Whatsapp Image 2026 10 29 At 16.51.39

YÂRENLİK DEFTERİ

Enver Çapar

Maraş’ın Havası, Suyu, Toprağı

“…Ah güzel Ahmet abim benim

İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine…”

Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinden bir alıntıyla başladık yazıya. Sayfalarca yazarak anlatmak istediğimizi birkaç mısra ile özetlemiş şair. Hakiki şiirler böyledir. Şairler şehri Maraş’ı ve Maraşlıyı anlatmak istiyorsanız onu en güzel bir şiirle anlatırsınız doğal olarak. Yaşadığı yer insanın hem bedenen hem de ruhen şekillenmesinde önemli rol oynar. Maraşlının biraz içe kapanık, kanaat sahibi, genel anlamda muhafazakâr kendine yeten bir yapıda olmasında elbette yaşadığı coğrafyanın etkileri büyüktür. Maneviyatına önem vermesi ve mukaddesatı uğruna gözünü kırpmadan ölüme gidebilmesi de sağlam bir mayasının olmasındandır.

Coğrafya kader olduğu gibi karakterdir de aynı zamanda. İnsan kaderi ile yaşar ve karakteri ile iz bırakır geride. Nice insan vardır yaşadığı yeri güzelleştirir. Ağaca, taşa, toprağa ibret nazarıyla baktığı için gül bahçesine benzer bulunduğu ortam. Bir yandan da gönüllere dokunur ve gönüller yaparlar bu insanlar. Tabiata nazar kılmayı öğretirler insana. Tabiattan ibret alan hayret eden ve haşyet duyan insan kendini muhasebeye çeker ve işte böylece oranın toprağına, suyuna benzer. Bilir ki hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Bilir ki ağaçlar, kuşlar, çağlayan sular sürekli zikir halindedir. İnsan olmanın şuuruna erer. Ve böylece o yörenin insanı olur.

İnsanın yaşadığı yerin havası, suyu ve toprağıyla yoğrulmasının sonucu olarak onu tanımlarken de o mayayı oluşturan unsurlar kullanılır. Çabuk sinirlenen, hemen tepki veren insanlar için “bunun suyu sert” denir. Yine aynı şekilde bir konuda mahareti olan biri için de buranın havasından mı suyundan mı kaynaklanıyor bu özellik diye sorulur. Maraş, Ahır Dağına sırtını dayayan vakur bir edaya sahiptir. Bir bakarsınız deli poyrazı ile ortalığı kasıp kavurur durur. Bir zaman gelir, yazın sıcak ve bunaltıcı günlerinde sadece bu bölgeye has garbi yeli ile ferahlar. Öte yandan Türkiye’nin su kaynakları bakımından en zengin şehridir burası. Hemen her köyünde irili ufaklı dereler akar. İlçelerinden çaylar geçer. Bazı şehirler içinden ırmak geçtiği için kendilerini şanslı sayarlar. Maraş içinden ırmak geçen değil içinden ırmak doğan bir şehirdir. Ceyhan nehri Maraş’tan doğar ve Akdeniz’e kavuşur.

Maraş insanının Kurtuluş Harbinde verdiği mücahede buranın “yiğidin harman olduğu yer” olduğunu ispatlamıştır. Kahramanlık unvanı ve istiklal madalyasıyla taçlanmıştır bu hasleti. Bunun yanında Maraşlının sanatkâr tarafı da göz ardı edilemez. Ahşabı nakış gibi işleyen bakırı çekiçle bir sanat eserine dönüştüren hünerli elleri vardır. Tabii bir de sözü sanata dönüştüren şairleri. Ceyhan ırmağı gibi çağlayan sağlam bir şiir damarı vardır. Kimi zaman da hüzünlü bir hikâye anlatır durgun akan Ceyhan. Suya akan bir çocuğun yasını tutar. Yaz sıcaklarında insanı ferahlatan bir garbi yeli olur şiirler bazen ve inceden inceden dokunur gönüllere. Yeri gelir deli poyraz gibi çarpar sinelere mısralar. Maraş altının bereketli toprağına dönüşür kalemler.

