Hayatın bir noktasında çoğumuz aynı gerçekle yüzleşiriz: Bazı insanlar duygularını yönetemez ve daha kötüsü, bunun sorumluluğunu da almaz. Öfkelerini, kırgınlıklarını, kararsızlıklarını, korkularını… Hepsini bir başkasının omuzlarına bırakmayı seçerler. İşte tam o noktada insanın kendine sorması gereken bir soru vardır: Ben gerçekten bunu taşımak zorunda mıyım?
Çocukken bize öğretilen şey çoğu zaman sabretmek, alttan almak ve anlayış göstermektir ama kimse bize şunu öğretmez: Anlayış göstermek ile kendini yıpratmak arasında ince ama çok önemli bir çizgi vardır.
Olgunlaşmamış duygular genellikle şu şekilde karşımıza çıkar: Sorumluluk almamak, hataları kabul etmemek, sessizlikle cezalandırmak, karşısındakini suçlu hissettirmek ve bu davranışların ortak bir özelliği vardır: Hepsi yük devretme yöntemidir.
Birinin kendi iç dünyasında çözmesi gereken meseleler, fark ettirmeden başkasının hayatına bırakılır. Bir süre sonra insan kendini sürekli açıklama yapan, sürekli anlayan, sürekli sabreden biri olarak bulur ama bir noktada fark edersiniz ki bu bir ilişki değil, bir duygusal taşıma hizmetidir ve hayır, hiç kimse başkasının büyüme sürecinin yükünü taşımak zorunda değildir.
Birinin sizi anlamaması sizin değerinizi azaltmaz. Birinin duygusal olarak gelişmemiş olması sizin sorumluluğunuz değildir. Birinin susarak, kaçınarak ya da suçlayarak iletişim kurması sizin çözmeniz gereken bir problem değildir. Bazen yapılabilecek en sağlıklı şey şudur: Yükü ait olduğu yere bırakmak. Çünkü insan başkalarını kurtarmaya çalışırken çoğu zaman kendini kaybeder. Oysa gerçek olgunluk, başkalarının eksiklerini taşımak değil; kendi sınırlarını bilmektir.
Unutmamak gerekir ki sağlıklı ilişkilerde insanlar birbirinin yükünü artırmaz, hayatını hafifletir ve bazen en güçlü cümle şudur: “Bu sana ait bir duygu. Ben bunu taşımak zorunda değilim.”