmadan mor sümbülü
Bahçemde açılan gülü
Sen soldurdun garbi yeli
Kalmadı aklımda eser
Sapını yontuyor keser
Ağzım açık dilim susar
Ağyar duyar bana küser
Sen barıştır garbi yeli
Akılsız bir başa uyduk
Fikrin derisini soyduk
Gönlü bir tarafa koyduk
Ağyar dargın diye duyduk
Sen barıştır garbi yeli
Yaram dokundukça kanar
Gözlerim oldu kör pınar
Maraşi tutuşup yanar
Karac'oğlan yârin anar
Sen estikçe garbi yeli
Ufuk Türk
Yollar Hep Sanadır
Ahmet Cihat Yıldız'a
Demirden atlarla geliyorum sana
Ateşten hüzün yelelerinde.
Yolların sonuna varılmazsa eğer
Ölelim akşamın serin tepelerinde.
Benim bu deli gönlümdekiler...
Söyleyemem asla, çünkü köleyim.
Bakarım göklere kalbimin penceresinden,
Her damlayla toprağa düşen yine benim.
Kelebeklerle geleyim heybem dolu sevda,
Bir bahara gebeyim, ağaçlarla çiçeklerle...
Gözlerim bin yıllık yorgunu kabrinin
Nice hayal gömdüm boş kalan ellerle.
Yaralarıma yokluğunu azık edip
Toprağı kalbime sürmeliyim.
Öleceksem de eğer yolunda,
Ayakta ölmeliyim.
Gözlerinin alasına vurulduğumdan beri,
Kızgın sularda yıkadım saçlarımı.
Gülsün diye tüm çocuklar, bekledim,
Ellerimde kınalar bayram sabahlarımı.
Ali Eşik
Eskici
Sarı ışıkta siyah yüzler
Çizgileri toprak toprak
Kör olsa namlu
Vurulur kuşlar pencerelerde
Suya su düşse rengi değişir
Huya huy benzi değişir
Kendime küssem kim ne bilir
Alçak bakıyor sazın yüzü
Vakit geçmiş belki
Sabahı görmeden dağılanlar
Güneş ve ay aynı anda
Kurulan masalarda uyuyanlar
Günaydın ağaçlar
Gölgenizi düşürdünüz
Bir çocuğu düşürdünüz
Baharın suratı asıldı dallarınızda
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:
Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar Sayfa Editörü: Ufuk Türk Sayı:4 Her hafta Cuma günü yayımlanır. |