Maraşlı biri il dışına çıktığında, az çok edebiyatla ilgisi olan biriyle karşılaştığında mutlaka şu soruya muhatap olur. Maraş’tan bu kadar çok şair ve yazar çıkmasının sebebi nedir? Havasından mı suyundan mı? Soruya muhatap olan kendince bir cevap verir. Bu cevaplarda mutlaka havasının ve suyunun etkili olduğu da vurgulanır. Madem böyle biz de Maraş’a gidelim havasını soluyalım, suyundan içelim bir müddet. Böylece biz de şair olalım diyenler çıkabilir. Onlara biraz latifeli olarak şöyle diyoruz. Öyle kolay değil o iş. Misal, Maraş’ın suyunda bir sır ama onu kimse bilmiyor. Bu su, senede bir gün, belli bir saatte sırlı bir şekilde akıyor. Ona denk gelmek için bu şehirde doğmak ve uzun bir süre yaşamanız gerekir. Latife bir yana, bu şehirden çıkan büyük şairler öncü olmuşlar. Onları takip eden nesiller mirası devralmış ve devam etmişler. En başta Necip Fazıl bir tohum ekmiş ve yeşeren filizler kök salmış sürekli. Karacaoğlan bir ses bırakmış, ondan sonra gelen ozanlar seslerini onun mısralarında bulmuşlar. Şiir nöbeti aksamadan devam ediyor bu şehirde böylece.

Kısaca, Maraş’ın şiir damarında coşkun akan ırmaklarının çağıltısı, toprağının bereketi, deli poyrazının hırçınlığı, garbi yelinin serinliği vardır.

Şiirle başladık, şiirle bitirelim yazıyı. Gülten Akın’ın “Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı” adlı güzel şiirinde bir mısra vardır bizi anlatan. “Adamın su gibi akanıdır Maraşlı” Maraşlıyı tarif eden en güzel mısradır diyebiliriz bunun için. Su şehri olan Maraş’ta insanlar da su gibi aziz ve temizdir. Uzayıp giden düşleri vardır ırmaklar boyu. Suya yazılan kaderler vardır. Suya okunan dualar, suya düşen hayaller vardır. Vesselam.

ŞEHİR MEKTUPLARI

mehmet raşit küçükkürtül

söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil

birçok hayırların vesilesi, her güzün gediklisi bir kitap fuarımız var. bu sene on birincisiydi. “kitap fuarının ne hayrı olacak?” diye aklından geçiren kimseler illaki vardır şehrimizde. işte bu sebeple hayırlı. yani kitap düşmanlarına, kitabı hafife alıp umursamayanlara ve kitabın hayatını değiştirebileceğine inanmayanlara rağmen bir kitap fuarı var. çok değil, bir asır evveline kadar kur’an-ı kerim dâhil olmak üzere hanesinde hiçbir kitap bulunmayan insanlar yaşardı bu şehirde. şimdiyse her evde, hiç yoktan, sürücü kursu tarafından verilmiş, bir kenara atılmış bir ehliyet sınavına hazırlık kitabı vardır. o yoksa misafir odasında, camekanda tozlanmış, mevlid cemiyetinden hediye getirilmiş bir tavaslı yasin cüzü vardır. velhasıl selüloz cinsinden bir nesne, sızıp eve konmayı başarmıştır bir köşeye. artık mesele elli yaşındaki sade vatandaşı, bir zamanlar gençlik hevesi olarak eline aldığı kitabın elli yaşında da işine yarayacak bir nesne olduğuna ikna edebilmekte. o vatandaş ki kendisi için bir medet ummadığı kitabı, çocuğuna almakta tereddüt etmez. evindeki talebenin paragraf sorularını çözebilmesi için rus romancılarını okuması gerektiğini zannetmektedir. o sade vatandaş ki babasından dayak yiyerek tommiks teksas okumuş, ablasının elinden “roman okuyacağına, yarım iğne oyasını tamam et” denilerek kitabı alınmıştır. kolestorelden, kardiyo puanından, saç ektirme videolarından, ışıltılı ekranlardan o vatandaşı alıp kitap fuarına getirmek bir adım olur mu? allah kerim…

kitap fuarı ilk zamanlar bir heyecan getirmişti. fuarı tertip eden belediyenin unesco’nun yaratıcı şehirler ağına edebiyat şehri kısmından girme hevesi ve gayreti zirvedeydi. herhalde bu sebepten olacak, fuara özenilmeye çalışılıyordu. artık unesco’dan “kapılan” ünvandan mıdır, ekonomik kriz olmaktan çıkıp kronik fukaralığa dönen şu sekiz yıllık buhrandan mıdır fuar özensizdi. benim intibalarım mahdut, her gün fuara gidip saatlerce kalanlar daha fazlasına şahit olmuşlardır. birkaçını yazayım, üstünü fuarcılardan siz tamamlayın:

● fuar vesilesiyle bir “esnaf yazar” türedi. böyle deyince esnafa ayıp olacak. “pazarcı yazar” mı dense? bu kez de pazarcıya ayıp olacak. pazarda domates satar gibi kitap satan, mektep çocuklarına belediye tarafından verilen kitap çeklerine çocukların elinden kapıverip gariplerin eline alâkasız kitapları tutuşturuveren bir “kenar mahalle yazarı” türedi. onlar gene fuardaydı. bu mesele nasıl halledilir bilmiyorum.

