Hayatın her alanında bir düzen, bir ilerleme ve bir huzur arayışı içindeyiz. Ancak çoğu zaman aradığımız o huzuru neden bulamadığımızı, işlerin neden yolunda gitmediğini sorgularken asıl cevabı gözden kaçırıyoruz. Bir toplumun, bir kurumun ya da bir yapının ayakta kalmasını sağlayan gizli güç ne paradır ne de teknoloji; o güç, sarsılmaz bir sütun olan liyakattir.

Liyakat; sözlük anlamıyla bir göreve layık olma, o işin ehli olma ve yeterlilik halidir. Ancak liyakati sadece bir kelimeye sığdırmak, ona haksızlık olur. Liyakat; adaletin pratikteki karşılığı, dürüstlüğün eyleme dökülmüş hali ve bir toplumun geleceğine duyduğu saygının en somut göstergesidir.

Emanetin Sorumluluğu ve İlahi Ölçü

Kadim medeniyetimizin ve inancımızın bu konudaki ölçüsü son derece nettir. Nisa Suresi 58. ayette geçen; “Muhakkak ki Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emretmektedir,” uyarısı, liyakatin aslında “ilahî bir emanet” olduğunu hatırlatır.

Buradaki “emanet” kavramı üzerine durup düşünmeliyiz. Emanet sadece bir mal veya eşya değildir. Bir makam emanettir, bir çocuk yetiştirmek emanettir, bir şehri yönetmek emanettir, bir masanın başında oturup bir insanın dilekçesine cevap vermek bile bir emanettir. Eğer bir iş, o işi en iyi yapana değil de, “tanıdık olana”, “yakın olana” veya “bizden olana” veriliyorsa; orada sadece liyakat değil, adalet de yara almış demektir.

Liyakat Neden Bu Kadar Önemli?

Liyakatin olmadığı bir yerde, ehliyet yerini sadakate (ama körü körüne bir sadakate), uzmanlık yerini ise tanıdıklara bırakır. Bu durumun sonuçları bir toplum için felakettir.

  • Güven Kaybolur: İnsanlar emeğin değil, torpilin kazandığına inanmaya başlarsa, o toplumda çalışma azmi ölür.
  • Verimlilik Düşer: İşin ehli olmayanların yönettiği her yapı, zamanla hantallaşır ve çöker.
  • Gelecek Kararır: Gençler, kendilerini geliştirmek yerine “birilerini bulmaya” odaklanırsa, o ülkenin yarınları bilgiyle değil, vasatlıkla inşa edilir.

Ehliyet mi, Liyakat mi?

Genelde bu iki kavram karıştırılır. Ehliyet, bir işi yapabilme becerisine (diplomaya, sertifikaya) sahip olmaktır. Liyakat ise bu beceriyi “ahlak ve karakterle” birleştirmektir. Yani çok iyi bir mühendis olabilirsiniz (ehliyet), ama o köprüyü yaparken malzemeden çalmıyorsanız ve kamu hakkını gözetiyorsanız liyakatlisinizdir. Liyakat, yeteneğin vicdanla taçlanmış halidir.

Bugün durup düşünme vaktidir. Bir işi birine teslim ederken; “Bu kişi benim akrabam mı, yakınım mı?” diye değil, “Bu kişi bu işin vebalini hakkıyla taşır mı?” diye sorduğumuz gün, toplumsal iyileşme başlayacaktır. Liyakat, bir zümreye tanınmış bir ayrıcalık değil; emeğin, bilginin ve alın terinin en kutsal hakkıdır.

Şunu asla unutmamalıyız: Ehliyetli insanların küstürülüp sustuğu, liyakatsizlerin ise vitrinleri süslediği bir sistemde şahsi kazançlar olabilir; ancak toplumsal bir zaferden söz edilemez. Aksine, böyle bir düzende değerler aşınır, güven sarsılır ve nihayetinde tüm toplum kaybeder. Çünkü bir işi ehli olmayana vermek, sadece o işi bozmak değil, o işten hizmet bekleyen binlerce insanın hakkına girmektir.

Unutmayalım ki; adalet mülkün temeli ise, liyakat de o temelin üzerine dikilen en sağlam sütundur. Sütunları çürük bir yapının fırtınalara dayanması mümkün değildir. Emaneti ehline teslim etmek, sadece teknik bir yönetim kuralı ya da idari bir tercih değil; vicdani bir zorunluluk, ahlaki bir duruş ve en nihayetinde bir insanlık borcudur.