İnsan en çok yaşamadığı hayatlar hakkında konuşur. Hiç düşmemiş olanlar, düşenlere nasıl kalkmaları gerektiğini anlatır. Ve çoğu zaman bu anlatının adı tecrübe değil, sınanmamışlığın kibridir.
İnsan, en çok bilmediği şeylerden emin olur. Denemediği yolları küçümser, düşmediği çukurların üstünden konuşur, yanılmadığı için haklı olduğunu sanır. Oysa hayat, insana en büyük derslerini hep “sınandığı” yerlerden verir. Sınanmamışlık, ilk bakışta bir avantaj gibi görünür. Temiz bir sayfa, hatasız bir geçmiş, lekesiz bir hikâye… Ama bu saflığın içinde sessizce büyüyen bir şey vardır: kibir. Çünkü insan, hiç kaybetmediğinde kazanmanın değerini bilmez. Hiç reddedilmediğinde kabul edilmenin ağırlığını taşıyamaz. Hiç yalnız kalmadığında, birinin varlığının ne demek olduğunu anlayamaz.
Peki sınanmamışlık nasıl kibre dönüşür?
Önce deneyim eksikliği devreye girer. İnsan yaşamadığı bir şeyi zihninde basitleştirir. Zorlukları görmez, duyguların ağırlığını hesaba katmaz. Bu da ona sahte bir kesinlik verir. “Ben olsam böyle yapmazdım” cümlesi, çoğu zaman bu kesinliğin ürünüdür. Ardından kontrol yanılsaması oluşur. Kişi, hayatın tamamen kendi seçimleriyle şekillendiğine inanır. Doğru olanı yaparsa kötü bir şey yaşamayacağını düşünür. Ve farkında olmadan şu sonuca varır: Başkalarının yaşadıkları, onların hatasıdır. İşte kibir tam burada kök salmaya başlar.
Bir diğer kırılma noktası empati eksikliğidir. İnsan, hiç kırılmadığı bir yerden başkasının acısını anlayamaz. Hiç çaresiz kalmadıysa, birinin neden öyle davrandığını çözemez. Anlamadığı şeyi ise çoğu zaman küçümser. Bu küçümseme, kibirin en görünür halidir. Sonra bu durum bir kimliğe dönüşür. “Ben güçlü biriyim”, “Ben asla öyle biri olmam”, “Ben hata yapmam” gibi cümleler, sınanmamış bir benliğin üzerine kurulur. Oysa test edilmemiş bir karakter, dışarıdan sağlam görünse de içeriden kırılgandır. Ve insan çoğu zaman bu kırılganlığı kibirle örtmeye çalışır. Ama hayatın bir dengesi vardır. Herkes bir gün kendi cümlesinin içinde sınanır. İlk gerçek sınav geldiğinde (bir kayıp, bir hayal kırıklığı, bir yalnızlık ya da bir aşk) o kesin yargılar çatlamaya başlar ve insan şunu fark eder: Aslında bildiğini sandığı şeyleri hiç yaşamamıştır. İşte o an, kibir yerini ya sertliğe ya da anlayışa bırakır. Bazıları daha katılaşır, bazıları ise yumuşar. Gerçek olgunluk, tam da burada başlar. Çünkü insan ancak kendi çaresizliğiyle tanıştığında başkasının çaresizliğini anlayabilir.
Sınanmamışlığın kibri, yüksekten konuşturur. Ama hayat, herkesi kendi gerçeğiyle yüzleştirir. Ve o yüzleşme çoğu zaman insanı daha sade, daha sessiz ve daha derin birine dönüştürür. Belki de mesele hiç sınanmamak değildir. Mesele, sınandığında hâlâ bu kadar emin konuşup konuşamayacağındır.