● güz ortasında fuar çadırına dalınca ilk dikkatinizi çeken şeylerden birisi de önlerindeki kitapçıklarla, el kâğıtlarıyla yelpazelenen yayınevi çalışanları. bu mevsimde bu sıcaklanma ne oluyor? 11 yıldır şu çadırın havalandırmasını becerip yapabilen kimse bulunamamıştır, mesele o. istanbul’dan fuar kurmaya gelenler çadırın garbîsine bakmayı bilmediği için zavallı maraşlı, yazının yüzünde tere batıyor güz sonunda.

● eskiden bu fuar çadırı yüksek mi oluyordu? içerisinde iki katlı mescid, lavabo, hela vs. vardı. onca teşkilat nereye gitti acaba?

● bir lunapark belası hemen fuarın ibiğinde. arkadaşın dediğine göre fuar zamanı, 100 liralık giriş ücretini 25 liraya düşürmüşler. gürültüsüyle, yeriyle tam da fuarı torpillemek üzere layıkıyla hizmet görüyor! herhalde fuar çalışanları alışmış buna. kitap fuarından kitap fuarına o tarafa giden bizim gibilere garip geliyor.

● hamza karaoğlan hocanın kitabını imzalatmak üzere gideyim dedim. kitapçıkta 25 ekim 2026, saat 14.00’te diyor. “187” diye de bir adres vermiş ama bunu anlayamadık. fuarda yaklaşık bir saat boyunca ömer faruk doğru ile sorduk soruşturduk. “187”nin ne anlama geldiğini bilen yoktu. belediye görevlisinden, fuar görevlisine, yayınevi satış sorumlularından yazarlara bu 187’yi çözebilen çıkmadı. artık son çare ercüment yıldırım’ı arayıp hamza karaoğlan’ın telefon numarasının olup olmadığını sordum. hocayı aradım. hamza hoca “ben 24 ekim’de fuara gittim. herhalde yanlış yazmışlar kitapçığa, benim programım 24 ekim’deydi.” dedi. artık 187’nin ne anlama geldiğini sormak lüzumsuzdu, zaten aklıma da gelmedi.

● benim, hamza karaoğlan programında yaşadığımın bir benzerini ömer türker hoca için de bir başkası yaşamış. bu karışıklık herhalde çokça yaşandı: ismail kara’nın konuşması 14.00’te görünüyordu. gittiğimizde ismail hoca “söyleşi çadırı”nın yanındaki masaların birinde oturuyordu. bize bir karışıklık olduğunu, beklediklerini söyledi. dergâh yayınlarının 14.00 diye durduğu konuşmayı, belediyenin kitapçığı 15.00 diye kaydetmişti.

kitap fuarı bu hâliyle bir geleneğe dönüşmeyecek gibi görünüyor. bunun birçok sebebi var. bir belediye faaliyeti olarak kaldığı müddetçe fuarın kesintiye uğrama ihtimali hep kenarda bekleyecektir. o kadar ki ilçe belediyesi - büyükşehir belediyesi çekişmesine dahi mevzu oluyorsa kitap fuarı, onun taşra komplekslerine kurban gitmesi mukadderdir. üniversite, meslek odaları, gönüllü kuruluşlar işin içerisinde ortak, paydaş olarak yoksa kitap fuarını bütün bir şehrin sahiplendiği bir geleneğe dönüştürmek mümkün olmaz. bir diğer mesele de şudur: fuarı hazırlamak, kurmak, yönetmek maraş’a, maraşlıya ait bir tecrübeye dönüşüyor mu? istanbul’daki birkaç ajansın bilgisi ve görgüsü olarak mı on bir yıldır ayakta? o birkaç ajans bu işten çekilecek olsa maraş’tan bu işi deruhte edecek bir kadro çıkarabilir miyiz? eğer çıkaramıyorsak bu kitap fuarı, maraş’ın bir geleneği hâline gelemez. işte bu ahvalden ötürü, kitap fuarı maraş’ta kök tutmaz, tutmayacak. kitap kültürünün önemli şubeleri kütüphanecilik, sahafiye, kitapçılık ve yayınevi gibi sahalarda görülür. maraş’ta bunlarda da maya oluşturulamadığı için kitap fuarı bir ekonomik ve kültürel tesir uyandıramayacaktır.[29ekim2026perşembe]

Ahmet Enbiya Uzdil

Bu Dünya’dan Bir Muhammed Geçti


"Abi, ben Muhammed..."


