Seçimler, salgınlar, depremler… Hayatın üst üste bindirdiği bu büyük başlıklar arasında fark etmeden en kıymetli kaynağımızı harcıyoruz: Zamanımızı. Oysa zaman, ne kadarımız kaldığını bilmediğimiz, tükendiğinde geri dönmesi mümkün olmayan bir sermaye. Üstelik bu sermaye bittiğinde, sadece kaybolmuş olmayacak; her anının hesabı sorulacak.
Son yıllarda dikkat ederseniz, neredeyse herkesin ağzına sakız olmuş cümleler var. Dost meclislerinde, iş ortamlarında aynı yakınmayı duyuyoruz: “Akşamın nasıl geldiğini anlamadım”, “Zaman nasıl geçti fark etmedim”, “Hay aksi, bunu da nasıl unuttum?” Bu sözler basit bir dalgınlığın değil, zaman ile kurduğumuz ilişkinin ne kadar zayıfladığının işareti aslında.
İnsanlık sona yaklaştıkça, maddi imkânlar artacak ama anlam giderek azalacak. Sahip olunanlar çoğaldıkça, insan onlarla daha fazla oyalanacak; eğlenceye dalanlar için günler birbirine karışacak. Diğer yandan fitnelerin çoğalması, belirsizliklerin artması, kalpleri derin bir kaygıya sürükleyecek. Neşeyle savrulan da, endişeyle sıkışan da zamanın nasıl akıp gittiğini fark edemeyecek.
Akıp giden günler hiçbir şey anlamadan tükenecek; geceyle gündüz arasındaki fark silinecek. Ve insan, elindeki en büyük nimeti farkına bile varmadan tüketmiş olacak.
Velhâsıl zamandan ne zaman şikâyetçi olsam şu kıssa geliyor aklıma.
Bağdat'ta vaktiyle bir zat buz satarmış. Bir gün buzları satılamayınca haliyle erimeye başlamış. Adam basmış feryadı: "Sermayesi eriyen bu adama yardım edin!" Cüneyd-i Bağdadi hazretleri bu sözü duyunca ağlamaya başlamış. Sormuşlar neden ağlıyorsun diye "Benim hayat sermayem olan ömrüm de böyle her gün eriyor ama şu adam gibi feryad edemiyorum, ona ağlıyorum" demiş.