Uzun Çarşı’daki ilk karşılaşmamızda kendini böyle tanıtmıştı. Ayaküstü devam eden kısa sohbetimiz esnasında kelimeler Muhammed’in peltek dilinin kâh altında ezilerek kâh üstünde bükülerek hızlı hızlı çıkıyordu. Gayet konuşkan olduğu belli olan bu dostumuz gözlerini kaçırmaksızın karşısındakini dinliyor, sıra kendisine geldiğinde ise coşkuyla anlatmaya başlıyordu. Ancak suret itibariyle sevimli yüzünde, iri birer zeytin gibi parlayan gözlerinin içinde görünen ince bir bulut Muhammed’in mahzun kimliğinin bir ucunu ele veriyordu. İlk izlenimlerime göre henüz on üç, on dört yaşlarında bir çocuktu. Asıl yaşının çoktan on sekizi bulmuş olduğunu söylediğinde bu yüzden epey şaşırmıştım. Gelişim geriliği bedenini çocuk bırakmış meğer. O yüzden yaşı ilerlemiş olsa da görünüşü henüz bıyıkları terlememiş ortaokul talebelerini andırıyordu.

Sırtında kendi cüssesinden büyük bir torbayla, Uzun Çarşı’nın kalabalığında her an karşınıza çıkabilirdi. Dışardan bakıldığında adım atmakta zorlandığı hemen anlaşılırdı. Oysa o buna çoktan alışmış olduğundan sendelese de durmazdı. Kendisinin ve ailesinin maişetini o plastik şişelerin arasından çekip çıkarmak için her gün şehr-i Maraş’ın kaldırımlarını bir baştan bir başa adımlardı.

Günün birinde, sırtında o koca yükle ter dökerken kesişmişti yollarımız. Kan ter içindeydi ama gözlerinde en ufak bir sitem yoktu. Onca ağır yaşam koşuluna, bedenindeki sızılara rağmen ağzından bir kez olsun şikâyet duymadım. Kışın en sert ayazında, kalın montunun altındaki yarısı kesik ayaklarına geçirdiği incecik terlikleri dert etmezdi mesela. "Oğlum oturacak, evden çık" diyen ev sahibinin o bencil yalanına öfke duymaz, kırılmazdı. İstemekten hayâ eden asil bir tavrı vardı. Bu "istiğna" hali, yani kimseye el açmama vakarı, çarşı esnafının da yüreğine dokunurdu. Esnaf onu sadece kollamaz, ona hürmet eder, ikramlarda bulunurdu. Muhammed ise konuşmaya başladığında kendi derdinden bahsetmez, kendine has üslubuyla hastalarımıza şifa, yaşlılarımıza sıhhat diler, dualar mırıldanırdı.

Bir gün, çarşının kalabalığında gözlerim onu aradı. Yoktu. Boşluk hissi içimi kaplayınca merakla telefona sarıldım. Telefon uzun çalmaların ardından açıldığında karşımdaki ses onun o peltek, sevimli sesi değildi. Soğuk, yabancı ve titrek bir ses döküldü hattın diğer ucundan: "Abi, ben Muhammed'in kardeşiyim. Muhammed... Muhammed on gün önce öldü!"

Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemez halde bir süre sessiz kaldıktan sonra kendimi toplayıp “Nasıl oldu?” diye sordum. Muhammed’in yoksulluktan, şekerden, kalpten çektiği onca ıstırabın çarşıda rastlaştıkça terennüm ettiğim bir hikâyeden öte olduğunu ilk kez o an bu kadar derinden hissettim. Daha tazecik bir gençken, bir çocukken yüklendiği aile sorumluluğunu son ana kadar alnının akıyla taşımış. Akşam yemeği için kardeşlerine ve annesine aldığı yemekleri eve gelip teslim ettikten sonra hali kaçmış, uzanmış, uyumuş meğer.

Söz bitti, yokuşlar bir kez daha kimsesiz kaldı, Maraş sokakları ıssızlaştı. Muhammed, sırtındaki o ağır torbayı nihayet yere bırakmış, bu dünyanın yokuşlarından kurtulmuştu. Arkasında ne bir mal bıraktı ne de herkes tarafından hatırlanacak bir isim. Bir garip olarak yaşadı bir garip olarak dar-ı bekaya avdet etti.

Bu dünyadan, sessizce ve incitmeden, bir Muhammed geçti...

Var olsun.

Samet Yurttaş

Yağmur Altında

Rüzgârın uğultusundan tanıdım

Şehre sokulan yağmuru

Yağmur gölgesinden başka bir gölge

Düşürmedim üzerime

Çünkü ben yağmur yağınca

Saçlarımın ıslanmayacağını düşünürdüm

Yağmur altında su taşıdım nehirlere

Yağmur altında yürüdüm şiirlere

Yağmur altında yıkanmış yüzüme

Toprak sürdüm

Çünkü bilirim

Yağmur altında saçlarıma tutunan toprak

Yağmur altında yağmura tutunan saçlarım

Islanmayacak

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]